Ocak 2004  Sayı: 65 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   OCAK 2004  

 

KIBRIS SORUNU İÇİN KİMİN ÇÖZÜMÜ?

TOBB Başkanı

Akdeniz’in doğusundaki 9 bin km2’lik Kıbrıs Adası, dünya medeniyetlerinin beşiği olan Mezopotamya, Anadolu ve Mısır uygarlıklarının birbirine en yakın noktasında olması itibariyle çağlar boyunca ilgi odağı olmuş ve bu bölgede egemenlik kazanan güçler arasında el değiştirmiştir. Ve bugün, 21.yüzyılın hemen başında, dünya siyasetinde kartlar yeniden dağıtılırken, bu oyunda ben de varım diyen herkes, Ada’nın geleceği üzerinde söz sahibi olmak istemektedir. 80 yıl önce, Batılı güçlerin emperyal hedeflerine var gücüyle karşı koyarak bağımsızlığını ve yaşam alanını muhafaza etmiş olan Türk Ulusu, 400 yıllık Kıbrıs davasında köşeye sıkıştırılmaya ve buradan hareketle gelişiminin önü tıkanmaya çalışılmaktadır.

Kıbrıs’ta Sorunun Tarihi

Dayatılan çözüm önerilerinin dışındaki tüm seçeneklerin çözümsüzlük sayıldığı Kıbrıs Sorunu ortaya çıkışından günümüze dek, Türkiye’nin en önemli meselelerinden birisi olmuştur. 3 asır boyunca huzur ve barışın hakim olduğu Türk yönetimindeki Kıbrıs’ta sorunun başlangıç tarihi olarak Ada yönetiminin Rus Çarlığı’na karşı bir denge unsuru mahiyetinde Büyük Britanya’ya devredildiği 1878 tarihini alabiliriz.1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla da Ada resmi olarak İngiltere’ye bırakılmıştır.1950’lerin ortalarına gelindiğinde, İngiltere’nin Ada’dan çekilmek istemesi nihayetinde, 1958 Zürich ve 1959 Londra Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Rumlar iki toplumun dengesini esas alarak kurulmuş bu  yapıdan memnun kalmamışlar ve 1963 yılına gelindiğinde Ada’daki Türklere saldırmaya başlamışlardır.1964 yılında  Rumların Garanti ve İttifak Anlaşmaları’nı tek taraflı olarak feshetmesiyle de Kıbrıs Cumhuriyeti resmen ortadan kalkmıştır. 1974 yılında Sampson’un Atina’nın desteğini alarak Makarios’u devirmesi ve soydaşlarımıza karşı tedhiş hareketlerinin tırmanması sonucu Türkiye garantörlük hakkına dayanarak Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlatmıştır.

Barış Yıllarında Sorun Derinleşiyor

Asırlar boyunca, gerek Anadolu’da gerekse Akdeniz ve Avrupa’da yönetimi altındaki insanların can ve mal güvenliklerini ve kültürlerini muhafaza etmiş olan Türk milletinin Ada’daki kardeşlerine yapılan zulme kayıtsız kalmasını beklemek gafletinde bulunan ve anladıkları dille cevaplarını alanlar, tarihten kaynaklanan paranoyaları da eklenince, bu haklı müdahaleyi bir işgal hareketi gibi göstermeye çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Ada’daki Rum yönetimi, kendisini bir bütün olarak Kıbrıs’ın egemen siyasi oluşumu olarak görmekte, bunu bir çözümmüş gibi göstermekte, maalesef Birleşmiş Milletler de aldığı kararlarla bunu desteklemektedir. Eğer ortada bir çözümsüzlük sebebi varsa, bu ancak Rum tarafının bu sözde çözüm önerisidir.

Şüphesiz Türk tarafı için büyük bir sorun olan bu yaklaşımın uluslararası arenadaki  başarısında, bizim haklı davamızı anlatmak ve savunmaktaki zaafımızın da rolü büyüktür. Aksi halde birçok ortak paydamız olan, yeri geldiğinde kolaylıkla dost ve kardeş diye nitelediğimiz ülkelerden dahi Kıbrıs Davası’nda istediğimiz desteği alamamamızın başka bir açıklaması yoktur. 

Çözüm Arayışları: Çözüm Çözümsüzlük Doğuruyor

1974 yılında tesis edilen yapının uluslararası meşruiyet kazanmaması konunun tüm taraflarını bir çözüm bulmaya itmiş, ancak1983’ten günümüze dek yapılan sayısız görüşmelerde bir netice alınamamıştır. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise, Türkiye’nin AB’ne giriş süreci ve Rum Yönetimi’nin bütün Kıbrıs’ı temsilen AB’ne girmesi söz konusu olunca, sorun değişik bir boyut kazanmış ve artık AB eksenli olarak devam etmektedir.

Soğuk Savaş’ın bitimiyle yeni bir strateji izlemeye başlayan Avrupa Birliği dünya üzerindeki ekonomik ve siyasi etkinliğini arttırmaya yönelmiştir. Eski Doğu Bloku Ülkeleri yönündeki genişleme çabaları bu yönde okunabilir. 1990 öncesi dönemde üyesi olan Yunanistan vasıtasıyla dolaylı yoldan Rum tezlerini destekleyen Avrupa Birliği, artık Ada’nın stratejik önemi ve uluslar arası konjöktürün elverişliliği dolayısıyla doğrudan bir taraf gibi davranmaktadır. AB’nin 1997 Lüksembourg Zirvesi’nde Birleşmiş Milletler’in resmi uyarılarına rağmen, sanki hiçbir ihtilaf yokmuşçasına Rum yönetimiyle tüm ada namına üyelik görüşmelerine başlamış olması Kıbrıs Sorunu’nun çözümünü engelleyen en önemli sebeplerden birisi olmuştur. Burada 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması münasebetiyle Türkiye’nin bu yolu henüz açılmadan kapayamamasının da etkisi büyüktür. Nitekim daha sonraki itirazlarımıza “Ankara Rumlarla üyelik görüşmeleri yapmamıza neden karşı çıkıyor halbuki 1995 Şubatı’nda buna itiraz etmemişlerdi” şeklinde karşılık verilmektedir.

Avrupa Birliği’nin, işi rasyonel yapıcılık sınırlarının dışına taşıyan bir tavırla, Türk tarafını göz ardı etmesi ve hatta daha da ileri gidip Türkiye’nin AB üyeliğine bir ön koşul olarak Rum tezleri lehine bir çözümü Türkiye’ye dayatması, sorunun derinleşmesine ve Rum tarafının gerçekçilikten uzaklaşmasına neden olmuştur. Mevcut şartlarda AB’nin Türkiye’nin Ada üzerindeki haklarını hiçe sayarak Rum tarafını üyeliğe alması söz konusudur. Rumlar, büyük ölçüde AB üyeliğini garantiledikleri için çözüm arayışlarında isteksizdir. Ve bu da nihayetinde çözümsüzlüktür.

Bir bütün olarak Kıbrıs’ta her iki toplumun rızası olmaksızın bulunan her türlü çözümün ölü doğacağının bilincinde olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri son olarak Annan Planı ile Rum tarafının tek başına AB üyeliğinin doğuracağı sorunlara da engel olmak istemiş ve plan tarafların onayına sunulmuştur. Ancak Rumlar, AB üyeliği vasıtasıyla konumlarını güçlendirmeyi ve amaçlarına bu yolla ulaşmayı tercih etmişlerdir. Elbetteki çözümsüzlük çözüm değildir, ancak her öneri de çözüm getirmez. Kıbrıs tarihi birçok çözüm önerisinin çözümsüzlük doğurduğuna tanıktır. Türk tarafı adil siyasi egemenlik tanıyan ve Türkiye’nin garantörlük hakkını muhafaza eden her türlü çözüm önerisini müzakere etmeye hazırdır. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1964 yılında resmen feshedilmesine rağmen, Ada’nın tümünde egemenlik iddiasından vazgeçmeyen Rum tarafıdır. Ve Avrupa Birliği’nden aldığı destekle bir oldu bittiye getirip bu iddiasını gerçekleştirme gayretindedir.

Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Avrupa Birliği

Kıbrıs Türkleri 400 senedir adada yaşayan kendini Türk ve Kıbrıslı olarak tanımlayan yaşam hakkını ve bağımsızlığını kanlarıyla kazanmış kardeşlerimizdir. Hiçbir çözüm onların hilafında dayatılamaz. İktidar sahipleri halklarını arkalarına almakla mükelleftirler. Aksi taktirde iktidarları geçici olacaktır. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi KKTC’nde de esas gaye ulusun refahını arttırmak, Türk milletini çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmektir.  Gerek Türkiye, gerekse KKTC için Avrupa Birliği üyeliği bu hedefe ulaşmak için tarihi bir fırsattır. Ancak, Avrupa Birliği’ne girmek için gözü kapalı her fedakarlığı yapmak ve tavizi vermek ne millet ne de devlet olmakla bağdaştırılamaz. Türkiye’nin, “Kıbrıs Türk toplumu geri kalmıştır, fakirlik içerisindedir, Rumlarla birlikte Avrupa Birliği’ne girmek istiyorlarsa, bırakalım kendi geleceklerine kendileri karar versinler” demesi, reel politikle bağdaşmaz. Anavatan Kıbrıs müdafaasında 498 şehit 1200 gazi vermiştir. Asırlardır bu toprakları vatan kılmak için dökülen kanın hesabı yoktur. Türkiye Kıbrıs üzerinde hak ve sorumluluk sahibidir ve bundan taviz veremez. Gazi Mustafa Kemal’in belirttiği gibi, “Kıbrıs’a dikkat etmek” gerekir , çünkü “Kıbrıs bizim için gereklidir”.

Yıllarca Almanya’da ve günümüzde Kore yarımadasında olduğu gibi aynı ırk, din ve dili paylaşan toplumların bile bölündüğü ve hatta savaştığı dünyamızda tüm tarafların rızası alınmadan dayatılacak çözümler, telafisi mümkün olmayan zararlar doğurabilir. 1963 olayları ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin akıbeti göz ardı edilemez. Avrupa Birliği’nin üyelerine ila nihaye barış, esenlik ve mutluluk getireceğine inanmak devlet sorumluluğuyla bağdaşmaz. Unutulmamalıdır ki, 19. yüzyıl sonlarında Avrupalı aydınlar yaşadıkları barış ve kalkınma dönemlerini medeniyetin zirvesi ve bitmeyecek bir rüya sanmış, 20. yüzyılın ilk yarısında da 110 milyon insanın ölümüne neden olan art arda iki dünya savaşıyla bunun nasıl bir kabusa dönüştüğünü görmüşlerdir.

Türk ulusu, önüne çıkan tarihi fırsatı değerlendirerek Cumhuriyet’ten sonra en büyük medeniyet projesi olan Avrupa Birliği üyeliği hedefini benimsemiş ve bu yöndeki değişimleri kendi menfaatine telakki etmiştir. Ancak, Kıbrıs Adası üzerinden Türkleri Anadolu’ya hapsetme ve AB üyeliğini engelleme planı uygulanıyorsa, buna karşı uyanık ve tedbirli olmak zorundadır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |