|
HEDEF: TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ PARÇALAMAK
Vural SAVAŞ
Yargıtay Onursal C.Başsavcısı
23 Mayıs 1919 günü, tarihi “Sultanahmet
Mitingi”nde, Halide Edip Adıvar şu gerçeği
vurguluyordu: “Asırlardan beri, sinsi sinsi
devam eden Avrupa’nın istila siyaseti, her zaman
Türk toprakları üzerinde, en vicdansız bir
şekilde görüntü vermiştir. Ayda ve yıldızlarda,
zapt edilecek Müslüman ve Türk toprakları ve
milletleri olduğunu haber alsalar, oralara bile
“istila orduları” göndermek için, mutlaka bir
yol bulacak olan Avrupalı İtilaf Devletleri’nin
saldırıya dayanan siyaseti, bazen ihanetlerle ve
daima büyük bir haksızlık içinde, Türkiye’ye
çevrilmiştir. Sonunda, ‘Hilal’i parçalamak için,
ellerine bir uygun ortam geçmiştir...”(1)
Bugünlerde bu uygun ortam, yeni emperyalizmi
tanımayan, “Avrupa Birliği’ne giriş oltası”na
yakalandığı için, ulusal duyguları ve
bağımsızlık bilinci giderek körleşen halkımızın
çoğunluğu, bazı aydınlarımız, yazarlarımız ve
sözde bilim adamları tarafından yaratılmıştır.
Şimdilerde ve geçmişte kendilerini Atatürkçü
ilan eden politik partiler ve oluşumlar,
“Atatürk yaşasaydı, bize oy verirdi, bizim
politikamızı benimserdi” biçiminde temelsiz
iddialar ortaya atmaları şaşırtıcıdır.
Atatürk’ün çok yakını olan Falih Rıfkı Atay,
ünlü yapıtı olan Çankaya’da, “Ara sıra: -Atatürk
sağ olsa ne yapardı? gibi bir sual duyulur. Ben
cevap vereyim mi? Topunuza birden lanet
okurdu”der.(2)
Bu yazımın başlığının, İkinci Cumhuriyetçiler’in
etkisinde kalan bazı aydınlarımızca “Sevr
Paranoyası” olarak nitelendirileceğini
biliyorum.
Doğru bilgilendirme yapılmadan, doğru düşünceler
üretemeyiz. Ben bu yazımda, emperyalist
devletlerin gerçek hedefinin Türkiye
Cumhuriyeti’ni parçalamak olduğunu ve bu yolda
faaliyet gösteren kişi ve kuruluşları
belgelemeye çalışacağım.
Ne güzel söylemiş Behçet Kemal Çağlar:
“Yabancı er görmese de köşeler,
Meydanda yoksa da Ferid Paşa’lar,
Yoksa da Boğaz’da kurşun zırhlılar,
Uzaklarda sinsi gölgeleri var. “
Önce Metin Aydoğan’a kulak verelim:
Katolik Kilisesi’nin lideri Papa II. Jean Paul,
25 Eylül 2001’de, Ermenistan’ı “ziyaret” etti.
Bu “ziyaret”, iki bin yıllık Hıristiyanlık
tarihinde ilk kez yapılıyordu; daha önce hiçbir
Katolik lider, Ortodoks Ermenistan’a gitmemişti.
Papa II. Jean Paul, Erivan’daki Ermeni
“soykırım” anıtına gitti ve burada şu konuşmayı
yaptı: “20. yüzyılın başında yüzbinlerce
Hıristiyan Ermeni’nin katledilmesi, Katolik
Kilisesini dehşete düşürmüştür.”
Papa II. Jean Paul’un Ermenistan ziyaretinden 28
gün sonra, 18.12.2001’de, bu kez Dünya Ermeni
Kiliseleri Lideri Papa II. Karakin ilginç bir
açıklama yaptı. Karakin Fransa’ya yaptığı resmi
ziyaret sırasında şunları söyledi: “Ermeni
soykırımı konusu, Türkiye’de tabu olmaktan
çıktı. Artık bu konu rahat bir biçimde
tartışılmaktadır. Fransa Parlamentosu’nun Ermeni
soykırım yasasını kabul etmesi, bu konuda önemli
rol oynamıştır.”
Avrupa Parlamentosu’nun 15 Kasım 2002 günü
aldığı karar: “Türk Hükümetini ve TBMM’ni, Türk
toplumunun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni
azınlığa desteğini artırmaya, bu çerçevede
modern Türk Devleti’nin kurulmasından önce
Ermeni azınlığın uğradığı soykırımı resmen
tanımaya davet ediyoruz.”
Federal Alman Meclisi’ne bağlı “Bilim
Servisi”nin Ocak 2001’de Alman milletvekilleri
için hazırladığı raporda şöyle deniyor: “1915
Ermeni Soykırımı’nda, Alman Nasyonal
Sosyalistleri’nin 25 yıl sonra
gerçekleştirdikleri toplu yok etme metodları
önceden uygulandı... Görünen odur ki Adolf
Hitler, Türklerin soykırımı hakkında çok bilgi
sahibi olmakla kalmamış, bunu örnek olarak da
almış.”
PKK lideri Abdullah Öcalan, La Republica
Gazetesi’nde, 23.11.1998 günü yayımlanan Papa II.
Jean Paul’a yazdığı mektupta şunları söylüyor:
“Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin
şahsınıza ve dininize duyduğum saygı, benim
savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir.
Suriye’de bulunduğum sırada Suriye Ortodoks
Kilisesi’nin Başpiskoposu Yohanna İbrahim Mar
Gregorius ile birçok kez görüştüm. Türkiye’deki
rejim sadece Kürtleri değil, Ermenileri,
Süryanileri ve Rumları da imha etmiştir. Ben,
Kürdistan topraklarında yaşayan Hıristiyan
azınlıkları da Türk vahşetinden korumak için
savaşıyorum. Beni bu savaşta yalnız
bırakmayacağınıza eminim.”
Aşağıda açıklandığı gibi, Papa, Abdullah
Öcalan’ı hiçbir zaman yalnız bırakmadı.
Her konuda olduğu gibi Ermeni konusunda da en
sağlıklı saptama ve izleme Türk Silahlı
Kuvvetleri tarafından yapılmaktadır. Genelkurmay
Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan,
“Ermeni soykırımıyla” ilgili yazıda şu bilgiler
yer alıyor:
“...Sözde Ermeni soykırımı konusu, 1973’ten
sonra ‘Kanlı Ermeni Terörizmi’ne dönüşmüştür. Bu
tarihten itibaren Türkiye’ye yönelik
faaliyetleri ‘Dört T’ planı çerçevesinde
uygulamaya konulmuştur. Bu plan, sözde Ermeni
sorununun tüm dünyada tanıtılması (terörizm
ile), tanınması (Soykırım kabul aşaması),
tazminat alınması (Türkiye’den) ve toprak elde
edilmesi (Türkiye’den) aşamalarını
içermektedir.”
Kendilerine “Batı Ermenistan halkının Rusya
Temsilciliği” diyen örgüt, 20 Kasım 2000
tarihinde, Rus Nevavisimaya gazetesine verdiği
ilanda; Türkiye’nin Doğu bölgelerinden “Batı
Ermenistan” diye söz ediyor, Sevr Antlaşması’nın
bu toprakları Ermenilere bıraktığını ancak
Atatürk’ün Lozan’da bunu ortadan kaldırdığını,
bu nedenle “Batı Ermenistan” halkının kendi
toprakları için mücadele başlattığını
açıklıyordu. Mücadelenin yürütülmesi için
sürgünde bir “Batı Ermenistan” hükümeti ile
parlamentonun kurulacağı ve bu iki örgütün
amaçlarının şunlar olduğu söyleniyordu: “Batı
Ermenistan Ermenilerinin torunlarına ait yasal
hakların, uluslararası kuruluşlarda temsil
edilmesini sağlamak ve Türkiye’yi bu konuda
müzakereler yapmaya zorlamak; uluslararası
örgütlere, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası
Adalet Divanı’na başvuruda bulunarak, insanlığa
karşı işlenmiş soykırım suçu için özel mahkeme
kurulmasını sağlamak; Osmanlı İmparatorluğu’nun
hukuki varisi olan Türkiye Cumhuriyeti
yönetimini, Ermenilerin maddi ve manevi
zararlarını tazmin etmeye mecbur etmek; Batı
Ermenistan Ermenileri torunlarının, kendi
tarihsel yurtlarına güvenlik içinde dönme
hakkını elde etmek” (Ermenilerin Batı Ermenistan
dedikleri bölge şu illerimizi kapsamaktadır:
Kars, Iğdır, Ardahan, Artvin, Trabzon, Rize,
Van, Muş, Bitlis, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve
Erzincan)(3)
Lozan’da Ermeni Meselesi’ne İsviçreliler bile
karışmak istemişlerdi. İsmet İnönü’nün Lozan
görüşmeleri sırasında Ermeni meselesi ile
ilgilenen İsviçreli bir profesöre verdiği
karşılık, Türkiye’de günümüzde Ermeni ve Kürt
sorununu öne çıkaranlara verilmiş bir karşılık
olarak da okunabilir: ‘Profesör efendi’ dedim,
‘Haksız bir şey istiyorsunuz. Sizin istediğiniz
Türkiye’nin insanları arasında ahengin kurulması
değil, bunun bozulmasıdır. Zihniyetiniz
vatandaşlar arasında ahenk olmamasını isteyen
bir istikamettedir. Fena bir yoldasınız. Başarı
kazanamazsınız. Bana memleketin bölünmesini
teklif ediyorsunuz. Biz memleketimizi
parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan Harbi
boyunca uğraştıktan sonra, dört sene daha
uğraşmışızdır. Sizin cemiyetinizin yapacağı
mücadele, bizim yendiğimiz devletler ve
güçlükler yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Çok az
gelirsiniz.…(4)
Lozan da İngiltere’yi temsil eden ve 1919 da
“Türklerin İstanbul’dan çıkarılması
kaçınılmazdır…” diyen Dışişleri Bakanı Lord
Curzon, böylesine ulusalcı tutumu karşısında
ülkemizin Başdelegesi İsmet İnönü’ye “Sen bana
daha çok müzik kutusunu hatırlatıyorsun. Sen
günlerdir aynı şarkıyı bizi bayıltıp hasta edene
kadar çalıp duruyorsun: “bağımsızlık,
bağımsızlık, bağımsızlık…” demek zorunda
kalıyordu.
İnönü o şarkıyı söylerken gücünü, Ulusal
Kurtuluş Savaşı ndan, onun komutanı Mustafa
Kemal’den ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden
alıyordu. Türkiye, başkalarına değil, kendine,
yalnızca kendine inanıyor ve güveniyordu…
Türkiye varlığını Lozan’ın bağımsızlık
türküsüyle sürdürüyor.(5)
Yunanistan hükümeti 2002 Şubat’ında NATO ya
başvurarak İstanbul Boğazı’nın NATO belgelerinde
“Strait of İstanbul…” (İstanbul Boğazı) olarak
değil, Rum ismi Bosphorus adıyla geçmesini;
Yunanistan’ın bundan böyle içinde İstanbul
Boğazı geçen hiçbir NATO belgesini
imzalamayacağını bildirdi. İnanılması güç bu
istek, biçimsel bir isim değişikliği değil,
temelinde bin yıllık Yunan yayılmacılığının
yattığı bir anlayışın somut bir ürünüydü.
Sırtını AB’ne dayayan ve Türkiye’nin bu tür
isteklerin yapılmasına olanak verecek kadar
zayıflamış olduğuna inanan Yunanistan, akıl dışı
isteğini sözde bırakmadı ve içinde İstanbul
Boğazı adı geçen hiçbir belgeyi imzalamayarak
NATO yazışmalarını kilitleyen bir bunalıma yol
açtı.(6)
Yunanistan’ın İmerissia adlı gazetesinde
yayımlanan gizli rapora göre, Atina; Gökçeada,
Bozcaada ve İskenderun bölgesindeki Rumların her
türlü haklarının tanınması konusunu, Türkiye ile
diyaloğun genişleme sürecinde gündeme getirme
niyetinde.
Yunanistan’ın önerilerine göre, özellikle
Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumlara özerklik
tanınması ima edilerek, Fener patriğinin
seçiminin serbest bırakılması isteniyor.
Pakette yer alan kimi önemli talepler şunlar:
Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumlara azınlık okulu
açılması, Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumların
Yunanistan’la doğrudan bağlantıya girebilmeleri,
İskenderun’daki Rum Ortodokslarının tanınması,
Patrikhane’nin servetinin tanınması ve
korunması, Türkiye’deki Rum vakıflarının ve
derneklerinin serbestçe faaliyet göstermeleri,
Türkiye’den On İki Adalar’a göç eden Rumların
malvarlıklarının ve servetlerinin iade
edilmesi.(7)
İsmail Habib Sevük’ün, 1922 yılında, Yenigün
Gazetesi’nde, “milliyetin mânâsı” başlıklı bir
yazısı yayımlanmış. Bu yazıda şöyle deniyor:
Bizde milliyet cereyanı (ulusalcılık akımı)
başladığı vakit, buna iki sınıf karşı çıktı.
Bunun birine düşmanlar, diğerine aldananlar
diyebiliriz.
Venizelos’un en çok istediği şey; bu millette
milliyet cereyanının uyanmaması idi. O biliyordu
ki, bu his uyanmazsa, onun diğer istedikleri
kolayca elde edilecektir. Loid Corc’un dört
senedir yılmak bilmez bir gayretle çalıştığı
şey, o uyanan milliyet hissini boğmaktı, o
inanıyordu ki bu his boğulduktan sonra korktuğu
şeylerin hiçbiri artık dirilmeyecektir.
Vahidettin’ler ve Damad Paşa’lar da bu milliyet
hissinin öldürülmesini kendileri için gerekli
görüyorlardı. Onlar da biliyorlardı ki, millet
kendi benliğini idrak edince, onların elinde kör
bir alet olmayacaktır.…(8)
Yıllar sonra Toktamış Ateş’de şöyle bir
değerlendirme yapıyordu: “...Vatan duygusu,
vatan sevgisi gibi duygular anlamlarını
yitirdikleri zaman; o vatanın bağımsızlığı için
yapılan savaşım da değerini yitiriyor, bu
savaşımı örgütleyen lider ve liderler de sıradan
insanlar oluyor... Hatta, bu insanları yüceltmek
isteyenler de gülünç duruma düşüyorlar... Vatan
duygusundan yoksun olunca, vatanı şeriatçılar
yönetse ne olur? O vatanı etnik ayrımcılar
arzuladıkları gibi parçalarsa ne olur? Zaten
globalleşen dünyada bu türden duygu ve
düşüncelere yer yok ki... Bu beyler ve bayanlar,
İstanbul’da da yaşayabilirlerdi, Bodrum’da da,
Kos Adası’nda’da, Paris’te de, New York’ta da,
zaten Türkiye’de turist gibi yaşıyorlardı.”(9)
Ağustos 1919 tarihinde Şark Vilayetleri
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: “Vatanımızda, öteden
beri birlikte yaşadığımız müslüman olmayan
unsurların, Osmanlı Devleti kanunlarıyla tanınan
haklarına tamamiyle uyacağız…” diye beyanname
yayınlarken; aynı tarihlerde İzmir Metropoliti
Hristomos, Yunan işgal komutanı Zafiru’ya ve
emrindeki işgal askerlerine kordon boyunda
“Asker evlatlarım, Elen çocukları, bugün ecdat
topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en
büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu
uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o
kadar sevaba girmiş olacaksınız. Haydi,
buyurunuz, bütün azizler sizin arkanızda olacak,
atalarınızın toprakları sizleri bekliyor…”
diyerek nutuk atıyordu.(10)
Bu açıklamalardan sonra, Atatürk’ün 13 Ağustos
1923’de TBMM’nin 2. Dönemini açarken
söylediklerini daha bilinçle
algılayabileceğimizi sanıyorum: “Yunan orduları
İzmir rıhtımını kana boyadı. En güzel
bayındırlık görmüş yerlerimizi tahribe başladı.
Kadın ve çocuklarımız, namus ve iffetimiz ve pek
çok yerler, eserler ve anıtlarımız dahil olduğu
halde Türk namı altındaki her şeye tecavüz
edildi. Her gün Ayasofya’ya haç asmak tehdidiyle
en ince hislerimiz incitildi. Esirlere bile
yapılmayan bir cebirle asırların şeref
birikimini (yükünü) omuzlarında taşıyan
subaylarımız, düşman subaylarına saygı duruşu
yapmaya mecbur tutuldu. Namusumuzun sembolü olan
sancağımız hakaret gördü...…”
Hürriyet’in Stockholm muhabiri Tandoğan Uysal’ın
son derecede önemli bir haberi vardı, 2 Ağustos
2003 tarihli gazetede. Haber Sevr (Sevres)
üzerıne, daha doğrusu Anadolu’yu Fransız’a,
İngiliz’e, İtalyan’a, Yunan’a, Ermeni’ye, Kürt’e
peşkeş çeken Sevr Antlaşması’nın 83. yıldönümü
üzerine.
Kürt gazeteci Kurdo Baksi, Sevr Antlaşması’nın
83. yıldönümü dolayısıyla bir toplantı
düzenlemiş.
Toplantıda konuşan ve Kürtlere tanınan haklar
açısından paralellik kuran sol parti lideri Ulla
Hoffman, Avrupa Birliği’nin Kopenhag kriterleri
ile Türkiye’ye bir anlamda Sevr’i kabul
ettirdiğini söylemesi çılgınca alkışlanıyor.
1920 yılında Sevr Antlaşması’nın Kürtlere
verdiği hakları Lozan Antlaşması’nın geri
aldığını vurgulayan Ulla Hofman, “Atatürk ve
Lozan Antlaşması ile, büyük bir toplum olan
Kürtler bir çizgi ile yok edilmişlerdir. Avrupa
Birliği eğer Türkiye’yi üyeliğe alacaksa, Lozan
Antlaşması’yla yaptığı hatayı düzeltmelidir.
Kopenhag kriterleri Sevr Antlaşması’nın yerini
tutmalıdır. Sadece kağıt üzerinde değil, gerçek
hayatta da bunun yaşama geçirilmesi gerekir.
Kürtlerin özgürlükleri için mücadelemizi
sürdüreceğiz…” diye konuşuyor.(11)
Hasan Pulur, konuya bir başka açıdan yaklaşıyor:
“Biz Sevr deyince, Lozan deyince, nedense
bazıları bundan hiç hoşlanmıyor, onlara göre
dünya değişti, değişiyor, eskilere saplanıp
kalmanın gereği yok... Diyelim, biz onların
öğütlerini tutarak Sevr’den hiç söz etmedik,
peki ‘onlar’ susacak mı? Kimler mi? Haberi
okuyun:
Sevr Antlaşması’nın 83. yıldönümünde
Stockholm’de düzenlenen toplantıda, İsveçli
politikacılar, hükümet sözcüleri ve bilim
adamları AB ve BM’e çağrıda bulundular:
- Kopenhag kriterleri Sevr Antlaşması demektir.
Kürdistan kurulmadan, Türkiye Avrupa Birliği’ne
alınmamalıdır.
- Sevr Antlaşması’nın arkasında durmayan
Avrupalılar, Kürtlere ihanet etmişlerdir. Bu
ihaneti tersine çevirmek istiyorlarsa, bu hata
düzeltilmelidir.
Şimdi ne olacak? Hadi biz sustuk,
susturdunuz-susmayız, susturamazsınız ya!-
bunlara ne diyeceksiniz?
Anlamamak istemedikleri şudur: Birtakım
Avrupalı, Sevr’i hiç unutmadı, Türklerin
Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp, Lozan’da bağımsız
bir devlet kurmalarını hiç hazmedemedi... Bu,
onlar için değişmez bir politika oldu, nesilden
nesile bunu taşıdılar, biz “Yurtta Sulh, Cihanda
sulh” derken, onlar Sevr’i önümüze getirip
imzalatacakları günü beklediler…”
Aytunç Altındal, “PKK ve ayrılıkçı Kürt
hareketinin kiliselerle ne ilişkisi var?…”
sorusuna, “Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri…
kitabında şu cevabı veriyor: Kiliseler 1965’ten
bu yana, Ortadoğu daki Kürtçülük hareketleriyle
ve 1983’den sonra da PKK ile çok yakından
ilgilenmektedirler. Güney Doğu Anadolu’daki ilk
gizli ve örgütlü etnik ve dinsel ayrımcılığı
esas alan istihbarat faaliyetlerini 1962’de
Barış Gönüllüleri adıyla bölgeye gönderilen
çoğunluğu Katolik ve Anglikan Kiliseleri’ne
kayıtlı Amerikalı uzmanlar başlatmışlardı.…”
Yazımın bu noktasında, Kıvanç Değirmenli’nin
yazdıklarına değinmekte yarar var:
Bakın Atatürk ne diyor, Bartholomeos’un başında
oturduğu Patrikhane hakkında:
“Bir fesat ve hıyanet ocağı olan, ülkede ayrılık
ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hristiyan
hemşehrimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk
ve felaket simgesi olan Fener Rum Patrikhanesini
artık topraklarımızda barındırmayız. Bu
tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız için ne gibi
vesile ve nedenler ileri sürülebilir?…”
Gördüğünüz gibi Patrikhane’nin ne anlama geldiği
konusunda Mustafa Kemal’in kafası net, tarihi
okumuş, anlamış ve özümsemiş. Bu noktaya kadar
Dışişleri’ndekilerle ayrıştığı bir nokta
olduğunu zannetmiyoruz. Atatürk’ün, Dışişleri’ne
bugün hakim olduğu anlaşılan ruhla ayrıştığı
nokta; cesaret, entelektüel berraklık ve vatana
sahip çıkma noktası.
Öyle ki, AB Komisyon Başkanı Prodi’nin Patriği,
“Ekümenik ve Yeni Roma’nın Patriği…” sıfatıyla
kabul etmesine sesini çıkaramayan kadrolar,
utanmadan bir de Patriğe karşı mahcubiyetlerini
dile getiriyorlar. Bu gidişle, AB’nin Öcalan’ı
“Kürdistan’ın Başbakanı…” olarak kabul ettiği
günleri ve daha vahimi, buna ses çıkarmayan
kadroları da görürüz.
Patrikhane’nin tarihinde daha neler yok ki:
- Yunan Ordusu’nun Edirne’yi alıp, Çatalca’ya
doğru ilerlemesi üzerine, Rum Petropolit ve
papazlarına Yunan askerleri geldikçe
karargahlarına gidip kendilerini takdis
etmelerini emreden;
- Temmuz 1919’da kapısının üzerine çifte
kartallı Bizans bayrağını asan;
- Ermeni Patriği ile birlikte 3 Temmuz 1919’da
İngiliz Yüksek Komiserliğine, “Türklerin milli
savunma bahanesiyle Hristiyanlara
saldıracaklarını…” şikayet eden;
- “Kuduran Türkler ilk darbelerini hep
Patrikhane’ye indirdiler. Fakat şimdi muzaffer
İtilaf orduları ile Yunanlılar bu eski dünyayı
yıkıyorlar…” şeklinde demeçler veren patriklere
yuva olan (bkz. Doroteos);
- Anadolu için “baba mirası…” terimini kullanan;
- İtilaf filolarının İstanbul limanına gelişini
kutlamak için Rum okullarının müdürlerine
okulları üç gün tatil etmelerini emreden;
- İzmir’in işgali üzerine “Yunan ordularının
Hristiyanlık adına mukaddes cihad yaptıkları ve
Türkiye’deki Rumların Yunan ordusuna katılması
için…” resmi bildiri yayınlayan hep aynı
patrikhane.
Ve şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzey
yetkilileri, Atatürk’ün deyimi ile bu “fesat
yuvası”nın haklarını nasıl geri veririz diye
kıvranıp durmaktadırlar.
Siz düşünebiliyor musunuz?
Washington’da ABD topraklarını geri alma
misyonuna sahip bir kurumun var olmasına izin
verileceğini ve ABD Dışişleri’nin bu adamı
bırakın muhatap almayı, kapı dışarı
etmeyeceğini…
Aklınız hayaliniz alıyor mu? Viyana’da
bir halifelik kurumu, AB’den, Osmanlı’nın ve
Müslümanların mirasına dair taleplerde bulunacak
ve AB’de bu halifenin ihtiyaçlarını bir türlü
karşılayamamanın mahcubiyetini duyacak.(13)
Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı papazlar,
Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna dek Yunan
Ordusu’nu desteklediler. Batı ve Orta Anadolu
ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen tüm Rum
ayaklanmalarında aktif olarak yer aldılar. Aynı
işi, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde
Ermeni papazlar yaptı. Rum papazları, İzmir’in
işgalinden bir gün sonra bir araya gelerek bir
bildiri hazırladılar ve bu bildiriyi 16 Mayıs
1919’da tüm kiliselerde okudular. Bildiride
şunlar söyleniyordu: “İstanbul ve civar Rumları,
kiliselerde toplanarak anavatan Yunanistan ile
birleşme kararını ittifakla kabul etmişlerdir.
Türkiye Rumları, 25 yüzyıldır kendilerine ait
olan topraklarda, her bakımdan üstün durumdaki
barbar Türklerin yönetimi altında olmak
istemediklerinden, Türkler ve onların
yönetimiyle bağlarını koparma kararı
almışlardır. Beş yüz yıldır sürekli bir biçimde
Türkler tarafından barbarca imha edilmiş,
sürgünlere yollanmış Rum milleti, Dünya
Savaşı’nın daha ilk günlerinden itibaren
müttefik devletlerin hizmetine girmiş ve bu
nedenle de ayrıca zulme uğramıştır. Türkiye
Rumları, üzerinde 25 yüzyıllık hakları bulunan
topraklarla birlikte anavatanları Yunanistan’a
bağlanmayı ve bu uğurda bütün güçleriyle
mücadeleye girişeceğini tüm dünyaya bildirir.…”
İstanbul işgal edildikten sonra, Yunan vatandaşı
Meletios adında bir papaz, 8 Aralık 1921’de
yasalara ve kilise geleneklerine aykırı bir
biçimde Fener Rum Patriği yapıldı. Meletios,
Sen-Sinod Meclisi adıyla yeni bir örgütlenmeye
gitti ve bu örgüt aracılığıyla ülke çapında
siyasi çalışmalara girişti. Londra’da “İstanbul
Yunanistan’a…” adlı bir kampanya’yı yürüten
Patrik Vekili Metropolit Nikola şunları
söylüyordu: “Rum Patrikhanesi, Başkan Wilson
tarafından milletlerin kendi kaderlerine hakim
olmaları prensibine dayanarak, Türk
boyunduruğundan kurtulduğunu ve anavatanı
Yunanistan’a iltihak ettiğini ilan
etmektedir.…”(14)
Almanya Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher,
Almanya’nın önemli gazetelerinden Süddeutsche
Zeitung’a 1992 yılında verdiği demeçte; “Biz
Yugoslavya’da yeni bir model oluşturduk,
Türkler’de Kürtlerle, buna benzer bir model
üzerinde anlaşmalıdırlar” diyordu. Aynı gazete,
altı yıl sonra 19 Ocak 1998 günü, Wolfgang Koydl
imzasıyla yayınladığı başyazıda Türkiye hakkında
şunları yazdı: “On yıl içinde, Türklerin komşusu
olan üç güçlü politik sistem battı ve sessiz
sedasız yok oldu. Bu sistemler, en az Türkler’in
kendi Kemalist modelleri kadar dayanıklı inşa
edilmiş görünüyorlardı. İran da Şah monarşisi,
Sovyetler Birliği’nin Politbüro Komünizmi ve
Yugoslavya’daki federatif Balkan deneyimi.
Rahatsız edici olan, her üç devlet de Türkiye
Cumhuriyeti ile paralellikler gösteriyor. Hepsi
de dinsel veya etnik çekişmeler yüzünden
yıkıldılar. Üstelik Türkiye’de her ikisi de var:
Politik islam ve Güneydoğu’daki Kürtlerin
ayaklanması Lenin’in devleti 73 yaşına basmıştı:
Güney Slavlarınki 74 yaşındaydı. Atatürk’ün
Cumhuriyet’i bu yıl hayli kritik 75. yaşına
geldi.…
400 bin tirajlı Stuttgart gazetesi, Stuttgarter
Zeitung yazarı Adrian Zielcke, gazetenin 9 Ocak
1998 günü baskısında Türkiye’ye akıl verip adeta
tehdit ediyor: “Türkiye, Kürtlerin azınlık
haklarını kabul etmeli ve sorunu politik olarak
çözmelidir... Ankara bunu kendisi yapmazsa,
Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye, Irak ve
Suriye arasında paylaştırılan Kürt sorununa
çözüm bulmak için uluslararası baskı artacaktır”
Baskılar gerçekten artmaktadır. Baskıcı
anlayışın en çarpıcı ve kaba örneğini Amerikalı
bir milletvekilinin sözlerinde buluyoruz. ABD
Temsilciler Meclisi’nde, Şubat 1999’da bir
konuşma yapan Californiya eyaleti milletvekili
Brad Sherman, şunları söylüyor: “Türk
Devleti’nin Kürdistan’a (Güney ve Güneydoğu
Anadolu Bölgeleri kastediliyor) gönderdiği
güçten daha fazladır. Kürdistan’da, Kosova’dan
daha çok insan öldürülüyor. Umuyorum ki ABD,
Kürtlerin korunması için daha açık ve daha katı
bir tutum izler. Baskıcı rejimlere karşı olan
tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması ya
da olmaması ile değiştirilmemelidir.
Türkiye’deki Kürtlerin korunması için ABD,
askeri güç kullanarak devreye girmelidir.”(15)
Belçika-Volksunie milletvekili Karel Van
Hoorebeke, PKK örgütünün Brüksel sorumlularına
şunları söyledi: “Sizin, Kürtleri bağımsızlığa
kavuşturacak stratejinizi mantıklı bulmuyorum.
Türkiye, ekonomik ve siyasal sorunlarla meşgul.
Türkiye’yi silahlı mücadele ile sıkıştırırsanız,
direnemez ve Kürdistan bağımsızlık hareketine
boyun eğer!”(16)
Avrupa Birliği İnsan Hakları Komisyonu Başkanı
Claudia Roth, Diyarbakır’a gitti ve 23. 11. 2003
günü şunları söyledi:
“Leyla Zana’nın Türkiye Büyükelçisi olarak
atanmasını istiyorum... Diyarbakır Belediye
Başkanı Feridun Çelik’de çok iyi bir büyükelçi
olabilir. Kürt kimliği tanınmalıdır... Kürt
güneşi parlıyor. Bu Kürt güneşi ışınlarından
birini arkadaşım Leyla Zana’ya göndermek
istiyorum.”
Kürdistan Ulusal Meclisi Başkanı Cevher Salem,
2003 yılı Mart ayında şunları söylüyor:
“1991 yılında ABD ve müttefiklerin öncülüğünde
Kürdistan kurulmuştur... 1991 yılında Kürdistan
kurulduktan sonra, ABD ve Avrupa ülkelerinin
himayesi altında kendi parlamentomuzu
oluşturduk... Bundan sonra bölgesel tehditlere
karşı daha kolay korunmaya başladık.…”
Kurulduğu iddia edilen Kürdistan internet
sitesinde bu devletin sınırları, İskenderun’dan
Van’a kadar, bütün Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni
ve Doğu Anadolu Bölgesi’nin bir bölümünü
kapsayacak şekilde gösterilmektedir.
Barzani’nin KDP’sinin programında şöyle yazıyor:
“KDP, Türkiye, İran, Suriye ve Rusya’da yaşayan
Kürtlerin çabalarını destekler, haklarını
savunur ve geleceklerini belirlemeleri için
kendi bağlı bulundukları devlete karşı destek
verir.”(16)
Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı
Prof. Dr. ihsan Doğramacı, şunları söylüyor:
“Körfez Savaşı’nın ardından 36’ncı paralelin
kuzeyi Saddam’ın elinden alındı. O günden bu
yana, Kuzey Irak planlı bir şekilde
Kürtleştiriliyor. Harita üzerinde 36’ncı paralel
bir hat olarak değil, zikzaklı şekilde çizildi.
Kuzeydeki Türkmen nüfusun önemli bir kısmı
güneyde, güneydeki Kürt nüfus kuzeyde
gösteriliyor... Mesela kuzeyde kalan, halis
Türkmen olan Tilafer şehiri, 36’nın güneyinde
gibi gösteriliyor. Buna karşılık aslında güneyde
olan Kürt kenti Süleymaniye, haritada kuzeye
yerleştirildi. Böylece kağıt üzerinde, Kuzey’de
Kürt nüfus ağırlığı oluşturuldu. Bu, gizli,
harita oyunu, Kuzey’de bağımsız bir Kürt devleti
planının alt yapısı niteliğindedir.”(17)
Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, şunları yazdı: Bir
süredir KADEK’le dolaylı diyalog kuran ABD, 12
Haziran 2003 günü doğrudan temasa geçti.
Kerkük’te görev yapan bir albay başkanlığındaki
heyet, Irak’taki KDK bölgesinde yer alan
Dalakoga kampına geldi. Burada KADEK’in
Başkanlık Konseyi üyeleriyle toplantı düzenledi.
Edinilen bilgiye göre, toplantıda şu önerilerde
bulunuldu:
1- Burada silahlı olarak daha fazla
barınamazsınız. Tüm silahları bırakın, kendinizi
siyasal bir örgüt olarak tanıtmanın altyapısını
hazırlayın.
2- Sizin haklarınızı arayacağınız yer Türkiye.
Türkiye’nin böyle bir ortam yaratması için, biz
de devreye gireceğiz...
3- Türkiye’de sizin de reddetmeyeceğiniz
partiler olduğunu biliyoruz... Siyaset yapma
hakkınızı, en geniş şekilde kullanabilirsiniz.
Bunun için gerekirse genel af gündeme gelebilir.
4- Haklarınızın daha da genişletilmesi için biz
de devrede olacağız...
5- Bütün bu koşullar oluştuktan sonra,
güvenliğinizin, sürekliliği için de devrede
olacağız. Koşullara ve gerekliliğe göre,
Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde güvenli
bölgelerin oluşturulması da planlarımız
arasındadır.”(18)
İsrafil Kumbasar, “İkinci Adım Meselesi!”
başlıklı makalesinde konumuzla ilgili çok önemli
hususlara değindiğinden söz konusu makaleyi
aşağıya aynen alıyorum:
Amerika’nın Ankara eski Büyükelçisi Robert
Pearson, 20 Temmuz 2003 tarihinde yakın dostu,
müttefiki ve dahi stratejik ortağı Ertuğrul
Özkök, ün yönettiği gazeteye verdiği bir
mülakatta şöyle diyordu:
“Irak’ın kuzeyi üzerinde berrak bir perspektif
paylaşmamız gerekir!.
Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı
alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu
görürsünüz.
Bütün ulaşım-yolları, haberleşme hatları,
petrolün sevki, hep bu yönde gidiyor!..
Gerçek şu ki, ortak bir yaklaşıma odaklanmamız
gerekiyor!..
Bu odaklanma içinde, Irak’ın kuzeyinde Türk
yatırımlarını, petrol ticaretini artırarak,
yerel düzeyde ticareti teşvik ederek, sadece o
bölgeye değil, aynı zamanda Güneydoğu ve Doğu
Anadolu’ya da refah getirebilirsiniz!”
Mütareke basını, Amerika’nın Türkiye’nin
Güneydoğu’sunda, ileriye yönelik planlarını, ele
veren Pearson’ın bu sözlerini ya satır
aralarında geçiştirdi, ya da görmezden geldi!..
Oysa, Kuzey Iraklı aşiret ağalarından Mesut
Barzani’nin adamları bakın bu sözleri nasıl
değerlendiriyor?.
Barzani’nin ‘Sanalevren’ üzerinde yayın yapan
“www.kerkuk-kurdistan.com” adresli sitesinde
yeralan ”Kürdistan’ın tümü tek bir ekonomik
bölgedir…” başlıklı yorumda şu ifadelere yer
veriliyordu:
Türkiye’nin en büyük korkusu, Kürdistan’ın
güneyi ile kuzeyinin tek bir ekonomik bölge ve
bütünlüklü bir pazar şeklinde birbirine
bağlanmasıdır; sonrası bütünlüklü ekonomik
şekillenmenin bütünlüklü bir siyasi şekillenmeye
dönüşmesi, bu da Türk devletinin tamamen
Kürdistan’dan tasfiyesidir!..
Kürtler’de, Kürdistan’ı sürekli olarak bütün bir
pazar olarak görüyorlar!..
Birleşik Kürdistan pazarının sınırlarına Kürt
kentleri olan Adana, Mersin ve İskenderun’da
dahildir!.. Robert Pearson’ın söz ettiği tek
ekonomik bölgenin sınırları Akdeniz’e; Adana,
Mersin ve İskenderun’a uzanıyor!..
Doğruyu söylemek gerekirse, Antep, Adana, Mersin
ve İskenderun pazarının Ankara, İstanbul ve
İzmir’le bir ilişkisi bulunmuyor!..
Öyle görünüyor ki Kürtler ile Amerikalılar, Türk
tehlikesini Kürdistan’ın birleşik pazarının
üzerinden zorla da olsa bertaraf edecekler!.”
Barzani’nin adamlarının sözünü ettiği hatta
özellikle dikkat!..
Bu hat, Amerika’nın Irak Operasyonu’nu
öncesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden
geçirtmek istediği tezkereye dayanarak uzun
süreli bir işgal için yerleşmek istediği
bölge!..
Mister Pearson, Hürriyet’teki mülakatında, “Eve
Dönüş Yasası”nın çıkarılmasının ardından,
‘irtibat halinde oldukları’ PKK militanlarının
“gerekirse güç kullanılarak” Kuzey Irak’tan
çıkarılacağını belirtiyordu!...
Ancak Amerika şimdiye kadar bu yönde herhangi
bir adım atmadı!..
Uluslararası strateji uzmanları son günlerde
Güneydoğu’yu Türkiye’den koparmaya yönelik
“gizli” bir Amerikan planını tartışmaya
başladılar!..
Aşama aşama tedavüle sokulan plan şöyle
işleyecek:
• İmralı’daki “ağır konuk”, sağlık gerekçesiyle
serbest bırakılacak!..
• Kuzey Irak’ta eğitilen PKK militanları
ceplerine “yerel yönetici” kimliği konularak
dağlardan indirilecek!..
• Gerekirse DEHAP’ın yerine “daha etkin” yeni
bir Kürtçü siyasi parti kurulacak!..
• Bu parti, terörden çok, uluslar arası
kamuoyunda “meşru kabul edilen” eylemlere
başvuracak!..
• Önce Meclis’te kabul edilen ikiz yasalar ve
Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın “harfi harfiyen
uygulanması için” bastıracak!..
• Kuzey Irak’ta kurulacak sözde Kürt devleti ile
“sıkı bir ekonomik ilişkinin kurulması için”
altyapıyı hazırlayacak!..
• Pasif direnişe geçilerek, bölge halkının
“kitleler halinde” devlete başkaldırması teşvik
edilecek!..
• Türk askerinin herhangi bir müdahalesi
halinde, “uluslar arası barış gücü” bölgeye
davet edilecek!..
• Daha sonra, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürt
halkının “kendi kaderini tayin etmesi için”
referanduma gidilmesini talep edecek!..
• Referandumla Türkiye’den koparılacak olan
bölge, daha sonra Kuzey Irak’taki kukla Kürt
devleti ile birleştirilecek!..(19)
Cüneyt Arcayürek, “AB Bahane” başlıklı
makalesinde, çok önemli bir hususa değiniyor:
“AKP iktidarı, Türkiye’yi kendilerine benzetmeye
çalışıyor... Ustaca yazılmış bir madde ile
yabancılara arsa satışı 30 hektara (üç yüz bin
metrekare) serbest bırakılıyor. 30 hektarın
üzerindeki alımlara Bakanlar Kurulu izni
gerekiyor.
Anayasa Mahkemesi iptal kararı verse de, yeni
maddenin yerini alan yasa çıkıncaya kadar atı
alan Üsküdar’ı geçecek.
Danimarka yabancıya arazi satışını yasaklamış.
AB’de arazi alımı sadece üye ülkelere verilen
bir hak. Rusya, sınır bölgelerinde yabancıya
arazi satışına izin vermiyor. Bizde topraklar
haraç mezat!”
Konu çok önemli ve bu önemli konuyu en güzel ve
önemine layık şekilde “Osmanlı’yı yıkan yılana
bir daha fırsat vermeyelim: Yabancılar toprak
ediniyor” başlıklı makalesinde (Orkun
Dergisi/Eylül 2003) Turgay Tüfekçioğlu
incelemiş.
Konunun kamuoyu ve bilimsel çevrelerde önemine
uygun şekilde tartışılmasını sağlamak için, bu
çok önemli araştırmanın tamamına yakınını
aşağıya aynen alarak bu yazıma son veriyorum:
Son yıllarda hükümetlerin “AB’ne tam üyeliğin
hayali içinde” birbiri ardına inatla çıkartmakta
olduğu AB’ne uyum yasaları içinde olan
“yabancılara toprak edindirme” konusu da kabul
edildi. 57’nci, 58’nci ve 59’uncu hükümetler
zamanında kabul edilen Kamu İhale Kanunu
(No.4734 sayılı 4.1.2002 tarihli), Endüstri
Bölgeleri Kanunu (No.4737 sayılı 9.1.2002),
yabancıların çalışma izinleri hakkında kanun
(No.4817 sayılı 27. 2. 2003), doğrudan yabancı
yatırımlar kanunu (No.4875 sayılı 5.6.2003).
AB uyum yasalarıyla, 22.12.1934 tarihli 2644
nolu Tapu Kanunu’ndaki 35. madde değiştirilerek
yabancıların 30 hektara kadar (300 dönüm) toprak
almaları sağlanmıştır. 30 hektarın üstü Bakanlar
Kurulu kararına bağlanmıştır.
Osmanlı’nın batının yaptığı siyasi, askeri ve
ekonomik baskılar sonucunda 1867’de çıkarmak
zorunda kaldığı “Yabancılara Toprak Edindirme”
Kanunu nun bir benzeri 2003’te bu defa da AB
dayatmaları ile bir kez daha milletimizin önüne
getirildi. Ne yazık ki bizler tarihin unutmak
istediğimiz kara sayfalarını bu günlerde
milletçe tekrar yaşıyoruz ve kahroluyoruz.
Osmanlı’da çok öncelerden başlamış olan batıya
tabi, kul köle olma şeklindeki hasta ruh hali
vardı. Bu kişilerin zamanla aldıkları dış
beslenmelerle karınları büyümüş ve bu sakat
yapıdan yerli işbirlikçi İngiliz Muhipleri 183’
te “Tanzimat Fermanıyla” doğmuştur. Bu gibilerin
daha sonra batıyla birlikte yürüttükleri
işbirlikçi çabaları sonunda 1867’deki
“yabancılara toprak-mülk edindirme yasası”
çıkarıldı. Saldırgan batının Osmanlı’daki
siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri
yayılmacılığının tırmanmasında bu mülk edinme
kanunu çok önemli bir yasal zemin oluşturmuştur.
Yabancılara Toprak Edindirme Yasası’nın
Osmanlı’da nelere mal olduğu sayın Orhan
Kurmuş’un “Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi,
Savaş Yayınları, 1982” kitabında verilen
İngiltere devlet arşivi belgelerinde açıkça
görülüyor.
Bugünün yayılmacı, işgalci ve saldırgan ABD’si
ne ise 1860’ların İngiltere’si de oydu. Tarihe
geniş açıdan bakıldığında ABD’nin yürüttüğü dış
siyaset açısından İngiltere nin olduğu görülür.
Yabancılara Toprak Edindirme Yasası Osmanlı’da
1867’de çıkmıştır ama ondan çok önceleri de
İngilizler Osmanlı topraklarında mülk edinmeye
başlamıştır. Mesela; İzmir’de W. Williamson adlı
İngiliz 1840’ta 2.620 dönüm arazi ve üzerinde
7.500 dut ağacı olan bahçe satın almıştır.
1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında ise
yabancıların Ege’deki toprak alımları tam bir
yağmaya dönüşmüştür. Dönümü bir veya bir buçuk
sterline tarla, bağ ve bahçelere İngilizler
tarafından adeta el konulmuştur. Sonunda da
ortaya muazzam büyüklükte İngiliz çiftlikleri
çıkmıştır.
“1857-1892 arasındaki 35 yıl içinde ve yalnızca
İzmir dolaylarındaki ve sadece İngilizlerin Batı
Anadolu’da 2.8 milyon dönüm vatan topraklarını
aldıkları görüldü. Buna o yıllardaki Rum, Ermeni
ve Yahudilerin eline geçen topraklar
eklendiğinde, 5-6 milyon dönüm toprağın
yabancılara geçtiği, Toprak Edindirme Yasası
sonunda Ege’deki Türk köylüsünün elinden
alındığı açıkça görülür” diyen sayın O. Kurmuş,
1970’lerdeki bu araştırmasıyla 2003’lere adeta
ışık tutmaktadır. Bizi bekleyen ölümcül
tehlikeye yani vatan (toprak) kaybına karşı
uyarmaktadır.
1853-1897 arası 44 yıl içinde 200.000 Egeli Türk
köylüsü şehit olmuştur, bir o kadarı da
yaralıdır, sakattır. Aileler yoksul ve
perişandır. Böylesi bir ortamda Osmanlı
Devleti’de batılı devletler ve bankalarına aynen
son yıllarda bize yapıldığı gibi borç sarmalına
alınıp soyulmuş ve her yönden parçalanmaya,
dağılmaya sürüklenmiştir. İngilizler işte bu
ortamdan yararlanıp dönümünü bir-bir buçuk
sterlin gibi komik paralara büyük toprakları
kapatıp Ege’de geniş çiftlikler kurmuşlardır.
İzmir’deki yabancıların ve onların içinde de
büyük ekseriyetle İngilizlerin mülk edinmesi,
ağırlıklı olarak İzmir şehrinde ev ve dükkan
gibi mülklerde de olmuştur. İşin bu yanı,
Ege’deki tarım topraklarını ucuza kapatmadan da
ileri gitmiş, 1895’lerde İzmir’in yüzde 85’inin
tapusu, zamanın İngiliz sefirinin bizzat
beyanıyla da doğrulandığı gibi, yabancıların
eline geçmiştir. İzmir’de Alsancak, Karşıyaka
gibi sahillerin dışında, Bornova ve Buca gibi
semtler de tam bir İngiliz şehri gibi olmuştur.
Buralarda İngilizlere ait top sahası, bisiklet
pisti olmasının yanında, İngiliz kraliçesi
Viktorya’nın doğum günleri sanki resmi tatilmiş
gibi kutlanmakta, İngilizlere ait binalar
İngiliz bayraklarıyla ve ışıklarla
donatılmaktadır... 1838’lerden itibaren
milletimizin İzmir şehri için kullandığı “gavur
İzmir” tanımı da bundan kaynaklanmaktadır.
İzmir, Yunan’ın Kurtuluş Savaşı’nda Ege’de
denize dökülmesiyle tekrar Türk şehri olmuştur.
İzmir ve çevresinin acıklı hali böyledir de
vatanın diğer bölgeleri farklı mıdır acaba? Ne
yazık ki hayır. Bir de Adana bölgemize bakalım:
19. yüzyılda Çukurova’da Piloğlu 30.000 dönüm,
Gülbenkyan 5.000 dönüm, Bezdikyan 15.000 dönüm,
Gökdereliyan 5.000 dönüm, Nalbantyan 25.000
dönüm, Kuyumcuyan 5.000 dönüm ve Cin Toros 5.000
dönüm gibi çok büyük topraklı yedi tane
Ermenilere ait çiftlik bulunuyordu. Bu
çiftliklerden biri olan 30.000 dönüm
büyüklüğündeki Piloğlu çiftliği konusunun iç
yapısını Orkun Dergisi’nin Mayıs 2002 sayısında
“Ermeni ajanlarının Atatürk Çiftliği
Araştırması!!!” adlı yazımızda incelemiştik.
Sultan Abdülhamit yukarıda isimlerini verdiğimiz
yedi Ermeni çiftliğinin genişlemelerini ve
sayılarının daha da artmasını önlemek için,
Kozan’da 400.000 dönüm, Miss’de 280.000 dönüm ve
Yüreğir’de 400.000 dönüm olmak üzere Osmanlının
en büyük çiftliği olan 1.080.000 dönümlük
araziyi “Mercimek çiftliği” olarak kendi
tapusuna (devlet hazinesine) almıştır. Bu olayda
1880’lerde hariciye nazırı (Dışişleri bakanı)
olan, daha sonra da Abdülhamit tarafından Adana
valisi yapılan Abidin Paşanın hizmetleri
büyüktür.
Abdülhamit’in, bu toprakları Osmanlı ordusunun
ihtiyacı vardır gerekçesini de ileri sürerek
muhafazası, 1909’da tahttan indirilmesine kadar
sürmüştür. Abdülhamit’in halli sonrası devrin
sadrazamı Muhtar Ahmet Paşa marifetiyle
Adana’nın en mümbit toprakları, askeri açıdan en
önemli bölgesi ve Ermeniler için en çok istenen,
hedefledikleri topraklar, 75 yıllığına
Fransızlara, 1911 yılında verilmiştir. Bu
verdiğimiz örneklerle görülmektedir ki, Osmanlı
ekonomisinin çökertilmesi ile gelen toprak
edindirme kanunu, sonradan hız kazanmıştır.
İstanbul’daki yabancıların mülk edinmelerine,
Beyoğlu ve Pera konusuna şimdilik hiç
girmiyorum. Burada sorulması gereken soru,
Osmanlı bu duruma nasıl getirildi?
1838 İngiliz-Osmanlı Ticaret Anlaşması, ekonomik
çöküşün başlangıcıdır. Çünkü bu anlaşma,
İngiliz malının Osmanlı ülkesinde serbestçe
dolaşması ve gümrüksüz satılması demekti.
Sonucunda, Osmanlı’da tekstil başta olmak üzere
var olan sanayiyi bitirmiş, öldürmüştür. Bursa,
Ankara, İstanbul ve diğer şehirlerdeki dokuma
tezgahları kapanmış, 1866 sonunda da İngilizin
İzmir limanından ithal ettiği pamuk, kuru incir,
kuru üzüm... gibi tarım ürünlerini almayı
maksatlı ve planlı olarak yavaşlatması, tarımı
başta Ege de olmak üzere öldürmüştür. Ardı
ardına gelen savaşlarla da borç alma zorunda
bırakılan devlet gelirine bile, batılı devletler
tarafından el konulmuştur. Bu hal ekonomik
sömürgenin ötesinde, açıkça ülkenin işgal altına
alınması sonucunu doğurmuştur.
Bu durumdaki Osmanlı’nın önüne batının koyduğu
tek çözüm, en öz ifadesiyle toprağını sat,
binalarını sat, varlıklarını sat, evet neyin
varsa sat, sat, sat denmiştir. Neticede ne varsa
satılmış, ama gelinen nokta Türk milleti için
yıkım, fakirlik ve esaret olmuştur. Buraya kadar
özetlediğimiz toprak kayıplarımızın tekrar geri
alınmasının milletimize bedeli çok ağır
olmuştur. Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Hicaz’da,
Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda verilen yüz
binlerce şehit ve yaralı, kaybettiklerimizi geri
almanın bedelidir. Türk milleti olarak böylesi
ağır bedelleri bir daha milletimize ödetme
tehlikelerinden sakınmalıyız. Toprakların
yabancılara satışı hafife alınacak bir konu
değildir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, 136 yıl sonra
bakıyoruz ve görüyoruz ki, bugün de yılan aynı
yılan, soyulan vatan aynı vatan. Egemenliğini
kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan,
üzerinde şeytanca oyunlar oynanan millet, yine
Türk milletidir. Yakın tarihimizin özeti budur,
şimdi de içinde olduğumuz yıllara bakalım. Bu
son duruma ülke olarak nasıl geldik, bugün
neredeyiz ve yarın nereye sürükleneceğiz?
1938 Atatürk’ün ölüm yılıdır ama, aynı zamanda
da milli devletimizin ana yapısının, temellerini
Türk tarihinden alan Türk Milliyetçiliği dünya
görüşünden adım adım uzaklaşıldığı, her alanda
bu temel görüşün terkedilmesi sonucunda
milletimizin 2003’lerde karşı karşıya kaldığı
siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri
sıkıntıların başlangıcıdır. Nasıl mı?
19 Ekim 1939’da Atatürk’ün ölümünün üzerinden
altı ay sonra Cumhurbaşkanı İnönü, Fransa ve
İngiltere ile üçlü ittifak anlaşması imzalar.
Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın bu
anlaşmayı değerlendirmesi ilginçtir: “Türkiye
Avrupa’nın nüfuzunu kabul etmiştir.” Bu söz,
yeniden Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi,
batının yörüngesine cumhuriyet döneminde adım
adım girişimizin başlangıcıdır. Sayın Metin
Aydoğan “Üçlü ittifak Anlaşması Tanzimat’a geri
dönüş sürecinin başlangıcıdır” tespitinde
tamamen haklıdır (Avrupa Birliğinin
Neresindeyiz, Metin Aydoğan, Kum Saati
Yayınları). Cumhuriyet döneminde, Atatürk
sonrası batıya kayış sürecinde, Türkiye’nin ABD
ile ilk ikili borç anlaşması 23 Şubat 1945,
Dünya Bankası ile 14 Şubat 1947, IMF ile 11 Mart
1947, Marşal Planı 4 Temmuz 1948, NATO ya giriş,
18 Şubat 1952 ve daha sonraki ikili
anlaşmalarını yapa yapa, milli devletimizi
kemire kemire, Atatürk ün kurduğu milli
mensubiyet duygusunu yok ede ede, sıra yeni
kimlik arayışına geldi: “Avrupalı Olmak.” Bu
bilinçaltı mensubiyet şaşkınlığı, 12 Eylül 1963
te AET ile Ankara Anlaşması’nı imzaladı. O günün
gazetelerinde Türkiye nin 1963’te Avrupalı
olduğu müjdeleniyordu. Ama aslında Türkiye’nin
batının kollarına doğru kayışının başlangıcıydı
1963 yılı.
1995 Gümrük Birliği Anlaşması ise, Türkiye için
ekonomik bağımsızlığın gönüllü terkidir. 1995
sonrası, Türkiye açısından batıya kaymanın
sürüklenme halini almasıdır. Şimdi yıl 2003,
Ankara Anlaşması’nın üzerinden 40 koca yıl
geçti. Türkiye uyum üstüne uyum yasaları ile,
illa Avrupalı olacağım ısrarında. ABD yokuşunda
her milli varlığını, her manevi değerini kolayca
harcıyor, yok ediyor. Son uyum yasalarıyla
Türkiye’nin durumu, uçurumdan düşüş halini
almıştır.
1838 İngiliz-Osmanlı Serbest Ticaret Anlaşması
ile 1867 Yabancılara Toprak Edindirme Yasası
arasında 29 yıl vardır. 1995 Gümrük Birliği
Anlaşması ile, 2003 Yabancılara Toprak Edindirme
Yasası arasında sadece 8 yıl vardır.
Son aylarda yabancılar ve özellikle de
Yunanlılar Ege ve Marmara bölgelerimizdeki tarım
tesislerine büyük ilgi duymaktalar. Geçen ay
Yunanistan’ın en büyük salça üretim sanayicisi
olan Nomikas ailesi, Türkiye’nin en büyük salça
ve donmuş gıda üreticilerinden olan ve yurda
yayılmış dört büyük tesisi olan Merko gıdanın %
20’sini satın aldı. Çanakkale Yenice Kazası
Beklen Köyü’nde Güre gıda tesisleri
Yunanistan’dan Nikolas Constantipulos’un Kozak
Firmasına kiralandı. Manisa Alaşehir ilçesi
Killik beldesinde kurulu olan Yunanlılara ait
Omega Ltd. Şti. Türkiye’nin ne büyük salamura
yaprak tesisidir. Çanakkale’nin Çan kazasında
Yunanistanlı Pel Helas sebze işleme tesisi satın
aldı. Ne dikkat çekicidir ki, Yunanlılarca
alınan bütün tesisler Batı Anadolu bölgemizde!
ve ne yazık ki bu örnekler önümüzdeki günlerde
artacak gibi!
Sonuç olarak, Osmanlı’nın son dönemindeki duruma
düşmemek için, Osmanlıyı sokan yılana, yani
batıya, aynı fırsatı bir daha vermeyelim. Bu
cennet vatana sahip olalım.
Başına taktığı şapkasına, arabasındaki
bayrağına, gömleğine ve en önemlisi de
kafasındaki mensubiyet duygusuna “ben
Avrupalıyım” diye yazıp, ortalarda gezen
kişiliksizler, bu olanlardan ve ilerde
olacaklardan hiç şikayetçi olmayacaklardır.
Çünkü ruhları ve beyinleri, top ve pop ile
uyuşmuş, köleliğe özenmeyi çağdaşlık sananlar
için başlarına geçirilen çuvalların da, diğer
bütün olumsuz gelişmelerin de, milliyetçi bakış
açısından değerlendirilmesi beklenemez.
Neyse ki, bu gibilerin sayısı toplumda çok ama
çok azdır. Diğer tarafta da milli değerlere
bağlı, Türk kültür dairesinden dışarı çıkmamış
milyonlarca genç, Türk milletinin yılmaz
bekçileri vardır. Onlar azimleri ve inançları
yıkılmaz, kırılmaz, geçilmez ve tükenmez
kahraman vatan evlatlarıdır. Onlar Türk
tarihinin mirasçılarıdır. Onlar Türk devletinin
teminatıdır. Yeter ki onlara doğrudan ulaşalım,
aydınlatalım, gerçekleri okumalarını,
bilmelerini sağlayalım. Türk milletini
bilgilendirmek, kendini Türk milliyetçisi kabul
edenlerin birinci görevidir. Görevi veren Türk
tarihidir. Görevi yapacaklar da Türklerdir.
Muhtaç olunan kudret de Atatürk’ün dediği gibi
asil kanında mevcuttur.(20)
Kaynakça
1) Hanri Benazus, Bir Millet Böyle
Kurtuldu, s.89.
2) Prof.Dr. Sezgin Kızılçelik, Atatürk’ü
Doğru Anlamak, s.135.
3) Metin Aydoğan, Avrupa Birliği’nin
Neresindeyiz?, s.336 ve devamı.
4) Prof.Dr. Sezgin Kızılçelik,
adıgeçen eser, s.264.
5) Prof.Dr. Yakup Kepenek, Lozan ı
Anlamak, Cumhuriyet gazetesi, 21.7.2003.
6) Metin Aydoğan, adıgeçen eser, s.366.
7) Prof. Dr. Cihan Dura, Avrupa’nın Öteki
Yüzü, Ağustos 2003 tarihli Yeniden Müdafaa-i
Hukuk Dergisi.
8) Prof. Dr. Çetin Yetkin, Iktidara Karşı
Türk Direniş ve Devrimleri, 3. cilt, 5.1012.
9) Prof.Dr. Toktamış Ateş, Cumhuriyet
gazetesi, 27.4.2000.
10) Mahmut Yılbaş, Müdafaa-i Hukuk
Makaleleri, s.105.
11) Özdemir İnce, Demek Sevr Paranoyasıl,
Hürriyet gazetesi, 2.9.2003.
12) Hasan Pulur, Onlar Sevr i Unutuyorlar
mı?, Milliyet gazetesi, 28.8.2003.
13) Kıvanç Değirmenli, Patriğin Duasını
Anlamadan Amin Diyen Mahcup Kadrolar, Star
gazetesi, 1.11.2003.
14) Metin Aydoğan, Türkiye’yi Bekleyen
Tehlikeler-Bitmeyen Oyun, s.174.
15) Metin Aydoğan, adıgeçen eser, s.84 ve
devamı.
16) Vural Savaş, Atatürk’ün Kemiklerini
Sızlatan Parti CHP, s.182.
17) Murat Çelik, Kızılcahamam’dan Erbil’e
Bakış..., Star gazetesi, 14.2.2003.
18) Kemal Yavuz, Stratejik Müttefikimiz,
Akşam gazetesi, 25.6.2003.
19) Yeniçağ gazetesi, 12.12.2003.
20) Turgay Tüfekçioğlu, Osmanlıyı yıkan
yılana bir daha fırsat vermeyelim: Yabancılar
toprak ediniyor, Orkun Dergisi, Eylül 2003.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |