Ocak 2004  Sayı: 65 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   OCAK 2004  

 

                                   ANNAN PLÂNI VE TÜRK MEDYASI

                                                                                                Fuat Veziroğlu

Annan plânını 1 yılı aşkın bir süre incelemiş bir hukukçu olarak, radyo, televizyon ve gazeteleriyle büyük (!) Türk medyasının (bazı istisnalarla) bu plân bakımından bazan engin bir gaflet, bazan da delâlet içinde olduğunu görmekten büyük hüzün duymaktayım. Türk medyası bu hali ve bu yapısıyla, Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’da görülen ve “mütareke basını” olarak anılan, Atatürk düşmanı ve Damat Ferit yanlısı matbuatla benzeşmektedir.

Türk medyası (tekrar edelim ki bazı istisnalarla), Annan plânı hakkında müthiş bir dezenformasyon yapmakta, Türk milletini yanlış bilgilendirmek ve yanlış yönlendirmek için gözü kara bir inatlaşmanın içinde bulunmaktadır.

Basında “duayen” geçinen (sözde) anlı-şanlı yazarlar Annan plânında olmayan şeyleri varmış, olan şeyleri yokmuş gibi göstermekte, plânın temel maddelerini millete aynen yansıtacak ve takdiri millete bırakacak yerde, bu maddeleri bir heykeltıraş ustalığı ile yontarak aktarmaya yeltenmektedirler. Belli ki amaçları yalan habere dayalı kamuoyu yaratmak, Ankara’da siyasal iktidar, Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş üzerinde baskı kurarak Annan plânını empoze etmektir.

Örnek vermek gerekirse:

Yakın geçmişte, Milliyet gazetesinde, başyazar (!) Güneri Civaoğlu, Annan plânına göre Kıbrıs’ta oluşturulması öngörülen Başkanlık Konseyi’nde (Bakanlar Kurulu) 4 Rum ve 2 Türk üye bulunacağını öne sürmüştür.

Oysa bu iddia baştanbaşa gerçek dışıdır.

Annan plânı, Başkanlık Konseyi denen organda, her oluşturucu devletten nüfus oranına göre üye bulunmasını, ancak bir oluşturucu devletten gelecek üye sayısının en az 1/3 oranında olmasını öngörmektedir.

Buna göre Başkanlık Konseyi’nde kuzeyden (Türk bölgesi) 2 üye, güneyden (Rum bölgesi) 4 üye bulunması gerekir.

Türk bölgesi veya Türk oluşturucu devleti şeklindeki sözler kimseyi yanıltmasın, çünkü Bizans tuzağının kendisi burada gizlidir.

Güney Kıbrıs tamamen bir Rum bölgesi olduğundan, Başkanlık Konseyi’ne bu bölgeden 4 Rum üye gelmesi kesindir. Ancak Türk bölgesi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir, çünkü Annan plânı halen Türk bölgesi olan Kuzey Kıbrıs’a önce 100 bin, sonra da en az 200 bin dolayında Rum nüfus nakledilmesini öngörmektedir.

Annan plânında, Başkanlık Konseyi’nde 2 Türk üye bulunmasını sağlayan herhangi bir kural yoktur. Türk kelimesinin kullanılmasından özenle kaçınılmıştır. Plâna göre, Başkanlık Konseyi’nde 2 Türk üye değil, merkezi parlâmento tarafından Kuzey Kıbrıs’ta ikamet edenler arasından tayin edilecek 2 üye bulunacaktır. Böylece, Kuzey Kıbrıs’tan seçilecek 2 üyenin de Rum olmasının kapıları sonuna kadar açık tutulmuştur.

Aynı nüfus nakli oyunlarıyla merkezi parlâmento ve hatta Kuzey Kıbrıs’taki yerel parlâmento da Annan plânına göre Rum hegemonyasına girmektedir. Böyle bir merkezi parlâmentonun Başkanlık Konseyi’ne güneyden 4 ve kuzeyden 2 Rum tayin etmesi ve böylece merkezi parlâmento ile birlikte Başkanlık Konseyi’nin de Rum güdüme girmesi sürpriz teşkil etmeyecektir.

Bu da tüm adanın kısa zamanda Elen’leştirilmesi demektir.

***

İlter Türkmen, Yalım Eralp, Cüneyt Ülsever, Mehmet Ali Birand, Metin Münir, Cengiz Çandar ve benzeri Karen Fogg’cular ise Annan plânı konusunda daha da ileri gitmekte, birer yalan makinesi gibi durmadan yalan üreterek milleti yanıltma gayreti içinde bulunmaktadırlar.

Yalçın Doğan, Hasan Cemal, Ertuğrul Özkök gibi yazarları dahi hiç tereddütsüz gaflet kervanına katmak rahatlıkla mümkündür.

Yalan makinesi olma yarışında ilk sıraları kimselere bırakmak istemeyen İlter Türkmen sık sık Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik önemini yitirdiğini, Annan plânıyla Garanti andlaşmasının ve dolayısıyle Türkiye’nin müdahale hakkının daha da pekiştirildiğini öne sürebilecek kadar kendinden geçmektedir.

Eğer 40 mil ötedeki Türkiye için Kıbrıs’ın stratejik önemi kalmamış ise, 5 bin mil ötedeki İngiltere’nin Kıbrıs’ta 2 tane askeri üs bulundurmasının ve bunlardan vazgeçmeyi reddetmesinin hikmeti ne ola ki?

Amerika, İspanya’daki üslerinde bulunan bazı olanakları, askeri teçhizat ve personeli neden Kıbrıs’taki İngiliz üslerine nakletmektedir?

Garanti andlaşması ve Türkiye’nin müdahale hakkına gelince…Mevcut haliyle bu andlaşmaya göre, Türkiye’nin gerektiğinde Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunma hak ve yetkisi sarih ve tartışmasızdır.

Oysa Annan plânı bu müdahale hakkını sulandırmak ve pratikte işlemez hale getirmek suretiyle fiiliyatta ortadan kaldırmaktadır.

Annan plânı, bir kolordu düzeyindeki Türk ordusunun sayısını 6 bine indirmekte ve kışlasına hapsederek hareketsiz bir merasim bölüğü mertebesine sokmaktadır. Bu plâna göre, Kıbrıs’taki Türk birliğinin, piknik amaçlı olsa bile, bazı hallerde 48 saat, bazı hallerde 72 saat önceden Yunan tarafına ve Barış Gücü’ne bildirim yapmaksızın, kışlasından üçten (3) fazla askeri vasıta ve yüzden (100) fazla personel çıkarması yasaktır.

Buna karşılık halen gözlemcilik ötesinde yetkisi olmayan Barış Gücü, Annan plânıyla bir işgâl ordusu haline getirilmekte, yol kesme, barikat kurma, soruşturma ve araştırma, serbestçe operasyon yapma gibi sınırsız yetkilerle donatılmaktadır.

Türk askeri hareketsiz ve etkisiz hale getirilirken , Barış Gücü adı verilen yabancı işgâl ordusu Kıbrıs Türk halkının ve Türkiye’nin tepesine bir kapitülâsyon makamı olarak oturtulmaktadır. Türk tarafı bu işgâl ordusu ile işbirliği yapma zorunda bırakılmaktadır. Barış Gücü, Kıbrıs Türk halkı aleyhinde faaliyetlerde bulunsa bile, Türk tarafının bu yabancı orduyu kendi topraklarından çıkarma yetkisi yoktur.

Daha da ötesi şudur ki, Annan plânına eklenen bir metin ve Bizans tuzağı niteliğindeki düzenlemeler yoluyla, Türkiye’nin müdahale hakkını kullanması Güvenlik Konseyi’nin onayına bağlanmaktadır.

Bu da Garanti andlaşmasının iptalinden başka bir anlam taşıyamaz.

Nerede kaldı ki, zaten, Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde, Türk askerinin tamamının Kıbrıs’tan çekilmesi doğrultusunda Annan plânı açık bir kural vazetmiş bulunmaktadır.

Hal böyle iken, ikinci Sevr Muahedesi niteliğindeki bu plânın Türk medyası tarafından göklere çıkarılması ancak mide bulandırmaktadır.

Böylesi bir gaflet ve dalâlet “mütareke basını”ndan beri Türkiye’de görülmüş değildir.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |