Temmuz 2003  Sayı: 59 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   TEMMUZ 2003  
150 YILDIR ANADOLU’YU
PARÇALAMAYA UĞRAŞIYORLAR
NURETTİN TÜRSAN
General (E)      

STRATEJİK EKSENLER:

Anadolu platformunun jeostratejik önemine gelince; İskender ve Daryüs ordularının, Romalıların, Anibalin, İslam ve Haçlı, Timur ve Osmanlı ordularının bu yarım ada üzerinde yüz yıllar boyunca gelip geçmeleri Anadolu’nun, tarihin iki stratejik ekseninden birisi olduğunu belirtmektedir. Diğer eksen, Orta Asya steplerinden başlayıp Karadeniz kuzeyinden geçerek Avrupa’da son bulan Hunların ve Cengiz ordularının geçtiği yoldur. Kuzey ekseni hem doğudan batıya, hem batıdan doğuya doğru işlediği ve 19, 20 nci yüz yıllara kadar istila yolu olarak kaldığı halde (Napolyonun, Hitlerin Rusya seferleri), Anadolu ekseni, Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra sadece batıya doğru işlemiş, Osmanlı orduları Ratisbonne kapılarına kadar varmıştır. Bu da Türk milletinin toprağına1000 yıl nasıl sahip olduğunu göstermektedir. İşte jeopolitiğin önemle üzerinde durduğu faktörlerden biri de budur. “Toprak, üstünde yaşayan insanlarla değerlidir.”       

Yalnız bir hususu unutmamak gerekir: 600 yıldır batı - doğu yönetinde saldırıya uğramayan Türk toprakları, 19 ve 20 nci yüz yılda önemli savaşlarla Kuzey -  Güney veya Güney – Kuzey yönlerinde cephe değiştirmiştir. Yani bizce Anadolu’nun istila ekseni değişmiştir, Bu eksen artık kuzey - güneydir. 1877 - 78 Türk - Rus savaşları, I. Dünya savaşında Türk cepheleri ve Çanakkale taarruzu bunu gösteriyor. Üstelik, bu yeni ekseni zorlayıcı yeni ve çok değerli jeopolitik ve jeostratejik hedefler ortaya çıkmıştır. Buna sebep, Süveyş kanalının açılması ve Orta Doğu petrollerinin bulunmasıdır.

Bu hedeflerden birincisi, “Orta Doğu petrol bölgesi” dir. (Ayrı bir konuda incelenecektir.)

İkinci Jeopolitik hedef “Süveyş Kanalı” dır. Bu kanalla birlikte Babülmendep Boğazı, Basra körfezi ve Hürmüz boğazı birbirleriyle ilişkili olarak bir bütün teşkil ederler. Bu kapılar hem sıcak denizlere çıkmak, hem de Pasifik Okyanusu savaş alanından Atlantik Okyanusu savaş alanına geçmek için gereklidirler. (Şekil: 1)

Üçüncü hedef ideolojiktir; Sovyetler, batılıların gaflet ve 3 milyonluk İsrail’e güvenmelerinden faydalanarak, aslında sosyal yapı ve dinleri ile hiç bağdaşmayan Orta Doğunun Müslüman milletlerini komünist bloğun etkisi altına almışlardır. İlerde Afrika’nın siyah milletleri de bu ideoloji örgütünün içine alınacaklardır. (Değerlendirme Sovyetlerin dağılması öncesine aittir; M.Y.)

 

MERKEZİ DURUM;

Görüyoruz ki Türkiye; istila eksenlerinin, jeopolitik hedeflerin yolları üzerinde, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını birleştiren ve bunların tam ortasında bulunan bir ülkedir. Etrafı birçok kara, deniz ve devletlere çevrilidir. Bu duruma jeopolitik dilinde “Merkezi Devlet Durumu” denir. Türkiye karada 6, denizde 5 devletle komşudur. Avrupa’da komşusu bu kadar bol devlet yalnız Batı Almanyadır. Onun içindir ki birçok stratejik problemleri, Türkiye’nin problemlerine çok benzer. Merkezi durumda olan bir devlet, yayılma ve genişlemeye elverişli durumu dolayısıyla talihli, kuşatılmak ve çember içine alınmak, etrafında düşman ülkeler bulunması dolayısıyla talihsizdir. Merkezi devlet etrafındaki devletler, merkezi devletten çekinir ve ona karşı hatta bazen anormal gruplaşmalara giderler. Osmanlılara karşı Rusya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğunun ittifak yapması, Balkan savaşında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan’ın birleşmesi gibi. Orta Doğu Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı hala çekingen davranmaları da, Türkiye’nin bu stratejik durumunun onlar üzerinde yeniden bir lider devlet baskısını kurması kokusudur.

İsviçre gibi merkezi devletler, topografyaları ve diplomasileri ile “tarafsız” kalabilirler. Nitekim, II. Dünya Savaşında Türkiye’de tarafsız kalmıştır; Yalnız bu tarafsızlık, politikası için üç önemli faktöre ihtiyaç vardır: kolayca geçilemiyecek arazi, büyük silahlı kuvvet ve ekonomik otarşi. Türkiye üçüncü faktörden yoksundur. II. Dünya Savaşında Hitler ordularını Meriç’in batısında durduran, ilk iki faktördür. Türkiye’yi II. Dünya Savaşından sonra bir savunma ittifakına sokturan nedenler de karşılaştığı tehditler ile ekonomik güçsüzlüğüdür.

Jeostratejinin zorunlu kıldığı diğer önemli bir konu da, merkezi bir devletin ülkesinde başka devletlerin geçmeye zorunlu oldukları bir ulaştırma geçidi varsa (Boğazlar gibi), merkezi devletin buradaki haklarına ve bağımsızlığına saygı göstermesi için bunu sağlayacak kudrette silahlı kuvvetleri ve diplomasisi olması gerekir. Aksi halde devletin bağımsızlığı tehlikeye girer, 1807 de İngiliz Amirali Duckworth Çanakkale Boğazından müsaadesiz geçerek, İstanbul limanında demirledi ve devleti tehdit etti. 1833 Hünkar iskelesi anlaşması iyi bir tarih dersidir. 18 Mart 1915 Çanakkale zaferimiz de bu konuda silahlı kuvvetlerin oynadığı rolü gösterir.

 

ARAZİ VE İKLİM:

Tabiat Türkiye’ye, coğrafya bakımından tam bir stratejik değer armağan etmiştir; Bunların başında toprağın yapısı ile iklim gelir:

Çok dağlık olan ve genel olarak Doğu - Batı yönünde uzanan sıra dağlar ile kuzeye karşı doğal savunma çizgileri veren coğrafya, Türkiye’ye doğu ve batısında olmak üzere iki kapı veya hassas bölge bırakmıştır. Batıda Marmara Boğazları, doğuda Van gölü ile Karadeniz arasındaki Erzurum yaylası. Tabiat sanki Türkiye’ye “bu iki kapıyı iyi savun, kuzeyden gelecek her istilayı önlersin” diyor. Ekonomik kalkınmamıza oldukça zorluk çıkaran bu coğrafya rölyefi, düşman harekatını durdurucu ve modern nükleer savaşlarda nükleer silahların - bilhassa serpintilerin - düz arazilere nazaran tesirlerini çok azaltıcı özelliği dolayısıyla eşsiz bir değer taşımaktadır. (Şekil: 2).

Türkiye gibi dağlık bir bölge, büyük bir “Mukavemet Yuvası” (herrison) durumunu gösterir. Bu bakımdan Yarım Adalar kuşağının en hassas yerindeki Türkiye, fizik yapısı ile çok büyük stratejik olanaklar vermektedir. Modern ordular ne kadar makineleşseler de Anadolu dağları ve yaylaları arasında çok zaman kaybedeceklerdir. Avrupa’da her atılacak nükleer bomba boşa gitmeyeceği halde, Türkiye. Topraklarında bu hedefler sınırlı ve çok dağınıktır. Kırımdan kalkacak ve 1 megatonluk 3-5 (bazı bilgilere göre 9) harp başlığı taşıyacak olan Sovyet SS-9 nükleer füzesi -Amerikan füzeleri kadar geliştiğini kabul edersek - Anadolu Üzerinde 200 Km. lik bir şeritte 5 şehir veya stratejik hedef bulamayacaktır. (Değerlendirme Sovyetlerin dağılması öncesine aittir; M.Y.)

Türkiye’nin İklimi; Türk milletinin doğduğu andan itibaren hayatı boyunca doğa ile mücadelesine dolayısıyla Türkün mücadeleci, savaşçı, yorulmak bilmez, azla yetinir, vücut yapısı kuvvetli bir millet olmasına, toprağı ile savaşarak toprağına bağlanmasına, barıştan savaşın ağır şartlarına hazırlanmasına sebep olmuştur.

Avrupa da yılın oniki ayı askeri harekat yapılabildiği halde Türkiye’de üç ay kış, savaş harekatını çok yavaşlayacağını ve ağır şartlar altında geçeceğini kabul etmek gerekir. I. Dünya Savaşında doğu cephesinde Türk ve Rus orduları karşılıklı olarak aylarca kıpırdamadan kalmışlar ve ağır zayiat vermişlerdir. Hitler’i Rus steplerinde durduran “General Kış”ın iyi kullanılırsa Türkiye içinde bir avantaj olduğunu iddia ederiz.

Başka bir jeopolitik faktör de SINIRLAR dır:

 

SINIRLAR: Denizler, sıra dağlar, büyük nehirler gibi doğal engellere dayanırsa güvenlik duygusunu arttırır ve kuvvet tasarrufunu (stratejik bir prensip) sağlar. Osmanlı İmparatorluğu başkentini Avrupa’ya yakın seçtiği için, batıda Tuna’yı doğal sınır saydığı halde, doğuda böyle bir doğal sınır bulmaya gitmemiştir. Halbuki bu doğal sınır Kafkas sıra dağları idi. Bölge halkı da Müslüman ve Türktü.

Sınır bakımından Türkiye, Avrupa’da Rusya’dan sonra ikinci büyük devlettir. Hiçbir NATO devleti bu çapta büyük bir sınırı korumağa zorunlu değildir.  Kara sınırları ortalama 2500, deniz sınırları 5800 km’dir. Bunun 3000 km’si tehdidin geldiği kuzey sınırlarıdır. (Değerlendirme Sovyetlerin dağılması öncesine aittir; M.Y.)Bu genişlikte bir ülkenin sınırlarını koruyacak silahlı kuvvetlerin sayı ve kalitece ne düzeyde olması gerektiğini  düşünmek gerekir. Yarım veya 1 milyonluk bir silahlı kuvvet bu büyüklükte bir ülkeyi savunmaya sayıca yeterli değildir. Türk Milletinin “Asker millet”, “Silahlı millet” olma zorunluluğu buradan gelmektedir. Bazı “Avrupa devletleri gibi her 25 yılda bir 5-6 yıl düşman çizmesi altında inledikten sonra yeniden bir ticaret yaşantısı kurarak, geçmişi unutmak Türk milletinin kabul edeceği çözümleme değildir. Bundan böyle bir savaş sonunda ya Türk milleti topraklarında yaşamağa devam edecek veya bu topraklardaki Türk ırkı kaybolacaktır”. Bunun ufak bir denemesi I. Dünya savaşı sonunda oldu.

Sınırlar, çok defa büyük savaşlar sonunda milletlere empoze edilir. I. Dünya Savaşı sonunda Batı Trakya’yı , Musul’u böyle kaybettik. Yani bazı sınırlar sunidirler. I. Dünya savaşından sonra büyük devletlerin çoğunun suni olduklarını elli yıldır siyasi denge kuramamış olmalarından anlıyoruz. Asıl olan bir ulusun kendi ruhunda yaşattığı sınırdır. Türkiye, bu sınırı “Misak-ı Milli” dediğimiz tarihi belge ile saptamıştır. (*)

Sınırların, çatışma konusu olan veya güvenlik sağlamayan kesimleri vardır. Orta Doğuya sosyalizm girinceye kadar güney sınırlarımız tek er istemeyen güvenli sınırlardı. Sosyalizm Türkiye’yi güneyden de sardı ve güvenlik kalmadı. Bu gün, güvenlik veren tek sınır Türk-İran sınırıdır. Onun da stratejik önemi yoktur. Çünkü, muhtemel düşman birkaç saat içinde İran sınırlarını geçerek Türkiye’yi güneyden kuşatabilirler.(Bu değerlendirme de Sovyet dönemine aittir. Buralara ABD yerleşmektedir. Değerlendirme bu faktör dikkate alınarak yeniden yapılmalıdır. M.Y.)

Sınırların diğer bir jeopolitik önemi, ideolojik cereyanların sızmasına elverişli olup olmadıklarıdır. Türkiye, bu hususta, kendisi ve müttefikleri için büyük değer taşımaktadır. “Demir Perde”nin karşısında “Çelik Perde” olmuştur. Balkanlara, Doğu Avrupa’nın ileri ekonomilerine kolayca sızan Marks’çı ideoloji, henüz Türkiye’nin kapısında beklemektedir. (Sovyet dönemine aittir. ABD’nin küresel güç iddiası ile Afganistan’a Irak’a saldırması bu değerlendirmeyi hepten değirştirmiş olmaktadır. M.Y.)

Jeopolitik faktörlerin etkisi altında ulusların birbirlerine karşı tarihi düşmanlıkları veya dostlukları, sempatileri veya nefretleri vardır. 20 nci yüz yılın uluslarını birbirlerini çok yakınlaştıran ekonomi ve ulaştırma çıkarları, ideoloji ilişkileri, moral ve geleneksel sempatiler, önemlidirler. (Türkiye-Pakistan dostluğu gibi).

  Türkiye Cumhuriyeti, 50 yıllık tarihinde iki önemli moral faktör ile dünya uluslarını etkilemiştir. Birincisi, bağımsızlığını elde etmek mücadelesi ile sömürge durumunda yaşayan uluslara örnek oluşu ve cesaret aşılayışı, diğeri komünizme şiddetle karşı koyarak bazı uluslar peşinden sürükleyerek batı dünyasına kazandırması (İran, Pakistan gibi). Türkiye’nin bu tutumunda din, ırk, renk kavgalarından uzak kalışı (bilhassa laik bir devlet oluşu) ona bir üstünlük ve prestij kazandırmıştır. Ne yazık ki II. Dünya savaşından sonra Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’nın isteyerek veya istemeyerek Marksist alana geçmeleri, Atatürk’ün kurduğu bu sınır ve bölge yakınlıklarını bozmuştur. (Sadabad ve Balkan Paktı gibi). Birleşmiş Milletlerdeki 120 ye yakın ulustan en az 20 ulus bağımsızlığını, Türkiye’nin bu moral önderliğine borçludur.

Bu açıklamalardan sonra jeopolitiğin değişen faktörlerinden nüfus, doğal kaynaklar, enerji vb. faktörlerine geçebiliriz.

 

 

b. DEĞİŞEN FAKTÖRLER:

(1) NÜFUS: Nüfusun jeopolitiğe etkisi başlı başına bir konudur. Burada kısaca açıklayacağız: Türkiye 35 milyon nüfus (67 milyon - 2003 “M.Y.”) ile Orta Doğu’nun en büyük insan kitlesi, NATO topluluğunun 6 ncı sırada bir devlettir. Nüfusun siyasal bir güç olabilmesi için sadece yüksek sayılara ulaşmış olması yeterli değildir. (Çin, Hindistan gibi). Bu sayı çokluğu savaşlarda ve stratejide insan elemanını bol bol harcamaya yararsa da nükleer savaşta milyonlarca insanın açıkta çürümesine ve salgın hastalıklara yol açacaktır. Nüfusun siyasal güç  olması gelişmeye ve ulusun özelliklerine bağlıdır. 3 milyonluk İsrail’in 50 milyonluk Arap devletlerini altı günde yenmesi ibret verici bir durumdur.

Coğrafi faktörlere bağlı olarak nüfus yoğunluğu ve dağılımı jeopolitikte rol oynamaktadır. Türkiye, Fransa’nın1,5, İngiltere’nin 3, İtalya’nın 2,6, Yunanistan’ın 6 kat büyüklüğünde bir toprağa sahiptir. Yunanistan hariç bu Avrupa devletlerinin nüfusları 50-60 milyon arasında değişir. Türkiye 2000 yılında en az 70 milyon nüfusa yükselecektir. Bu günden ve yeni 15 yıllık kalkınma planları ile nüfus artışı ile ekonomik kalkınma arasındaki dengesizliği gidermek ve yabancı ülkelere işçi ve beyin akımını durdurmak gerekmektedir.

Batı dünyasında ilk endüstri ihtilalinin etkisi altında kurulmuş olan 5-10 milyonluk şehirler, artık nükleer savaş için kitle halinde ölüm yuvaları olmuşlardır. Sosyal yapıyı sarsmakta olan Köyden şehre akını önlemek ve şehirle köyler arasında bir orantı kurmanın zamanıdır. Nükleer taarruza karşı stratejinin birinci prensibi olan dağılma ve seyrekleştirme halen Türkiye’de kendiliğinden vardır. Birkaç Büyükşehir hariç, Türkiye’de sosyal nükleer hedef yok gibidir. İyi bir plânlama ile bu durum korunmalıdır. Anadolu yaylalarında, yüksek yerlerde, kalelerin etrafında gelişmiş olan köhne ve eski şehirlerin büyümeleri yerine, boş ve geniş bölgelere, büyük açıklıklarla yeni ve modern endüstri şehirleri kurulmalıdır.

Türkiye nüfusunun artmasını sevinçle karşılamalıyız; Birincisi, nüfus arttıkça istila ve yok olma tehlikesi azalacaktır. İkincisi bir nükleer savaşta “hayatta kalma” şansı artacaktır. (600 yıl süren savaşlarda tükenmeyen Türk erkeği, I. Dünya savaşından bitkin bir halde çıktı ve yine bir savaşla Türkiye Cumhuriyetini yarattı)

II. Dünya Savaşına girmemek talihine mahzar olmuş bir ulus olarak, Türk Ulusunun genç ve yaşlıları arasında büyük bir sayı açıklığı yoktur. Hatta Milli Savunmaya gerekli olan genç erkek sayısı ihtiyacın çok üstüne çıktığı için bu gençleri ekonomi alanına geçirmek olanaklıdır. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda ise tarlada bulunması gereken gençleri savunma bakımından orduda bulundurmak gerekmişti.

Artan nüfusa ekonomik kalkınmanın ayak uydurması gerekir. Şayet bu denge kurulamazsa bir devlet dış yardıma muhtaç olur. Artık yeryüzünde dış yardıma muhtaç olmadan ne bir savaş, ne de ekonomik kalkınmayı yürütecek devlet kalmıştır. (ABD hariç) Bununla beraber bir ulus savaş zamanı, beslenme maddelerini ve harp silah araçlarını, ikmal malzemelerini kolayca dış yardımla sağlayamaz, hele ulaştırma ve taşıt şartları yetersiz ve sadece deniz yollarına bağlı olursa.

Etnolojik yapı ve moral güç kadar sağlıklı ve sporcu bir ulus yaratmanın önemini de en son Fin-Rus Savaşı göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar ancak nüfusun ancak yüzde 2’si (Yunanistan’da yüzde 8, Bulgaristan’da yüzde 15.6) olduğundan bir azınlık problemi yoktur. En az 600 yıllık bir mücadele sonunda çok homojen bir ulus sağlanmıştır. Türkiye’de ırk, din, dil çatışmaları da yoktur. Bugün Avrupa’da süregelen Flamanlar, Brötonlar, İskoçyalılar, Basklar, vb… ları gibi etnolojik kavgalar Türkiye’de yoktur. Bu nedenledir ki Avrupa Devletleri savaş planlarında subversive (gayri nizami) savaşa karşı ordularının gerilerini, ülke içlerini koruyacak kuvvetleri ayırmak zorundadırlar.

Türkiye irredantist bir ülke olmamakla beraber, komşu devlet topraklarında yaşayan Türk  asıllı azınlıkların bir ortaçağ zihniyeti ile sosyal ve ekonomik olarak feci şartlar içinde bırakılmalarına göz yumamaz. Bazı hallerde Ana Vatan’a göç kabul edilmekle beraber bu elemanların dedelerinden kalan topraklarda egemen ve rahat yaşamalarını ister.

Eski ve basit bir kriterle nüfusun onda bir Milli Savunmaya ayrılabilir. Türkiye olanakları elverirse bugün 3.5 milyon asker çıkaracak demektir. Bu korkunç bir kudrettir. Bugün Türkiye’deki  40 bin köyün her biri nükleer bombaya hedef olamayacağına göre, gelecekteki bir nükleer savaşta 50 milyonluk bir kitlenin en az 30 milyonu hayatta kalma şansına sahip olacaktır. Bu da Türk ırkının geleceğinin garantilenmesidir.

 

(2) DOĞAL KAYNAKLAR:

30’dan fazla hammadde ve maden üreten Türkiye, doğal kaynakların çokluğu ve niteliği bakımından zengin bir ülkedir. Endüstrinin birçok alanlarında kullanılan Bor tuzları bakımından Dünya üretiminin yüzde 20’sini veren Türkiye, ABD’den sonra ikinci durumdadır. Krom cevheri üretiminde Dünyada ilk 5 ülke arasında ve dünya üretiminin yüzde 12 sini sağlamaktadır. Lüle taşı üretiminde dünyada birincidir. Antimuan civa, manyezit, pirit, bakır ve çinko üretiminde önemli bir ülkedir.

Doğal kaynaklardan: 1) Kıymetli maden cevherleri (platin, altın) henüz pek azdır. 2) Nadir maden cevherleri (strontium, lityum, glusinyum, bizmut, selenyum, v.b.) henüz işlenmemektedir. 3) Nadir toprak cevherleri (seryum, itrium, v.b…) işletilmemektedir. 4) Radyo aktiviteli maden cevherleri (Uranyum, radyum, toryum, polonyum….) henüz işletilmemektedir. (Değerlendirme makalenin yazıldığı 1970’li yıllara aittir. 2000’li yıllarda daha önemli duruma gelmiştir. Türkiye bor üretiminde birinci sıradadır. “M.Y.”)

Doğal kaynaklardan stratejik ham maddeleri uluslar arası politik çatışmalara sebep olmaktadır.II. Dünya Savaşı boyunca A.B.D. leri; Türk kromunu satın alarak bu ham maddenin Almanlara gitmemesini sağlamıştır. Belçika kongosundaki o zamanın tek uranyum madenini yüksek ücretle satın alarak Belçika’nın bu günkü hayat düzeyine varmasına yardım etmiştir. Bor tuzlarımızın monopolunu elinde tutan İngiliz firması 1963 yılına kadar stratejik ham madde bahanesiyle doğu ülkelerine bu madeni sattırmamıştır. (1) Bor tuzları, dünya çapında önem taşımaktadır.

Doğal kaynakların jeopolitikte oynadığı rolü anlamak için yeryüzündeki tanınmış tröstlerin faaliyetlerini  incelemek yeterlidir. (2). Bazen ulusların bağımsızlıkları konu olmuştur. Bugün Orta Doğu’da toprağı ile satın alınmış petrol alanları vardır. Buralara o ülkenin sahibi devlet değil, tröstlerin arkasındaki görünmeyen devletler hakimdir. Böylece bir jeopolitik kuralı hatırlamalıyız. “Doğal kaynakları zengin olan her ülke bir siyasal güç değildir (3).” Bunları kendi olanakları ile işletmek ve üretmek gereklidir.

Bugün uranyum madeni başlı başına jeopolitik bir hedeftir. Demir, bakır, krom, manganez, civa işletme alanlarımız, Zonguldak kömür bölgesi, Karabük, K.D. Ereğlisi çelik endüstrimiz, Divriği demir cevheri alanı Raman petrol bölgesi v.b… ler hep jeopolitik hedeflerdir. Dolayısiyle stratejide “kaynakların korunması” problemi vardır.

 Doğal kaynaklarda her ulusun gözü vardır. I. Dünya Savaşı sonunda bir Türk bölgesi olan Kerkük ve Musul’u kaybedişimizin tek nedeni, yabancı devletlerin Musul petrollerini ele geçirme hırsları idi.

Doğal kaynaklar büyük bir iş gücünü gerektirir. Türkiye madenlerin işletmekle büyük bir işçi kitlesine iş alanı bulur ve işçi ihracından kurtulur.Bugün Türkiye maden kömürünü, bakır, demir cevheri, kükürt ve petrolünü kendi ihtiyaçlarında harcamakta ve üretim yetmediği için dışardan ithal etmektedir. Yani Türkiye bugün maden satan değil, satın alan bir ülkedir. Bu durumun süratle değişmesi gerekmektedir. Kaynaklar silahlı kuvvetlere yeterli değildir(4).

(3) ENERJİ KAYNAKLARI VE

ENFRASTRÜKTÜRÜ

Ulusların gelişme düzeylerinde enerji kaynaklarının rolü çok büyüktür. Devletler enerji kaynaklarında yarış halindedirler.

ELEKTRİK ÜRETİMİ : Türkiye’nin bilhassa hidroelektrik potansiyeli yüksek fakat bu potansiyelin yüzde 5 ini kullanmaktadır. 1967 yılında toplam elektrik üretiminin yüzde 38.4 nü hidroelektrik tesisler karşılamıştır. 1982 yılında hidroelektrik tesisler ihtiyacını yüzde 65.6 sını karşılayacaktır. Bu suretle hidroelektrik potansiyelin yüzde 43.4 ü kullanılmış olacaktır. Tahminlere göre bu yıldan sonra hidroelektrik gelişme yavaşlayacaktır. Uzmanlara göre enerji ihtiyacımızın karşılanması için 1977 de 400 MWe ve 1987 de 600 MWe gücünde iki nükleer santralin işletmeye açılması gerekmektedir. Klasik fosil yakıt kaynaklarına dayanan elektrik üretiminde henüz çok zayıf durumdayız. Yabancılardan elektrik satın almanın bir savaş hallinde büyük mahzurları olduğu unutulmamalıdır. Her an bütün endüstri, harp endüstrisi durabilir.Üstelik santralar, barajlar, enerji nakil hatları, trafo merkezleri gibi geniş enfrastrüktür yabancının vereceği elektriğe  bağlı kalırsa durum feci olacaktır.

Hidroelektrik santrallerin bir savaş halinde tahrip edilmeleri de, seller dolayısıyla nükleer bombalar kadar tahrip edici olacaktır. Bunları taarruz ve tahrip de çok kolaydır.

PETROL ÜRETİMİ : Türkiye 1968 yılında 3.2 milyon ton ham petrol üretmiş ve ihtiyacını karşılamak için de aynı yıl 3.96 milyon ton ham petrol ithal etmiştir. Rafineri kapasiteleri bu gün için 6.5 milyon ton ham petrol işleyecek durumdadır. 1971 de iki katına çıkması bekleniyor. Tahminlere göre petrol rezervlerimiz 1982 yılında tükenecektir. Yeni rezervler bulunamadığı taktirde ithal yoluna gidilecektir. 2000 yılında 103 milyon ton ham petrol ithali düşünülmektedir. Böylece elektrik üretiminde petrolün durumu kömür gibi ithal yolu olacağa benzemektedir.

Petrol üretiminin sadece elektrik üretimi bakımından değil, jeopolitik bakımdan önemli olan üretim bölgelerini hava, kara ve sınırlardan sızma ve sabotajlara karşı korumak; ham petrolün rafinerilere taşınması, rafinerilerden savunma üslerine Pipe-Line’lar döşenmesi gibi büyük problemleri vardır. Nükleer bir savaş bu yer altı petrol hatlarının değerini bir kat arttırmıştır. (aynen yer altı haberleşme hatları gibi)

NÜKLEER ENERJİ : 1955 Cenevre nükleer enerji kongresinde bir Fransız uzman 20 milyon nüfuslu fakir bir ülkeyi enerji bakımından A.B.D. nin düzeyine ulaştırmak için yılda 150 milyon ton kömüre ihtiyaç olduğunu, halbuki 1 vagon fission maddesinin aynı sonucu alacağını söylemişti. Bir İngiliz uzman  geçen yıl “her 100 MWe için yılda 300.000 ton kömür yerine 20 ton uranyum yeter olduğunu” bildirmişti. (5) Bu gün Avrupada nükleer enerji ile elektrik üretimi fosil yakıt veya su ile işleyen santrallerden daha pahalıya mal olmakta ise de taşınması ve korunması çok daha kolaydır. 1975 e doğru fiyatların aynı düzeye ulaşması beklenmektedir. İngiltere’de tüm elektrik üretiminin yüzde 13 ünü nükleer kuvvet santralleri vermektedir.  Ayrıca 12 nükleer enerji ile çalışan fabrika vardır. Türkiye’de termik santrallerin sağladığı  elektriğin maliyeti KWh başına 7-8, büyük hidroelektrik santrallerde 5 kuruştur. Hidroelektrik santrallerle rekabet için 500.000 MWe gücünde nükleer santraller kurmak yeterli olacaktır. Yapılan tahminlere göre, 1977 yılında 400, 1985 yılında 1000, 1989 yılında 1600, 1994 yılında 2600, 1997 yılında 3800 MWe nükleer enerji sağlanacaktır. (6) Esasen Türkiye’nin uranyum rezervi de (2400 ton) 2000 yılında tükenecektir.

Dünya nükleer enerji çağına girmiştir. Türkiye’yi süratle kalkındıracak başlıca kaynaklardan birisi de nükleer enerji olacaktır. Demir perdenin uydu devletlerinin kalkınmasında bu konu önemli rol oynamıştır. Devletin biran önce bir nükleer enerji ve yakıt politikasını tespit etmesi hem ulusun hayat düzeyi, hem  milli savunma bakımından hayati bir karardır. Dış yardıma bağlanmayı ve kendine güvensizliği bırakmak gerekir.                        

Devam edecek...

 

         DİPNOTLAR

(*)     Musul, Misakı Milli hudutları içindedir.

1)       Maden Mühendisleri odası haber bülteni 2 Nisan 1970

2)       La Bataille des Trusta, Henry Peyret, Paris 1948 La Guerre des matiéres Premiéres, Hanry Peyret, Paris 1948 Minerals et Teres Rares, Robert Fouet, Paris 1954

3)       “Öyle devletler vardır ki kaynakları yabancılar tarafından işletilir ve bunlar dünya çapında bir siyasal güce ulaşamadan zengin olabilirler. Buna karşılık Türkiye gibi, fakir bir ülke de ustalıkla işlettiği durumunun özlliği sayesinde politik güç olmayı başarabilir.” Pierre Célérier, Geopolitique et Geostrategie.

4)       Uçağının, tankının gemisinin akaryakıtını dışardan satın alan bir ülkenin savunmasını yeterli kabul edemeyiz.

5)       Mayıs 1969 da İktisadi Araştırmalar Vakfının uluslararası seminerinde bir tebliği veren Dr. Michael Davis

6)       Aynı seminerde tebliğ veren Prof. Nejat Aybers’in tahminidir. Planlama 2000 yılında 8000 MWe ye ulaşacağını tahmin ediyor.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |