|
KIBRIS SORUNU İÇİN KİMİN ÇÖZÜMÜ?
TOBB Başkanı
Akdeniz’in doğusundaki 9 bin km2’lik Kıbrıs
Adası, dünya medeniyetlerinin beşiği olan
Mezopotamya, Anadolu ve Mısır uygarlıklarının
birbirine en yakın noktasında olması itibariyle
çağlar boyunca ilgi odağı olmuş ve bu bölgede
egemenlik kazanan güçler arasında el
değiştirmiştir. Ve bugün, 21.yüzyılın hemen
başında, dünya siyasetinde kartlar yeniden
dağıtılırken, bu oyunda ben de varım diyen
herkes, Ada’nın geleceği üzerinde söz sahibi
olmak istemektedir. 80 yıl önce, Batılı güçlerin
emperyal hedeflerine var gücüyle karşı koyarak
bağımsızlığını ve yaşam alanını muhafaza etmiş
olan Türk Ulusu, 400 yıllık Kıbrıs davasında
köşeye sıkıştırılmaya ve buradan hareketle
gelişiminin önü tıkanmaya çalışılmaktadır.
Kıbrıs’ta Sorunun Tarihi
Dayatılan çözüm önerilerinin dışındaki tüm
seçeneklerin çözümsüzlük sayıldığı Kıbrıs Sorunu
ortaya çıkışından günümüze dek, Türkiye’nin en
önemli meselelerinden birisi olmuştur. 3 asır
boyunca huzur ve barışın hakim olduğu Türk
yönetimindeki Kıbrıs’ta sorunun başlangıç tarihi
olarak Ada yönetiminin Rus Çarlığı’na karşı bir
denge unsuru mahiyetinde Büyük Britanya’ya
devredildiği 1878 tarihini alabiliriz.1923
tarihli Lozan Antlaşması’yla da Ada resmi olarak
İngiltere’ye bırakılmıştır.1950’lerin ortalarına
gelindiğinde, İngiltere’nin Ada’dan çekilmek
istemesi nihayetinde, 1958 Zürich ve 1959 Londra
Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur.
Rumlar iki toplumun dengesini esas alarak
kurulmuş bu yapıdan memnun kalmamışlar ve 1963
yılına gelindiğinde Ada’daki Türklere saldırmaya
başlamışlardır.1964 yılında Rumların Garanti ve
İttifak Anlaşmaları’nı tek taraflı olarak
feshetmesiyle de Kıbrıs Cumhuriyeti resmen
ortadan kalkmıştır. 1974 yılında Sampson’un
Atina’nın desteğini alarak Makarios’u devirmesi
ve soydaşlarımıza karşı tedhiş hareketlerinin
tırmanması sonucu Türkiye garantörlük hakkına
dayanarak Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlatmıştır.
Barış Yıllarında Sorun Derinleşiyor
Asırlar boyunca, gerek Anadolu’da gerekse
Akdeniz ve Avrupa’da yönetimi altındaki
insanların can ve mal güvenliklerini ve
kültürlerini muhafaza etmiş olan Türk milletinin
Ada’daki kardeşlerine yapılan zulme kayıtsız
kalmasını beklemek gafletinde bulunan ve
anladıkları dille cevaplarını alanlar, tarihten
kaynaklanan paranoyaları da eklenince, bu haklı
müdahaleyi bir işgal hareketi gibi göstermeye
çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur.
Ada’daki Rum yönetimi, kendisini bir bütün
olarak Kıbrıs’ın egemen siyasi oluşumu olarak
görmekte, bunu bir çözümmüş gibi göstermekte,
maalesef Birleşmiş Milletler de aldığı
kararlarla bunu desteklemektedir. Eğer ortada
bir çözümsüzlük sebebi varsa, bu ancak Rum
tarafının bu sözde çözüm önerisidir.
Şüphesiz Türk tarafı için büyük bir sorun olan
bu yaklaşımın uluslararası arenadaki
başarısında, bizim haklı davamızı anlatmak ve
savunmaktaki zaafımızın da rolü büyüktür. Aksi
halde birçok ortak paydamız olan, yeri
geldiğinde kolaylıkla dost ve kardeş diye
nitelediğimiz ülkelerden dahi Kıbrıs Davası’nda
istediğimiz desteği alamamamızın başka bir
açıklaması yoktur.
Çözüm Arayışları: Çözüm Çözümsüzlük Doğuruyor
1974 yılında tesis edilen yapının uluslararası
meşruiyet kazanmaması konunun tüm taraflarını
bir çözüm bulmaya itmiş, ancak1983’ten günümüze
dek yapılan sayısız görüşmelerde bir netice
alınamamıştır. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise,
Türkiye’nin AB’ne giriş süreci ve Rum
Yönetimi’nin bütün Kıbrıs’ı temsilen AB’ne
girmesi söz konusu olunca, sorun değişik bir
boyut kazanmış ve artık AB eksenli olarak devam
etmektedir.
Soğuk Savaş’ın bitimiyle yeni bir strateji
izlemeye başlayan Avrupa Birliği dünya
üzerindeki ekonomik ve siyasi etkinliğini
arttırmaya yönelmiştir. Eski Doğu Bloku Ülkeleri
yönündeki genişleme çabaları bu yönde
okunabilir. 1990 öncesi dönemde üyesi olan
Yunanistan vasıtasıyla dolaylı yoldan Rum
tezlerini destekleyen Avrupa Birliği, artık
Ada’nın stratejik önemi ve uluslar arası
konjöktürün elverişliliği dolayısıyla doğrudan
bir taraf gibi davranmaktadır. AB’nin 1997
Lüksembourg Zirvesi’nde Birleşmiş Milletler’in
resmi uyarılarına rağmen, sanki hiçbir ihtilaf
yokmuşçasına Rum yönetimiyle tüm ada namına
üyelik görüşmelerine başlamış olması Kıbrıs
Sorunu’nun çözümünü engelleyen en önemli
sebeplerden birisi olmuştur. Burada 1995 yılında
imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması münasebetiyle
Türkiye’nin bu yolu henüz açılmadan
kapayamamasının da etkisi büyüktür. Nitekim daha
sonraki itirazlarımıza “Ankara Rumlarla üyelik
görüşmeleri yapmamıza neden karşı çıkıyor
halbuki 1995 Şubatı’nda buna itiraz
etmemişlerdi” şeklinde karşılık verilmektedir.
Avrupa Birliği’nin, işi rasyonel yapıcılık
sınırlarının dışına taşıyan bir tavırla, Türk
tarafını göz ardı etmesi ve hatta daha da ileri
gidip Türkiye’nin AB üyeliğine bir ön koşul
olarak Rum tezleri lehine bir çözümü Türkiye’ye
dayatması, sorunun derinleşmesine ve Rum
tarafının gerçekçilikten uzaklaşmasına neden
olmuştur. Mevcut şartlarda AB’nin Türkiye’nin
Ada üzerindeki haklarını hiçe sayarak Rum
tarafını üyeliğe alması söz konusudur. Rumlar,
büyük ölçüde AB üyeliğini garantiledikleri için
çözüm arayışlarında isteksizdir. Ve bu da
nihayetinde çözümsüzlüktür.
Bir bütün olarak Kıbrıs’ta her iki toplumun
rızası olmaksızın bulunan her türlü çözümün ölü
doğacağının bilincinde olan Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteri son olarak Annan Planı ile Rum
tarafının tek başına AB üyeliğinin doğuracağı
sorunlara da engel olmak istemiş ve plan
tarafların onayına sunulmuştur. Ancak Rumlar, AB
üyeliği vasıtasıyla konumlarını güçlendirmeyi ve
amaçlarına bu yolla ulaşmayı tercih etmişlerdir.
Elbetteki çözümsüzlük çözüm değildir, ancak her
öneri de çözüm getirmez. Kıbrıs tarihi birçok
çözüm önerisinin çözümsüzlük doğurduğuna
tanıktır. Türk tarafı adil siyasi egemenlik
tanıyan ve Türkiye’nin garantörlük hakkını
muhafaza eden her türlü çözüm önerisini müzakere
etmeye hazırdır. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1964
yılında resmen feshedilmesine rağmen, Ada’nın
tümünde egemenlik iddiasından vazgeçmeyen Rum
tarafıdır. Ve Avrupa Birliği’nden aldığı
destekle bir oldu bittiye getirip bu iddiasını
gerçekleştirme gayretindedir.
Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Avrupa Birliği
Kıbrıs Türkleri 400 senedir adada yaşayan
kendini Türk ve Kıbrıslı olarak tanımlayan yaşam
hakkını ve bağımsızlığını kanlarıyla kazanmış
kardeşlerimizdir. Hiçbir çözüm onların hilafında
dayatılamaz. İktidar sahipleri halklarını
arkalarına almakla mükelleftirler. Aksi taktirde
iktidarları geçici olacaktır. Çağdaş Türkiye
Cumhuriyeti’nde olduğu gibi KKTC’nde de esas
gaye ulusun refahını arttırmak, Türk milletini
çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmektir.
Gerek Türkiye, gerekse KKTC için Avrupa Birliği
üyeliği bu hedefe ulaşmak için tarihi bir
fırsattır. Ancak, Avrupa Birliği’ne girmek için
gözü kapalı her fedakarlığı yapmak ve tavizi
vermek ne millet ne de devlet olmakla
bağdaştırılamaz. Türkiye’nin, “Kıbrıs Türk
toplumu geri kalmıştır, fakirlik içerisindedir,
Rumlarla birlikte Avrupa Birliği’ne girmek
istiyorlarsa, bırakalım kendi geleceklerine
kendileri karar versinler” demesi, reel
politikle bağdaşmaz. Anavatan Kıbrıs
müdafaasında 498 şehit 1200 gazi vermiştir.
Asırlardır bu toprakları vatan kılmak için
dökülen kanın hesabı yoktur. Türkiye Kıbrıs
üzerinde hak ve sorumluluk sahibidir ve bundan
taviz veremez. Gazi Mustafa Kemal’in belirttiği
gibi, “Kıbrıs’a dikkat etmek” gerekir , çünkü
“Kıbrıs bizim için gereklidir”.
Yıllarca Almanya’da ve günümüzde Kore
yarımadasında olduğu gibi aynı ırk, din ve dili
paylaşan toplumların bile bölündüğü ve hatta
savaştığı dünyamızda tüm tarafların rızası
alınmadan dayatılacak çözümler, telafisi mümkün
olmayan zararlar doğurabilir. 1963 olayları ve
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin akıbeti göz ardı
edilemez. Avrupa Birliği’nin üyelerine ila
nihaye barış, esenlik ve mutluluk getireceğine
inanmak devlet sorumluluğuyla bağdaşmaz.
Unutulmamalıdır ki, 19. yüzyıl sonlarında
Avrupalı aydınlar yaşadıkları barış ve kalkınma
dönemlerini medeniyetin zirvesi ve bitmeyecek
bir rüya sanmış, 20. yüzyılın ilk yarısında da
110 milyon insanın ölümüne neden olan art arda
iki dünya savaşıyla bunun nasıl bir kabusa
dönüştüğünü görmüşlerdir.
Türk ulusu, önüne çıkan tarihi fırsatı
değerlendirerek Cumhuriyet’ten sonra en büyük
medeniyet projesi olan Avrupa Birliği üyeliği
hedefini benimsemiş ve bu yöndeki değişimleri
kendi menfaatine telakki etmiştir. Ancak, Kıbrıs
Adası üzerinden Türkleri Anadolu’ya hapsetme ve
AB üyeliğini engelleme planı uygulanıyorsa, buna
karşı uyanık ve tedbirli olmak zorundadır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |