|
150 YILDIR ANADOLU’YU
PARÇALAMAYA UĞRAŞIYORLAR
NURETTİN TÜRSAN
General (E)
STRATEJİK EKSENLER:
Anadolu platformunun jeostratejik önemine
gelince; İskender ve Daryüs ordularının,
Romalıların, Anibalin, İslam ve Haçlı, Timur ve
Osmanlı ordularının bu yarım ada üzerinde yüz
yıllar boyunca gelip geçmeleri Anadolu’nun,
tarihin iki stratejik ekseninden birisi olduğunu
belirtmektedir. Diğer eksen, Orta Asya
steplerinden başlayıp Karadeniz kuzeyinden
geçerek Avrupa’da son bulan Hunların ve Cengiz
ordularının geçtiği yoldur. Kuzey ekseni hem
doğudan batıya, hem batıdan doğuya doğru
işlediği ve 19, 20 nci yüz yıllara kadar istila
yolu olarak kaldığı halde (Napolyonun, Hitlerin
Rusya seferleri), Anadolu ekseni, Türkler
Anadolu’ya yerleştikten sonra sadece batıya
doğru işlemiş, Osmanlı orduları Ratisbonne
kapılarına kadar varmıştır. Bu da Türk
milletinin toprağına1000 yıl nasıl sahip
olduğunu göstermektedir. İşte jeopolitiğin
önemle üzerinde durduğu faktörlerden biri de
budur. “Toprak, üstünde yaşayan insanlarla
değerlidir.”
Yalnız bir hususu unutmamak gerekir: 600 yıldır
batı - doğu yönetinde saldırıya uğramayan Türk
toprakları, 19 ve 20 nci yüz yılda önemli
savaşlarla Kuzey - Güney veya Güney – Kuzey
yönlerinde cephe değiştirmiştir. Yani bizce
Anadolu’nun istila ekseni değişmiştir, Bu eksen
artık kuzey - güneydir. 1877 - 78 Türk - Rus
savaşları, I. Dünya savaşında Türk cepheleri ve
Çanakkale taarruzu bunu gösteriyor. Üstelik, bu
yeni ekseni zorlayıcı yeni ve çok değerli
jeopolitik ve jeostratejik hedefler ortaya
çıkmıştır. Buna sebep, Süveyş kanalının açılması
ve Orta Doğu petrollerinin bulunmasıdır.
Bu hedeflerden birincisi, “Orta Doğu petrol
bölgesi” dir. (Ayrı bir konuda incelenecektir.)
İkinci Jeopolitik hedef “Süveyş Kanalı” dır. Bu
kanalla birlikte Babülmendep Boğazı, Basra
körfezi ve Hürmüz boğazı birbirleriyle ilişkili
olarak bir bütün teşkil ederler. Bu kapılar hem
sıcak denizlere çıkmak, hem de Pasifik Okyanusu
savaş alanından Atlantik Okyanusu savaş alanına
geçmek için gereklidirler. (Şekil: 1)
Üçüncü hedef ideolojiktir; Sovyetler,
batılıların gaflet ve 3 milyonluk İsrail’e
güvenmelerinden faydalanarak, aslında sosyal
yapı ve dinleri ile hiç bağdaşmayan Orta Doğunun
Müslüman milletlerini komünist bloğun etkisi
altına almışlardır. İlerde Afrika’nın siyah
milletleri de bu ideoloji örgütünün içine
alınacaklardır. (Değerlendirme Sovyetlerin
dağılması öncesine aittir; M.Y.)
MERKEZİ DURUM;
Görüyoruz ki Türkiye; istila eksenlerinin,
jeopolitik hedeflerin yolları üzerinde, Avrupa,
Asya ve Afrika kıtalarını birleştiren ve
bunların tam ortasında bulunan bir ülkedir.
Etrafı birçok kara, deniz ve devletlere
çevrilidir. Bu duruma jeopolitik dilinde
“Merkezi Devlet Durumu” denir. Türkiye karada 6,
denizde 5 devletle komşudur. Avrupa’da komşusu
bu kadar bol devlet yalnız Batı Almanyadır. Onun
içindir ki birçok stratejik problemleri,
Türkiye’nin problemlerine çok benzer. Merkezi
durumda olan bir devlet, yayılma ve genişlemeye
elverişli durumu dolayısıyla talihli, kuşatılmak
ve çember içine alınmak, etrafında düşman
ülkeler bulunması dolayısıyla talihsizdir.
Merkezi devlet etrafındaki devletler, merkezi
devletten çekinir ve ona karşı hatta bazen
anormal gruplaşmalara giderler. Osmanlılara
karşı Rusya ve Avusturya Macaristan
İmparatorluğunun ittifak yapması, Balkan
savaşında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan’ın
birleşmesi gibi. Orta Doğu Arap ülkelerinin
Türkiye’ye karşı hala çekingen davranmaları da,
Türkiye’nin bu stratejik durumunun onlar
üzerinde yeniden bir lider devlet baskısını
kurması kokusudur.
İsviçre gibi merkezi devletler, topografyaları
ve diplomasileri ile “tarafsız” kalabilirler.
Nitekim, II. Dünya Savaşında Türkiye’de tarafsız
kalmıştır; Yalnız bu tarafsızlık, politikası
için üç önemli faktöre ihtiyaç vardır: kolayca
geçilemiyecek arazi, büyük silahlı kuvvet ve
ekonomik otarşi. Türkiye üçüncü faktörden
yoksundur. II. Dünya Savaşında Hitler ordularını
Meriç’in batısında durduran, ilk iki faktördür.
Türkiye’yi II. Dünya Savaşından sonra bir
savunma ittifakına sokturan nedenler de
karşılaştığı tehditler ile ekonomik
güçsüzlüğüdür.
Jeostratejinin zorunlu kıldığı diğer önemli bir
konu da, merkezi bir devletin ülkesinde başka
devletlerin geçmeye zorunlu oldukları bir
ulaştırma geçidi varsa (Boğazlar gibi), merkezi
devletin buradaki haklarına ve bağımsızlığına
saygı göstermesi için bunu sağlayacak kudrette
silahlı kuvvetleri ve diplomasisi olması
gerekir. Aksi halde devletin bağımsızlığı
tehlikeye girer, 1807 de İngiliz Amirali
Duckworth Çanakkale Boğazından müsaadesiz
geçerek, İstanbul limanında demirledi ve devleti
tehdit etti. 1833 Hünkar iskelesi anlaşması iyi
bir tarih dersidir. 18 Mart 1915 Çanakkale
zaferimiz de bu konuda silahlı kuvvetlerin
oynadığı rolü gösterir.
ARAZİ VE İKLİM:
Tabiat Türkiye’ye, coğrafya bakımından tam bir
stratejik değer armağan etmiştir; Bunların
başında toprağın yapısı ile iklim gelir:
Çok dağlık olan ve genel olarak Doğu - Batı
yönünde uzanan sıra dağlar ile kuzeye karşı
doğal savunma çizgileri veren coğrafya,
Türkiye’ye doğu ve batısında olmak üzere iki
kapı veya hassas bölge bırakmıştır. Batıda
Marmara Boğazları, doğuda Van gölü ile Karadeniz
arasındaki Erzurum yaylası. Tabiat sanki
Türkiye’ye “bu iki kapıyı iyi savun, kuzeyden
gelecek her istilayı önlersin” diyor. Ekonomik
kalkınmamıza oldukça zorluk çıkaran bu coğrafya
rölyefi, düşman harekatını durdurucu ve modern
nükleer savaşlarda nükleer silahların - bilhassa
serpintilerin - düz arazilere nazaran
tesirlerini çok azaltıcı özelliği dolayısıyla
eşsiz bir değer taşımaktadır. (Şekil: 2).
Türkiye gibi dağlık bir bölge, büyük bir
“Mukavemet Yuvası” (herrison) durumunu gösterir.
Bu bakımdan Yarım Adalar kuşağının en hassas
yerindeki Türkiye, fizik yapısı ile çok büyük
stratejik olanaklar vermektedir. Modern ordular
ne kadar makineleşseler de Anadolu dağları ve
yaylaları arasında çok zaman kaybedeceklerdir.
Avrupa’da her atılacak nükleer bomba boşa
gitmeyeceği halde, Türkiye. Topraklarında bu
hedefler sınırlı ve çok dağınıktır. Kırımdan
kalkacak ve 1 megatonluk 3-5 (bazı bilgilere
göre 9) harp başlığı taşıyacak olan Sovyet SS-9
nükleer füzesi -Amerikan füzeleri kadar
geliştiğini kabul edersek - Anadolu Üzerinde 200
Km. lik bir şeritte 5 şehir veya stratejik hedef
bulamayacaktır. (Değerlendirme Sovyetlerin
dağılması öncesine aittir; M.Y.)
Türkiye’nin İklimi; Türk milletinin doğduğu
andan itibaren hayatı boyunca doğa ile
mücadelesine dolayısıyla Türkün mücadeleci,
savaşçı, yorulmak bilmez, azla yetinir, vücut
yapısı kuvvetli bir millet olmasına, toprağı ile
savaşarak toprağına bağlanmasına, barıştan
savaşın ağır şartlarına hazırlanmasına sebep
olmuştur.
Avrupa da yılın oniki ayı askeri harekat
yapılabildiği halde Türkiye’de üç ay kış, savaş
harekatını çok yavaşlayacağını ve ağır şartlar
altında geçeceğini kabul etmek gerekir. I. Dünya
Savaşında doğu cephesinde Türk ve Rus orduları
karşılıklı olarak aylarca kıpırdamadan kalmışlar
ve ağır zayiat vermişlerdir. Hitler’i Rus
steplerinde durduran “General Kış”ın iyi
kullanılırsa Türkiye içinde bir avantaj olduğunu
iddia ederiz.
Başka bir jeopolitik faktör de SINIRLAR dır:
SINIRLAR: Denizler, sıra dağlar, büyük nehirler
gibi doğal engellere dayanırsa güvenlik
duygusunu arttırır ve kuvvet tasarrufunu
(stratejik bir prensip) sağlar. Osmanlı
İmparatorluğu başkentini Avrupa’ya yakın seçtiği
için, batıda Tuna’yı doğal sınır saydığı halde,
doğuda böyle bir doğal sınır bulmaya
gitmemiştir. Halbuki bu doğal sınır Kafkas sıra
dağları idi. Bölge halkı da Müslüman ve Türktü.
Sınır bakımından Türkiye, Avrupa’da Rusya’dan
sonra ikinci büyük devlettir. Hiçbir NATO
devleti bu çapta büyük bir sınırı korumağa
zorunlu değildir. Kara sınırları ortalama 2500,
deniz sınırları 5800 km’dir. Bunun 3000 km’si
tehdidin geldiği kuzey sınırlarıdır.
(Değerlendirme Sovyetlerin dağılması öncesine
aittir; M.Y.)Bu genişlikte bir ülkenin
sınırlarını koruyacak silahlı kuvvetlerin sayı
ve kalitece ne düzeyde olması gerektiğini
düşünmek gerekir. Yarım veya 1 milyonluk bir
silahlı kuvvet bu büyüklükte bir ülkeyi
savunmaya sayıca yeterli değildir. Türk
Milletinin “Asker millet”, “Silahlı millet” olma
zorunluluğu buradan gelmektedir. Bazı “Avrupa
devletleri gibi her 25 yılda bir 5-6 yıl düşman
çizmesi altında inledikten sonra yeniden bir
ticaret yaşantısı kurarak, geçmişi unutmak Türk
milletinin kabul edeceği çözümleme değildir.
Bundan böyle bir savaş sonunda ya Türk milleti
topraklarında yaşamağa devam edecek veya bu
topraklardaki Türk ırkı kaybolacaktır”. Bunun
ufak bir denemesi I. Dünya savaşı sonunda oldu.
Sınırlar, çok defa büyük savaşlar sonunda
milletlere empoze edilir. I. Dünya Savaşı
sonunda Batı Trakya’yı , Musul’u böyle
kaybettik. Yani bazı sınırlar sunidirler. I.
Dünya savaşından sonra büyük devletlerin çoğunun
suni olduklarını elli yıldır siyasi denge
kuramamış olmalarından anlıyoruz. Asıl olan bir
ulusun kendi ruhunda yaşattığı sınırdır.
Türkiye, bu sınırı “Misak-ı Milli” dediğimiz
tarihi belge ile saptamıştır. (*)
Sınırların, çatışma konusu olan veya güvenlik
sağlamayan kesimleri vardır. Orta Doğuya
sosyalizm girinceye kadar güney sınırlarımız tek
er istemeyen güvenli sınırlardı. Sosyalizm
Türkiye’yi güneyden de sardı ve güvenlik
kalmadı. Bu gün, güvenlik veren tek sınır
Türk-İran sınırıdır. Onun da stratejik önemi
yoktur. Çünkü, muhtemel düşman birkaç saat
içinde İran sınırlarını geçerek Türkiye’yi
güneyden kuşatabilirler.(Bu değerlendirme de
Sovyet dönemine aittir. Buralara ABD
yerleşmektedir. Değerlendirme bu faktör dikkate
alınarak yeniden yapılmalıdır. M.Y.)
Sınırların diğer bir jeopolitik önemi, ideolojik
cereyanların sızmasına elverişli olup
olmadıklarıdır. Türkiye, bu hususta, kendisi ve
müttefikleri için büyük değer taşımaktadır.
“Demir Perde”nin karşısında “Çelik Perde”
olmuştur. Balkanlara, Doğu Avrupa’nın ileri
ekonomilerine kolayca sızan Marks’çı ideoloji,
henüz Türkiye’nin kapısında beklemektedir.
(Sovyet dönemine aittir. ABD’nin küresel güç
iddiası ile Afganistan’a Irak’a saldırması bu
değerlendirmeyi hepten değirştirmiş olmaktadır.
M.Y.)
Jeopolitik faktörlerin etkisi altında ulusların
birbirlerine karşı tarihi düşmanlıkları veya
dostlukları, sempatileri veya nefretleri vardır.
20 nci yüz yılın uluslarını birbirlerini çok
yakınlaştıran ekonomi ve ulaştırma çıkarları,
ideoloji ilişkileri, moral ve geleneksel
sempatiler, önemlidirler. (Türkiye-Pakistan
dostluğu gibi).
Türkiye Cumhuriyeti, 50 yıllık tarihinde iki
önemli moral faktör ile dünya uluslarını
etkilemiştir. Birincisi, bağımsızlığını elde
etmek mücadelesi ile sömürge durumunda yaşayan
uluslara örnek oluşu ve cesaret aşılayışı,
diğeri komünizme şiddetle karşı koyarak bazı
uluslar peşinden sürükleyerek batı dünyasına
kazandırması (İran, Pakistan gibi). Türkiye’nin
bu tutumunda din, ırk, renk kavgalarından uzak
kalışı (bilhassa laik bir devlet oluşu) ona bir
üstünlük ve prestij kazandırmıştır. Ne yazık ki
II. Dünya savaşından sonra Bulgaristan, Romanya
ve Yugoslavya’nın isteyerek veya istemeyerek
Marksist alana geçmeleri, Atatürk’ün kurduğu bu
sınır ve bölge yakınlıklarını bozmuştur. (Sadabad
ve Balkan Paktı gibi). Birleşmiş Milletlerdeki
120 ye yakın ulustan en az 20 ulus
bağımsızlığını, Türkiye’nin bu moral önderliğine
borçludur.
Bu açıklamalardan sonra jeopolitiğin değişen
faktörlerinden nüfus, doğal kaynaklar, enerji
vb. faktörlerine geçebiliriz.
b. DEĞİŞEN FAKTÖRLER:
(1) NÜFUS: Nüfusun jeopolitiğe etkisi başlı
başına bir konudur. Burada kısaca açıklayacağız:
Türkiye 35 milyon nüfus (67 milyon - 2003 “M.Y.”)
ile Orta Doğu’nun en büyük insan kitlesi, NATO
topluluğunun 6 ncı sırada bir devlettir. Nüfusun
siyasal bir güç olabilmesi için sadece yüksek
sayılara ulaşmış olması yeterli değildir. (Çin,
Hindistan gibi). Bu sayı çokluğu savaşlarda ve
stratejide insan elemanını bol bol harcamaya
yararsa da nükleer savaşta milyonlarca insanın
açıkta çürümesine ve salgın hastalıklara yol
açacaktır. Nüfusun siyasal güç olması gelişmeye
ve ulusun özelliklerine bağlıdır. 3 milyonluk
İsrail’in 50 milyonluk Arap devletlerini altı
günde yenmesi ibret verici bir durumdur.
Coğrafi faktörlere bağlı olarak nüfus yoğunluğu
ve dağılımı jeopolitikte rol oynamaktadır.
Türkiye, Fransa’nın1,5, İngiltere’nin 3,
İtalya’nın 2,6, Yunanistan’ın 6 kat büyüklüğünde
bir toprağa sahiptir. Yunanistan hariç bu Avrupa
devletlerinin nüfusları 50-60 milyon arasında
değişir. Türkiye 2000 yılında en az 70 milyon
nüfusa yükselecektir. Bu günden ve yeni 15
yıllık kalkınma planları ile nüfus artışı ile
ekonomik kalkınma arasındaki dengesizliği
gidermek ve yabancı ülkelere işçi ve beyin
akımını durdurmak gerekmektedir.
Batı dünyasında ilk endüstri ihtilalinin etkisi
altında kurulmuş olan 5-10 milyonluk şehirler,
artık nükleer savaş için kitle halinde ölüm
yuvaları olmuşlardır. Sosyal yapıyı sarsmakta
olan Köyden şehre akını önlemek ve şehirle
köyler arasında bir orantı kurmanın zamanıdır.
Nükleer taarruza karşı stratejinin birinci
prensibi olan dağılma ve seyrekleştirme halen
Türkiye’de kendiliğinden vardır. Birkaç
Büyükşehir hariç, Türkiye’de sosyal nükleer
hedef yok gibidir. İyi bir plânlama ile bu durum
korunmalıdır. Anadolu yaylalarında, yüksek
yerlerde, kalelerin etrafında gelişmiş olan
köhne ve eski şehirlerin büyümeleri yerine, boş
ve geniş bölgelere, büyük açıklıklarla yeni ve
modern endüstri şehirleri kurulmalıdır.
Türkiye nüfusunun artmasını sevinçle
karşılamalıyız; Birincisi, nüfus arttıkça istila
ve yok olma tehlikesi azalacaktır. İkincisi bir
nükleer savaşta “hayatta kalma” şansı
artacaktır. (600 yıl süren savaşlarda tükenmeyen
Türk erkeği, I. Dünya savaşından bitkin bir
halde çıktı ve yine bir savaşla Türkiye
Cumhuriyetini yarattı)
II. Dünya Savaşına girmemek talihine mahzar
olmuş bir ulus olarak, Türk Ulusunun genç ve
yaşlıları arasında büyük bir sayı açıklığı
yoktur. Hatta Milli Savunmaya gerekli olan genç
erkek sayısı ihtiyacın çok üstüne çıktığı için
bu gençleri ekonomi alanına geçirmek
olanaklıdır. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda
ise tarlada bulunması gereken gençleri savunma
bakımından orduda bulundurmak gerekmişti.
Artan nüfusa ekonomik kalkınmanın ayak uydurması
gerekir. Şayet bu denge kurulamazsa bir devlet
dış yardıma muhtaç olur. Artık yeryüzünde dış
yardıma muhtaç olmadan ne bir savaş, ne de
ekonomik kalkınmayı yürütecek devlet kalmıştır.
(ABD hariç) Bununla beraber bir ulus savaş
zamanı, beslenme maddelerini ve harp silah
araçlarını, ikmal malzemelerini kolayca dış
yardımla sağlayamaz, hele ulaştırma ve taşıt
şartları yetersiz ve sadece deniz yollarına
bağlı olursa.
Etnolojik yapı ve moral güç kadar sağlıklı ve
sporcu bir ulus yaratmanın önemini de en son
Fin-Rus Savaşı göstermiştir.
Türkiye’de azınlıklar ancak nüfusun ancak yüzde
2’si (Yunanistan’da yüzde 8, Bulgaristan’da
yüzde 15.6) olduğundan bir azınlık problemi
yoktur. En az 600 yıllık bir mücadele sonunda
çok homojen bir ulus sağlanmıştır. Türkiye’de
ırk, din, dil çatışmaları da yoktur. Bugün
Avrupa’da süregelen Flamanlar, Brötonlar,
İskoçyalılar, Basklar, vb… ları gibi etnolojik
kavgalar Türkiye’de yoktur. Bu nedenledir ki
Avrupa Devletleri savaş planlarında subversive
(gayri nizami) savaşa karşı ordularının
gerilerini, ülke içlerini koruyacak kuvvetleri
ayırmak zorundadırlar.
Türkiye irredantist bir ülke olmamakla beraber,
komşu devlet topraklarında yaşayan Türk asıllı
azınlıkların bir ortaçağ zihniyeti ile sosyal ve
ekonomik olarak feci şartlar içinde
bırakılmalarına göz yumamaz. Bazı hallerde Ana
Vatan’a göç kabul edilmekle beraber bu
elemanların dedelerinden kalan topraklarda
egemen ve rahat yaşamalarını ister.
Eski ve basit bir kriterle nüfusun onda bir
Milli Savunmaya ayrılabilir. Türkiye olanakları
elverirse bugün 3.5 milyon asker çıkaracak
demektir. Bu korkunç bir kudrettir. Bugün
Türkiye’deki 40 bin köyün her biri nükleer
bombaya hedef olamayacağına göre, gelecekteki
bir nükleer savaşta 50 milyonluk bir kitlenin en
az 30 milyonu hayatta kalma şansına sahip
olacaktır. Bu da Türk ırkının geleceğinin
garantilenmesidir.
(2) DOĞAL KAYNAKLAR:
30’dan fazla hammadde ve maden üreten Türkiye,
doğal kaynakların çokluğu ve niteliği bakımından
zengin bir ülkedir. Endüstrinin birçok
alanlarında kullanılan Bor tuzları bakımından
Dünya üretiminin yüzde 20’sini veren Türkiye,
ABD’den sonra ikinci durumdadır. Krom cevheri
üretiminde Dünyada ilk 5 ülke arasında ve dünya
üretiminin yüzde 12 sini sağlamaktadır. Lüle
taşı üretiminde dünyada birincidir. Antimuan
civa, manyezit, pirit, bakır ve çinko üretiminde
önemli bir ülkedir.
Doğal kaynaklardan: 1) Kıymetli maden cevherleri
(platin, altın) henüz pek azdır. 2) Nadir maden
cevherleri (strontium, lityum, glusinyum,
bizmut, selenyum, v.b.) henüz işlenmemektedir.
3) Nadir toprak cevherleri (seryum, itrium,
v.b…) işletilmemektedir. 4) Radyo aktiviteli
maden cevherleri (Uranyum, radyum, toryum,
polonyum….) henüz işletilmemektedir.
(Değerlendirme makalenin yazıldığı 1970’li
yıllara aittir. 2000’li yıllarda daha önemli
duruma gelmiştir. Türkiye bor üretiminde birinci
sıradadır. “M.Y.”)
Doğal kaynaklardan stratejik ham maddeleri
uluslar arası politik çatışmalara sebep
olmaktadır.II. Dünya Savaşı boyunca A.B.D. leri;
Türk kromunu satın alarak bu ham maddenin
Almanlara gitmemesini sağlamıştır. Belçika
kongosundaki o zamanın tek uranyum madenini
yüksek ücretle satın alarak Belçika’nın bu günkü
hayat düzeyine varmasına yardım etmiştir. Bor
tuzlarımızın monopolunu elinde tutan İngiliz
firması 1963 yılına kadar stratejik ham madde
bahanesiyle doğu ülkelerine bu madeni
sattırmamıştır. (1) Bor tuzları, dünya çapında
önem taşımaktadır.
Doğal kaynakların jeopolitikte oynadığı rolü
anlamak için yeryüzündeki tanınmış tröstlerin
faaliyetlerini incelemek yeterlidir. (2). Bazen
ulusların bağımsızlıkları konu olmuştur. Bugün
Orta Doğu’da toprağı ile satın alınmış petrol
alanları vardır. Buralara o ülkenin sahibi
devlet değil, tröstlerin arkasındaki görünmeyen
devletler hakimdir. Böylece bir jeopolitik
kuralı hatırlamalıyız. “Doğal kaynakları zengin
olan her ülke bir siyasal güç değildir (3).”
Bunları kendi olanakları ile işletmek ve üretmek
gereklidir.
Bugün uranyum madeni başlı başına jeopolitik bir
hedeftir. Demir, bakır, krom, manganez, civa
işletme alanlarımız, Zonguldak kömür bölgesi,
Karabük, K.D. Ereğlisi çelik endüstrimiz,
Divriği demir cevheri alanı Raman petrol bölgesi
v.b… ler hep jeopolitik hedeflerdir. Dolayısiyle
stratejide “kaynakların korunması” problemi
vardır.
Doğal kaynaklarda her ulusun gözü vardır. I.
Dünya Savaşı sonunda bir Türk bölgesi olan
Kerkük ve Musul’u kaybedişimizin tek nedeni,
yabancı devletlerin Musul petrollerini ele
geçirme hırsları idi.
Doğal kaynaklar büyük bir iş gücünü gerektirir.
Türkiye madenlerin işletmekle büyük bir işçi
kitlesine iş alanı bulur ve işçi ihracından
kurtulur.Bugün Türkiye maden kömürünü, bakır,
demir cevheri, kükürt ve petrolünü kendi
ihtiyaçlarında harcamakta ve üretim yetmediği
için dışardan ithal etmektedir. Yani Türkiye
bugün maden satan değil, satın alan bir ülkedir.
Bu durumun süratle değişmesi gerekmektedir.
Kaynaklar silahlı kuvvetlere yeterli
değildir(4).
(3) ENERJİ KAYNAKLARI VE
ENFRASTRÜKTÜRÜ
Ulusların gelişme düzeylerinde enerji
kaynaklarının rolü çok büyüktür. Devletler
enerji kaynaklarında yarış halindedirler.
ELEKTRİK ÜRETİMİ : Türkiye’nin bilhassa
hidroelektrik potansiyeli yüksek fakat bu
potansiyelin yüzde 5 ini kullanmaktadır. 1967
yılında toplam elektrik üretiminin yüzde 38.4 nü
hidroelektrik tesisler karşılamıştır. 1982
yılında hidroelektrik tesisler ihtiyacını yüzde
65.6 sını karşılayacaktır. Bu suretle
hidroelektrik potansiyelin yüzde 43.4 ü
kullanılmış olacaktır. Tahminlere göre bu yıldan
sonra hidroelektrik gelişme yavaşlayacaktır.
Uzmanlara göre enerji ihtiyacımızın karşılanması
için 1977 de 400 MWe ve 1987 de 600 MWe gücünde
iki nükleer santralin işletmeye açılması
gerekmektedir. Klasik fosil yakıt kaynaklarına
dayanan elektrik üretiminde henüz çok zayıf
durumdayız. Yabancılardan elektrik satın almanın
bir savaş hallinde büyük mahzurları olduğu
unutulmamalıdır. Her an bütün endüstri, harp
endüstrisi durabilir.Üstelik santralar,
barajlar, enerji nakil hatları, trafo merkezleri
gibi geniş enfrastrüktür yabancının vereceği
elektriğe bağlı kalırsa durum feci olacaktır.
Hidroelektrik santrallerin bir savaş halinde
tahrip edilmeleri de, seller dolayısıyla nükleer
bombalar kadar tahrip edici olacaktır. Bunları
taarruz ve tahrip de çok kolaydır.
PETROL ÜRETİMİ : Türkiye 1968 yılında 3.2 milyon
ton ham petrol üretmiş ve ihtiyacını karşılamak
için de aynı yıl 3.96 milyon ton ham petrol
ithal etmiştir. Rafineri kapasiteleri bu gün
için 6.5 milyon ton ham petrol işleyecek
durumdadır. 1971 de iki katına çıkması
bekleniyor. Tahminlere göre petrol rezervlerimiz
1982 yılında tükenecektir. Yeni rezervler
bulunamadığı taktirde ithal yoluna gidilecektir.
2000 yılında 103 milyon ton ham petrol ithali
düşünülmektedir. Böylece elektrik üretiminde
petrolün durumu kömür gibi ithal yolu olacağa
benzemektedir.
Petrol üretiminin sadece elektrik üretimi
bakımından değil, jeopolitik bakımdan önemli
olan üretim bölgelerini hava, kara ve
sınırlardan sızma ve sabotajlara karşı korumak;
ham petrolün rafinerilere taşınması,
rafinerilerden savunma üslerine Pipe-Line’lar
döşenmesi gibi büyük problemleri vardır. Nükleer
bir savaş bu yer altı petrol hatlarının değerini
bir kat arttırmıştır. (aynen yer altı haberleşme
hatları gibi)
NÜKLEER ENERJİ : 1955 Cenevre nükleer enerji
kongresinde bir Fransız uzman 20 milyon nüfuslu
fakir bir ülkeyi enerji bakımından A.B.D. nin
düzeyine ulaştırmak için yılda 150 milyon ton
kömüre ihtiyaç olduğunu, halbuki 1 vagon fission
maddesinin aynı sonucu alacağını söylemişti. Bir
İngiliz uzman geçen yıl “her 100 MWe için yılda
300.000 ton kömür yerine 20 ton uranyum yeter
olduğunu” bildirmişti. (5) Bu gün Avrupada
nükleer enerji ile elektrik üretimi fosil yakıt
veya su ile işleyen santrallerden daha pahalıya
mal olmakta ise de taşınması ve korunması çok
daha kolaydır. 1975 e doğru fiyatların aynı
düzeye ulaşması beklenmektedir. İngiltere’de tüm
elektrik üretiminin yüzde 13 ünü nükleer kuvvet
santralleri vermektedir. Ayrıca 12 nükleer
enerji ile çalışan fabrika vardır. Türkiye’de
termik santrallerin sağladığı elektriğin
maliyeti KWh başına 7-8, büyük hidroelektrik
santrallerde 5 kuruştur. Hidroelektrik
santrallerle rekabet için 500.000 MWe gücünde
nükleer santraller kurmak yeterli olacaktır.
Yapılan tahminlere göre, 1977 yılında 400, 1985
yılında 1000, 1989 yılında 1600, 1994 yılında
2600, 1997 yılında 3800 MWe nükleer enerji
sağlanacaktır. (6) Esasen Türkiye’nin uranyum
rezervi de (2400 ton) 2000 yılında tükenecektir.
Dünya nükleer enerji çağına girmiştir.
Türkiye’yi süratle kalkındıracak başlıca
kaynaklardan birisi de nükleer enerji olacaktır.
Demir perdenin uydu devletlerinin kalkınmasında
bu konu önemli rol oynamıştır. Devletin biran
önce bir nükleer enerji ve yakıt politikasını
tespit etmesi hem ulusun hayat düzeyi, hem
milli savunma bakımından hayati bir karardır.
Dış yardıma bağlanmayı ve kendine güvensizliği
bırakmak gerekir.
Devam edecek...
DİPNOTLAR
(*) Musul, Misakı Milli hudutları içindedir.
1) Maden Mühendisleri odası haber bülteni
2 Nisan 1970
2) La Bataille des Trusta, Henry Peyret,
Paris 1948 La Guerre des matiéres Premiéres,
Hanry Peyret, Paris 1948 Minerals et Teres Rares,
Robert Fouet, Paris 1954
3) “Öyle devletler vardır ki kaynakları
yabancılar tarafından işletilir ve bunlar dünya
çapında bir siyasal güce ulaşamadan zengin
olabilirler. Buna karşılık Türkiye gibi, fakir
bir ülke de ustalıkla işlettiği durumunun
özlliği sayesinde politik güç olmayı
başarabilir.” Pierre Célérier, Geopolitique et
Geostrategie.
4) Uçağının, tankının gemisinin
akaryakıtını dışardan satın alan bir ülkenin
savunmasını yeterli kabul edemeyiz.
5) Mayıs 1969 da İktisadi Araştırmalar
Vakfının uluslararası seminerinde bir tebliği
veren Dr. Michael Davis
6) Aynı seminerde tebliğ veren Prof. Nejat
Aybers’in tahminidir. Planlama 2000 yılında 8000
MWe ye ulaşacağını tahmin ediyor.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |