|
MİSAK-I MİLLÎ
NEDİR? NERESİNDEYİZ?
Yrd. Doç. Dr.
RAHMİ DOĞANAY
Misak-ı Millî,
Milli Ant, Peyman-ı Millî gibi isimlerle anılan
ve Kurtuluş Savaşı’nın esaslarını ve hedeflerini
belirleyen, Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın
kararı olarak milli irade şeklinde tecelli eden
kararlardır. Misak yemin demektir. Yani, Türk
milletinin temsilcileri aracılığıyla Osmanlı
toprakları ile ilgili taleplerini ortaya koyduğu
bir metin ve bu konudaki kararlılığının ifadesi
olan bir isim. Bu metindeki hükümler, aslında 28
Ocak 1920’den çok daha önceleri ve Amasya
Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde
tasarlanmış ve belirginleşmiş prensiplerdir.1
Hatta denilebilir ki; çağdaş bir eğilim olarak
milli devlet anlayışından etkilenmeler
döneminden itibaren, Osmanlı İmparatorluğu
yerine Milli bir Türk Devleti oluşturma fikri
içinde de Misak-ı Millî’ye denk düşen sınırlar
düşünülmüştür. Bu süreç içinde Sivas Kongresi
kararları olarak netleşen bu yaklaşımın Meclis-i
Mebusan kararı olarak çıkması, bu prensiplerin
milli irade haline dönüşmesini sağlamıştır.
Misak-ı Millî
şartları belirlenirken, Wilson Prensiplerinin
12. maddesi de özellikle dikkate alınmıştır.
Misak-ı Millî, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasından sonra, milli özelliklere
dayanan bir Türk Devleti’nin kurulması ve tam
manası ile müstakil bir yapıya kavuşması
hususunda uyulması gereken ilkeler bütünüdür.
Misak-ı Millî’de belirlenen hususlar sadece
sınır meselesi ile ilgili olmayıp, iradelerini
hür ve serbestçe kullanacak olan halkın milli,
iktisadi, siyasi, içtimai, adli, mali ve
kültürel gelişmesine engel olacak hiçbir kayıt
altına girilmeyeceğini de belirtmiştir.2
Erzurum ve Sivas
kongreleri sürecinde netleşen prensipler,
İstanbul Hükümeti temsilcileri tarafından da
benimsenmiş, Amasya Görüşmesi sırasında,
protokol halinde imzalanmıştı.3 Daha sonra
İstanbul Hükümeti bu protokole bağlı kalmasa da,
sadece meclisin toplanması bile önemli bir
aşamaydı. İşte 12 Ocak 1920’de toplanan bu
meclis, Sivas Kongresi kararlarını aynen
onaylamamış, ancak 28 Ocak ve 17 Şubat
sürecinde, Misak-ı Millî adıyla aldığı kararlar,
kapsam itibariyle Sivas Kongresi kararlarıyla
örtüşmüştür. .
Misak-ı Millî
kararları ile 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros
Mütarekesi sırasında, Osmanlı Devleti’nin elinde
kalan her yerin Türk sınırları içinde kalması,
Mütarekenin
çizdiği sınırların dışında kalan yerlerdeki
Osmanlı-İslam çoğunluğunun geleceğini kendisinin
belirlemesi,
İşgal edilen ve
nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu
yerlerin milli sınırlara dahil edilmesi,
Esaret altında
kalan soydaşlarımıza azınlık haklarının
sağlanması,
Devletimizin
siyasi, iktisadi, mali ve diğer alanlarda
bağımsızlığının temin edilmesi amaçlanmıştır.4
Misak-ı Millî, bu
hükümler çerçevesinde değerlendirildiğinde,
kapsamı ile ilgili daha başka bazı kanaatler de
vardır. Mesela:
“Misak-ı Millî,
yeni, milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere
harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri,
birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları
kapsayan toplumsal bir mukaveledir.”5
“Misak-ı
Millî’nin hedefi Osmanlı Devleti’ni yeniden
ayağa kaldırmak, Mısır’ı, Hicaz’ı Balkanları,
Kafkasya’yı yeniden kurtarmak değildi. Misak-ı
Millî, her şeyden önce bir milli devlet, üniter
devlet düşüncesinin ürünüdür. İmparatorlukların
dağıldığı dönemin şartlarını taşımaktadır.”6
Bu yaklaşımlarda
da vurgulandığı gibi, Misak-ı Milli ile yeni,
milli, hür ve bağımsız bir Türk devleti
düşünülmüş, temelleri gerçekçi şartlara
dayandırılmıştır.
Misak-ı Millî’de,
coğrafi sınırları çok gerçekçi olarak,
(özellikle de bir arada yaşayabilecek bir nüfus
coğrafyasının dikkate alınması şeklinde) çizilen
sınırlar dışında kalan Türklerin ve
Müslümanların haklarının korunmasına yönelik bir
madde de mevcuttur. (Azınlıkların hakları komşu
ülkelerdeki Müslüman halkın sahip olduğu haklar
kadar olacaktır.) Burada, Türkiye’de azınlık
addedilen cemaatlere tanınacak hukuku
sınırlamaya yönelik bir çaba söz konusudur. Yani
Avrupa’nın Türkiye’deki Gayr-i Müslimler için
ortaya koyduğu sınırsız istekleri gemlemeye
yönelik olarak da düşünülmüştür. Osmanlı’nın
coğrafi bakiyesi konusunda mütevazi bir yaklaşım
gösterilirken, Misak-ı Milli sınırları dışında
kalan Türk ve Müslüman unsurların hukukunu
koruma çabası da böylece gündeme getirilmiştir.
Misak-ı Millî’nin
Türk Milli Mücadelesi’nin temel prensiplerini,
amaçlarını belirlemesi, hatta Türkiye’nin daha
sonraki politikalarının rehberi olması görüşü,
genel bir kabul olmasına rağmen, Misak-ı Millî
denildiğinde hemen akla gelen coğrafi sınırlar
olmuş, Misak-ı Millî terimi adeta Türkiye
coğrafyasını belirleyen bir ant olarak
anlaşılmıştır. Bu çerçevede bu sınırlar da zaman
zaman ve özellikle Lozan Antlaşması ile ilgili
olarak TBMM’de çok tartışılmıştır. Bu konuda
birtakım görüşler ve kanaatleri de buraya
aktararak, sınırlarla ilgili bir tespit yapmak
mümkündür. Tartışmalarda ileri sürülen
görüşlerin değerlendirilmesinde dikkate alınmak
üzere, Misak-ı Millî’nin sınırlarla ilgili
maddelerini bir kez daha hatırlamanın gerekli
olduğu kanaatindeyiz.
“30 Ekim 1918
tarihinde Mütareke imzalandığı sırada işgal
altında olan Arap memleketlerinin durumu, ora
halkının serbestçe vereceği oy ile belirlenir.
Aynı tarih itibariyle işgal altında olmayan Türk
ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı bölgeler
birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz bir
bütündür.” (İşte burası Türkiye’dir.)
Özellikle birinci
maddeden yola çıkarak sınırların tespiti
konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu
farklılıklar aynı kişilerin değişik zamanlarda,
farklı şartlardaki davranışları veya ifadeleri
açısından da geçerlidir. Özellikle Lozan’a kadar
sınırlar konusunda ileri sürülen tespitlerle,
Lozan Antlaşması sırasında Mustafa Kemal
Paşa’nın bile farklı kabulleri olmuştur. Bunun
sebebi, mevcut şartlar içinde siyaseten doğan
bazı mecburiyetlerdir. Yoksa Atatürk’ün Misak-ı
Millî konusunda herhangi bir tereddüdü yoktur.
Cumhuriyet döneminde şartlar uygun düştükçe,
Atatürk’ün Lozan’da ulaşılamayan Misak-ı Millî
hedeflerinden bazılarını gerçekleştirdiği de
ilerde ve müteaddid defalar gündeme gelecektir.
Bugün bile
Türkiye’nin gündemini, Musul-Kerkük, hatta
Süleymaniye ve Kıbrıs meseleleri oluşmaktadır.
Özellikle Musul-Kerkük ile ilgili olarak Mustafa
Kemal Paşa’nın Meclis’teki ifadesi nettir.
“Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu
hatta hakim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun
Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma
İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan
Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a
iner, badehu şarka temdid edilerek Musul,
Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudud
ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi
aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun
aksam-ı vatanımızı tahdid eder.”7
1924 yılı, yılbaşı
armağanı olarak dağıtılan bir harita bu
sınırları ihtiva etmektedir. Harita ile ilgili
değerlendirmede; “Misak-ı Milli iddia edildiği
gibi, sadece Mondros Mütarekesi sırasında
muhasım orduların bulunduğu bir hat değildir.
Mesela Rumeli’de muhasım orduların bulunduğu bir
hat yoktur. Öyleyse Misak-ı Milli, salt,
müşahhas bir sınır değildir” denilmektedir.8
Yine Mustafa Kemal
Paşa’nın Lozan öncesinde yabancı ve yerli basın
mensuplarına verdiği demeçlerde de bu sınır esas
alınmaktadır. İzmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde
Richard Danin’le röportajında; zaferden sonraki
projeleri ve Türk toraklarından ne kastettiği
sorulduğunda; “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e
kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve
Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk
ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk
olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları
kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız” demiş,
yine 24 Ekim 1922’de United Press muhabirine
“Musul hududu millimiz dahilindedir,”9 cevabını
vermiştir.
Mustafa Kemal,
Lozan Konferansı’nın devam ettiği, özellikle
Musul Meselesi’nin tartışıldığı sıralarda da
iddiasında ısrarlıdır. 25 Aralık 1922’de La
Jurnal Muhabiri Paul Herriot’a ve 30 Ocak
1923’te İzmir basınına verdiği beyanatlarda;
“Musul Vilayeti’nin hududu millimize dahil
olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm
karşımızda bulunanlar bunu pekala bilirler.
Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman
büyük fedakarlıklara katlandık. Menfaatlerimize
aykırı olmakla beraber sulh taraftarı hareket
ettik. Artık milli arazimizden en ufak bir
parçasını bizden koparmağa çalışmak pek haksız
bir hareket olur. Buna izin vermeyiz. Musul
Vilayeti, Türkiye Devleti’nin hududu millisi
dahilindedir. Buraları anavatandan koparıp, şuna
buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz.
Cemiyeti Akvam ile bu meselenin ilgisi
yoktur,”10 demiştir.
Lozan öncesinde ve
kısmen Konferans sırasında, bu çerçevede ele
alınan sınırlar ve Misak-ı Millî, Lozan’a
gidecek heyet için belirlenen politik esaslara
da temel teşkil etmiştir. Ankara Hükümeti’nin
görüşülecek esasları maddeler halinde
belirlediği metinde Misak-ı Millî esas
alınmıştı. Sınırların belirlenmesinde Doğu,
Suriye, Irak, Adalar ve Boğazlarla ilgili
ifadelerde tümüyle Misak-ı Millî esas alınmış ve
Süleymaniye, Musul, Kerkük’ün istenmesi,
Suriye’de İbni Hani’den itibaren Harim,
Müslümiye, Meskene, badehu Fırat Yolu, Derzor,
Çöl, nihayet Musul Vilayeti dahilde sayılmıştı.
Adalardan sahilimize yakın olanların alınması,
Trakya’da 1914 hududu, Batı Trakya için halk
oylaması, Boğazlar ve Gelibolu’da yabancı güç
kabulümüzün mümkün olmadığı tespit edilmişti.
Kapitülasyonlar,
Borçlar, Türkiye’de azınlık iddia edilen
cemaatler ve Türkiye dışında kalan Türklerin
durumu için de Misak-ı Millî hükümleri esas
alınmıştı.11 Çünkü Misak-ı Milli Kurtuluş
Savaşı’nın gerekçelerini ortaya koymuştu. Bu
hedefe ulaşmak için Türk milleti her şeyini
ortaya koyarak mücadele etmişti. Şimdi Lozan’da
bu mücadelenin diplomatik açıdan tescili
gerçekleşecekti.
Lozan’a giderken
beklentiler bu doğrultudayken, Konferans’ta
karşılaşılan direnç ve imkansızlıklar sebebiyle
bu çerçevede gerçekleştirilemeyen hususlar,
TBMM’de birçok milletvekilinde hayal kırıklığı
yaratmış ve gizli toplantılarda sert
tartışmalara sebep olmuştu.
En çok tartışılan
meselelerden biri de Musul Meselesiydi. Bu
konuda pek çok milletvekilinin duyguları ve
görüşlerini temsil eden İzmit milletvekili Sırrı
Bey, memnuniyetsizliğini belirtirken şöyle
diyordu: “Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı
baştan başa halk çoğunluğu Türk ve kısmen de
Kürt’tür. Dolayısıyla Arap çoğunluğun yaşadığı
yerler ifadesinin dışındadır. Musul çevresiyle
Türkiye’nin dahilindedir. Aksine davranış,
Misak-ı Millî’nin iptali manasına gelir.”12 Bu
ve buna benzer pek çok eleştiriye karşı Hükümet
Başkanı Rauf Bey, Musul’un terk edilmediğini ve
İngiltere ile görüşmelerde mutlaka alınacağını
söylemişti. Rauf Bey: “Musul’u bir sene
İngiltere ile ikili olarak halletmek üzere
çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvam’a bırakmak
şekli, Misak-ı Millî’mizin asıl ruhu ile
örtüşüyor...Bunların hepsine ben ve
arkadaşlarımız çok çalıştık ve muvaffak
olamadık. Farz edin ki muvaffak olsaydık;
bunların hepsi bir beyaz kağıt üzerinde kara
mürekkeple yazılmış şeylerdir. Bunu teyit edecek
yine Türk’ün kuvvetidir. Hiçbirine inanmayın.
Kuvvetimizi kaybettiğimiz anda anlaşmayı bir
sigara kağıdı gibi yırtarlar ve istedikleri gibi
yaparlar.”13
Rauf Bey, güçlü
olursak anlaşmaları değiştirebiliriz mi demek
istiyor, yoksa gerçekçi bir yaklaşım olmazsa
anlaşmanın sağlanamayacağını mı kast ediyor
bilemiyoruz. Ancak birinci şıkkın, yani biraz
temkinli olmanın ve fırsat beklemenin yararlı
olduğu, aşırı isteklerin eldekileri de kaybetme
riski taşıdığını anlatmaya çalıştığını
düşünüyoruz. Musul, Boğazlar, Adalar, Batı
Trakya, hatta Hatay sınır meseleleri ile ilgili
olarak TBMM’de ateşli tartışmalar yapılırken,
Hükümet dışında, Mustafa Kemal Paşa da
tartışmalara zaman zaman katılmıştır.
Misak-ı Milli’de,
Kapitülasyonlar konusundaki kayıt daha açıktır
ve nettir. Kapitülasyonlar 1914 Eylül ayında
kaldırılan tek taraflı davranışlar olarak
benimsenmekteydi. Lozan Andlaşması’nda da mesele
Türk tarafının görüşleri paralelinde
çözümlenmişti. Mustafa Kemal Paşa, 2 Kasım
1922’de Petit Parisien muhabirine verdiği
demeçte, Türk tarafının isteklerini net olarak
ortaya koymuştu: “Her şeyden evvel şurası
bilinmelidir ki, Büyük Millet Meclisi Hükümeti
kapitülasyonların devamını asla kabul
etmeyecektir. Kapitülasyonlar bizim için mevcut
değildir ve asla mevcut olmayacaktır.
Türkiye’nin istiklali her sahada tamamen ve
kamilen tasdik olunmak şartıyla kapılarımız
bütün ecnebilere açıktır.”14
Şimdi bütün bu
tespitlerden sonra, Son Osmanlı Meclisi
Mebusanı’nda Milli hedef olarak belirlenen
Misak-ı Millî’nin, Lozan Andlaşması’ndaki
çerçeve ile ne kadar örtüştüğü veya örtüşmediği
sorusunun cevabı ortadadır. Burada bir kere daha
belirtelim ki; İstiklal Savaşı ile kurulan yeni
Türk Devleti’nin uluslar arası tescili
Lozan’dır. Lozan Andlaşması, 1914-1918 savaşını
kazanan Müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş
Savaşı’nı kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri,
dengeli şartlarda düzenlemiştir. Kurtuluş
Savaşı’nın gerekçesi olarak Misak-ı Milli’yi
esas aldığımıza göre, sonuç olarak da Lozan’ı
kabul edebiliriz.
Tabi ki burada
sadece coğrafi sınırlar açısından değil, her
bakımdan bağımsız bir Türkiye için borçlar,
azınlıklar, yurt dışında kalan Türkler,
kapitülasyonlar gibi meseleler de Lozan’da
çözüme kavuşturulmuş, bu konularda Türkiye sınır
konusuna göre daha tatminkar şartlar sağlamıştı.
Lozan Konferansı
sırasında, Türk delegasyonunun
kapitülasyonlardan faydalanan tarafların, ama
özellikle İngiltere ve Fransa’nın çeşitli
diplomatik oyunlarına karşı, “ kapitülasyonlar
kaldırılmıştır” ifadesinin andlaşma metninde yer
alması konusundaki ısrarını ve karşı tarafın
bunu böylece kabul etmek zorunda kaldığını
biliyoruz.15 Burada söz konusu olan, tabiidir ki
sadece ticari ve mali kapitülasyonlar değil,
adli, siyasi ve kültürel alanlardaki
imtiyazlardı da.
Konferansın bir
ara tıkanmasında, en önemli konulardan olan adli
rejim, ekonomik kapitülasyonlar ve savaş
tazminatı görüşmelerinde de aynı kararlı tavır
ortaya koyulmuştu. Bütün kapitülasyonlar
kaldırılmış, Türkiye bunların tasfiyesi için beş
yıllık bir geçiş sürecinde ithalat gümrüklerini
değiştirmemeyi kabul etmişti.
Osmanlı Borçları
meselesi de karara bağlanmıştı. Balkan Savaşı
ile Osmanlı’dan ayrılan devletler, Adalar, Lozan
Antlaşması ile Osmanlı’dan kopan toprakların
verildiği devletler, yine Lozan gereği
Osmanlı’dan ayrılan topraklarda kurulan
devletler, Osmanlı borçlarının faizi ile
birlikte ödenmesine katılacaklar, bu devletler
paylarına düşen taksitleri Türkiye’ye ödeyecek,
Türkiye bunları alacaklılara toplu olarak yine
yıllık taksitlerle Fransız Frangı üzerinden
ödeyecekti.16
Bütün bu şartlarda
bile Lozan Antlaşması; problemleri tümüyle
ortadan kaldıramamış, Misak-ı Millî hedeflerinin
gerisinde kalan noktalar da olmuştur. Bunların
bir kısmı daha sonraki yıllarda düzeltilmiş,
Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmışken, bu
hedeflerin gerisinde kalanlar da mevcuttur.
Sırası gelmişken
vurgulamalıyız ki; Misak-ı Millî, İstiklal
Savaşı ile sınırlı bir hedef olarak da
görülmemelidir. Daha sonraları, 1936’daki
Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar’da,
1939’da Hatay’da, hatta 1974’te Kıbrıs’ta Milli
hedeflere ulaşılmıştır. Bu gelişmelerin Misak-ı
Milli kararlarını alan ve Cumhuriyet
Türkiyesi’ni kuran kuşaklar, zamanında ve
bizzatihi onlar tarafından yapılmış olması,
bize Misak-ı Milli’nin zaman açısından da
devamlılık arz ettiğini göstermektedir. Misak-ı
Milli zaman ve mekan mefhumları içine
sıkıştırılan bir anlayıştan çok uzak olarak,
Türkiye’nin, Türk milletinin milli çıkarlarının
gerektirdiği aktiviteyi göstermektir de.
Misak-ı Milli’ye
göre belirlenen coğrafi sınırlar, bazı farklı
yaklaşımlar olsa da, bellidir. Bugün yurdumuzun
sınırları da bellidir. O halde coğrafi sınırlar
yönünden Misak-ı Milli’nin neresindeyiz?
sorusunun cevabı az çok verilmiştir. Kaldı ki,
Türkiye’nin yayılmacı ve saldırgan bir
politikası olmadığı gibi, “Yurtta sulh cihanda
sulh” düsturu bugün de geçerlidir.
Misak-ı Milli’nin
siyasi ve ekonomik açılardan da “tam bağımsız”
bir Türk Devleti’ni hedeflediğini biliyoruz.
Kapitülasyonlar, Borçlar ve azınlıklar gibi
konuların da coğrafi sınırlar kadar önemli
olduğu kesindir. Kapitülasyonların kaldırılması,
borçlar konusunda Türk tezinin kabulü ve
azınlıklar denilen unsurların mübadele yoluyla
halli, Türkiye’nin üniter bir yapı olarak kabulü
konularında, Lozan’da Misak-ı Milli hedeflerine
ulaşılmıştır.
Türk delegasyonu
Lozan’da bu konularda da çok yönlü bir politika
izlemişti. Kapitülasyonlar konusunda karşısına
aldığı Amerika’ya imtiyazlar konusunda taviz
vererek desteğini sağlamış, Osmanlı borçlarını
kısmen kabul ederek Fransa’nın gönlünü hoş
tutmuş, Musul Meselesi’nin ilk aşamasında
İngiltere’nin prestijini korumasına imkan
vermiştir. Buna karşılık Batı, milli nitelikli
yeni Türk Devleti’nin bağımsızlığını, Misak-ı
Millî sınırlarını (Musul hariç) ve
kapitülasyonların kaldırılmasını onaylamıştır.17
Azınlıklar ve Patrikhane konusunda hedef,
topyekün mübadele ve Patrikhane’nin İstanbul’dan
Türkiye dışına çıkarılması iken, İstanbul’daki
Rumlar ve Patrikhane burada kalmıştır.
Patrikhane’nin son zamanlardaki bir takım
faaliyetleri de bu konuda bazı rahatsızlıklar
vermektedir. Lozan Andtlaşması’nı bu açıdan ele
aldığımızda da; Sevr’e göre; Batı, “en fazla
kar” ilkesinden “en az zarar” noktasına
gelmişti.
Kurtuluş Savaşı’nı
veren atalarımız, Misak-ı Milli adı altında
toplanan ve buraya kadar bahsettiğimiz değerleri
koruma ve kollama yolunda, yine bahsedildiği
gibi kanı ve canı dahil her şeyini ortaya
koymuştu. Ödediği bu bedelin karşılığında
hürriyetini, şahsiyetini geri almış, bizlere de
bu cennet vatanı bırakmışlardı. Bugün biz, ya da
birileri “emanete hıyanet noktasında” diyecek
kadar karamsar, “Mirasyedi evlatlar durumuna
düştük”, diyecek kadar da kötümser olmak
istemiyorum. Hala ümit ışıklarını parıldatan
olumlu şeyler de var. Ama bugünkü Türkiye’de
yaşananları değerlendirmemiz de farz görünüyor.
Misak-ı Milli’nin
altıncı maddesi; “Milli ve İktisadi gelişmemiz
imkan dairesine girmek ve daha ileri ve düzenli
bir şekilde iş görmeye muvaffak olabilmek için,
her devlet gibi bizim de gelişmemizin sağlanması
sebeplerinin temininde, İstiklal ve tam bir
hürlüğe sahip olmamız hayat ve beka esasıdır. Bu
sebeple siyasi, adli, mali gelişmemize engel
olan kayıtlara karşıyız. Hissemize düşen
borçların ödenmesi şartları da bu esasa aykırı
olmayacaktır,” diyor.
Peki şimdi
coğrafi sınırlar, toprak meseleleri falan bir
tarafa, biz bu maddeye bakarak mevcut halimizden
mahcup olmuyorsak, hatta dahası için çaba sarf
ediyorsak, bunun adını ne koyabiliriz? Lozan’da
elde ettiklerimiz, Rauf Bey’in deyişiyle; “iki
damla mürekkeple bir kağıt parçası mıydı?”
Paçavra gibi yırtılıp atıldı mı? Bizim buna
tepkimiz ne oldu?
Hiç abartmıyorum,
biz paragöz bir toplum olmuşuz (en azından
kısmen) ve Mondros’tan, Sevr’den, geri adım
atarak Misak-ı Milli’ye saygı göstermek zorunda
kalanlar, şimdi bizi dolarları ya da eurolarıyla
terbiye etmeye çalışıyorlar. Batı sermayesinin
cazibesine kapılan insanlarımız, Misak-ı Milli,
Kıbrıs, tam bağımsızlık gibi değerleri görmezden
gelmeyi, hatta bu konularda mırıldananlar
olursa, onları da paranoyak olarak
değerlendirmeyi seçiyor. Mili devlet, milli
ekonomi, milli kültür, vatan, millet, Sakarya
hepsi paranoya. Milli olan her şey fantazi,
paranoya, modasını kaybetmiş, çağdışı.
Küreselleşme, yeni dünya düzeni, beynelmilelizm,
mozaik kültürü söylemleri entellektüellik ve
çağdaşlık işaretleri.
Şimdi paranoyak
olarak suçlanmayı da göze alarak; birilerinin
izah etmesini beklediğimiz bazı sorular
sormaktan kendimizi alamıyoruz. Herkes kendi
kendine de bu soruları sorup, durup,
düşünebilir:
1-Misak-ı Milli
prensiplerini Lozan’da bütün dünyaya kabul
ettirmiş bir milletin ve O’nun devletinin,
memuruna ne kadar maaş vereceği, çiftçisinin ne
kadar pancar veya tütün ekeceği, kurumlarında
kaç personel çalıştıracağı, Dünya Bankası ya da
Uluslar arası Para Fonu tarafından
belirleniyorsa; Misak-ı Milli’nin neresindeyiz.?
Böyle bir durum Misak-ı Milli’nin neresine
düşüyor? Mali bağımsızlık, milli iktisad, milli
ekonomi nerde kaldı.
2-Adli
bağımsızlığımızı engelleyecek kayıtlara da karşı
çıkmış ve sonuç almıştık. Türkiye cezaevlerini
denetleyenler, isme özel af isteyenler, hatta
siyasi mekanizmaları etkileyerek bağımsız yargı
sürecinin işlemesini durduranlar, falanca şahsı
serbest bırakmazsanız AB’ye giremezsiniz diye
tehdit savuranlar, Misak-ı Milli’nin neresinde
yer almalıdır. Bu tehditler karşısında suçluluk
psikolojisiyle davrananların tavırları Milli
egemenlikle ne kadar bağdaşıyor. İkisi aynı çatı
altında barınır mı?
3-Türkiye olarak
biz, Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Batı Trakya’da,
Kerkük’te yaşayan soydaşlarımızı kurtardık!
Onların bütün hukukunu garantiledik! Sovyetler
Birliği’nin dağılmasıyla Orta Asya Türklüğü ile
de hemencecik olumlu ve uyumlu ilişkileri
kurduk! Hatta Türk toplumu olarak milli
bütünlüğümüzü öyle sarsılmaz bir kuvvetle
garanti ettik ki; alt kültürlerin, etnik
gurupların hukuku, Türk kültürü ve kimliğinin
üstüne çıkarıldı. Bu konuda öyle başarılı olduk
ki; şimdilerde 100-150 yıl kadar önceleri
Türkiye’den Amerika’ya göç eden soydaşlarımızı
aramaya çıktık. Amerikan dolarının kokusunu
alanlar, kalabalıklar oluşturdu. Ancak işleri
oldukça zor görünüyor. Çünkü on binler içinden
50-100 kişiyi seçip bulmak zordur. Hani “öbür
kardeşlerin duymasın” diye bir hikaye vardır.
Bütün bunların
gerekçesi olarak ekonomik sıkıntılarımız,
fakirliğimiz, yoksulluğumuz ileri sürülüyor. Bu
konuda yaşadığımız gerçekleri de inkar edemeyiz.
Ancak yedi düvele karşı hak ve hürriyetini
korumak için mücadeleye girişen Türk milletinin
şartlarının, bugün bizim şartlarımızdan daha iyi
olduğunu kim söyleyebilir?
Dünyada gelişmiş
bütün toplumlar “refah toplumu olmak” için milli
çıkarlarından ve hatta şahsiyetinden taviz mi
vermişlerdir? Fakir ya da gelişmemiş toplumlar
egemenliğinden, kültüründen, milli çıkarlarından
taviz vermeyenler midir? Bu bizim için “kırk
satır mı, kırk katır mı” seçeneğimidir?
Burada can sıkıcı,
karamsar bir tablo çizerek moral bozmak gibi bir
niyetimiz yok. Ancak canımızı yakan, milli
onurumuzu rencide eden, birtakım umursamaz,
vurdumduymaz, her şeyi maddi ölçekte
değerlendiren, garantisi nedir belli olmayan
vaadlere karşılık milli, manevi değerleri pazara
süren yaklaşımları da aynı vurdumduymazlıkla
dinleyip geçemiyoruz. Geçmemeliyiz. Misak-ı
Milli’nin yıldönümlerinde bir toplantı bile
düzenlenmezken bize unutturulmaya mı çalışıyor?
Oysa ki; bundan çok daha fazlasını yapmak en
azından vefa duygusunun gereğidir. Neden bu
milletin uğruna öldüğü değerler, bir süre sonra
bazıları tarafından birilerine feda edilebilecek
kadar değersizmiş gibi lanse ediliyor? Neden
bütün bunlar memleketi kurtarmak adına
yapılıyor? Bugün Türkiye’deki bu yaklaşım,
1918-1920’lerin mandacı yaklaşımlarından daha
masumane değildir.
KAYNAKÇA
*
Yrd. Doç. Dr. F.Ü. Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü,
rdoganay@firat edu. tr.
1
Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi,
Ankara, 1981, s.178
2
Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk
Devletinin Sınırları, Malatya, 1997, s.3
3
İlker Alp,”Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve
Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk
Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, S.176
4 İ.
Alp, “Misak-ı Milli”, s. 201
5
Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye
Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve
Toplum Dergisi, Eylül 1985, s.179
6
Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk
Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk
Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma
Merkezi, Ankara, 1998, s.39
7 K.
Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, V. 220,
s.1186
8
Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı
Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri
Tarih Bülteni, Şubat 2000,s.17-32
9
Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III,
Ankara, 1981, s.46
10
Söylev ve Demeçler I-III, C.III, s.56,59
11
Metin için bkz. Atatürk’ün Milli Dış
Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90,
s.497-498
12
TBMM Gizli Celse Zabıtları, Ankara, 1985, C.IV,
s.111
13
TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV, s.84,87
14
Söylev ve Demeçler, C.V, s.49
15 Bkz.
İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara,
1998, s. 40-44
16 İ.
Soysal, a.g.e., s. 98
17
Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş
Savaşı, İstanbul,1974, s.19-20.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |