Ocak 2004  Sayı: 65 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   OCAK 2004  

KIBRIS, İKİNCİ SAKARYA!..

MAHMUT YILBAŞ

“Kral Konstantin, 1921 yazında Ankara’ya doğru yürüdü; hatta Sakarya Savaşı arifesinde İngiliz Ateşemiliteri Albay Nairne’e Ankara’da randevu verdi. 5 Eylül 1921’de Ankara’da görüşelim dedi. Fakat Kral Konstantin, karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Ankara’ya varamadan gerisin geriye döndü…

Yunanistan’ın hesapları Anadolu’da altüst oldu. Yüz yıldır engellenememiş Yunan yayılmacılığı veya Megalo İdea ilk defa Sakarya’da durduruldu. Dumlupınar’da bozguna uğratıldı. Lozan’da uzun ve çetin bir diplomatik mücadele sonunda, Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge kuruldu. Yunan yayılma politikası megali idea’nın artık tarihte kaldığı zannedildi. Bu varsayım yanlıştı, yanlış çıktı” (1)

Emekli büyükelçi Bilal N. Şimşir, “AB, AKP ve Kıbrıs” adlı kitabının önsözünde böyle diyor. Devam etmeden, bu kitabın Batı’nın iki yüzlülüğünün, Yunanistan’ın yayılmacılığının, AB’nin gerçek niyetinin ne olduğunun iyice anlaşılması bakımından her Türk vatandaşı tarafından ve özellikle siyasetle ilgilenenlerin ve siyasetçilerin mutlaka okumaları gerektiğini belirtmeyi, bir görev olarak değerlendiriyoruz.

Uzun zamandır Kıbrıs üzerinde, Batı’nın desteğinde Yunanistan ile Türkiye arasında tarihsel bir mücadele sürmektedir. Bu mücadelenin tarih içindeki safhaları herkes tarafından az veya çok bilindiğinden burada ayrıntılarına girmek gerekmemektedir. Bu mücadele, tarihi süreç içerisinde, zaman zaman sessizliğe girmiş olsa da, Yunanistan Türkiye’nin zor anlarında, Batı ile birlikte yeniden gündeme getirerek yayılmacılık emellerini sürdürmektedir. Şimdiler de, Türkiye’nin içine düşürüldüğü ekonomik kriz ve Avrupa  Birliği’ne girmek için takip ettiği tutarsız, onursuz ve ver-kurtul politikaları karşısında, yayılmacılık siyasetinin bir halkası olan Kıbrıs konusunda, Avrupa Birliği’ni kullanmakta, AB’de bu misyonu görev olarak üstlenmiş bulunmaktadır.

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan son seçimlerde de, bu gerçek, bir kez daha bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış oldu.

Öyle bir seçim süreci yaşandı ki, sanki bütün dünya, şöyle veya böyle, sonuçları ile ilgilenmekle kalmadı, burnunu sokmak yetmedi gövdesi ile Kıbrıs Türklerine ve özellikle de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş üzerine abandı. Seçimlerde gözlemci bulundurmalarından söz edildiği sanılmasın, resmen ve alenen, istekleri doğrultusunda sonuç almak için ellerinden gelen her türlü müdahalede bulundular, propaganda yaptılar, para dağıttılar, siyasi ve ekonomik gözdağı verdiler, tehdit ve şantaj yaptılar.

Bunlar kimler idi?

Kimler yoktu ki?

Dış odaklar ve yerli işbirlikçiler el ele, kol kolaydılar.

Tabi ki, en başta her statüde AB görevlileri ve siyasetçileri bulunuyordu!..

Haliyle yine başrolü, kendisini beğenmiş, Türkiye söz konusu olunca olabildiğince küstahlaşan AB’nin büyümeden sorumlu görevlisi “Verhaugen” almıştı. Adamın Kıbrıs Türk Cumhuriyeti seçimleri ve sonuçları ile ilgili düşünceleri demokrasi adına, utanç verici, yüz kızartıcıydı. Tehdit ve şantaj doluydu.

Bay Günter Verhaugen, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş için, “O kendini güçlü bir kişi zannediyor, herkesi yönlendirebileceğini düşünüyor. Oysa görüşmeler oluyor; kararlar Denktaş’ın arkasından alınıyor. Onun bir şeyden haberi yok” açıklaması medyada manşetlere taşındı; “KKTC devlet olarak sadece Türkiye tarafından tanınıyor,burada yapılacak seçimler, sadece Türkiye tarafından tanınır, bu seçimlerin yasallığı bulunmamaktadır, muhalefet kazanırsa AB sonuçları kabul eder” sözleri ise bir ihanet belgesi olarak, malum medyada baş haber olarak yer aldı.

ABD’nin Kıbrıs özel koordinatörü Tom Westan daha ileri giderek, postu Kıbrıs’a sererek seçim sonuçlarını yönlendirmede yerini aldı ve “Kıbrıs sorunu 1 Mayıs 2004 öncesinde çözülmelidir” diyerek etrafa ve özellikle de CTP liderine, kendisine göre talimat yağdırmaya başladı.

Böylece Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde seçimler yoğun dış baskı altında “Ne Türküm, ne Yunanlı, Kıbrıslıyım” ve “Türkiye benim anavatanım değil” diyen maddi çıkar, zenginlik vaatlerine kanıp vatan bilinçlerini, ulusal benliklerini unutup  devletlerinden ve vatanlarından vazgeçmeye hazır olanlar ile bu satılmışlığa, her türlü propaganda ve olumsuzluklara rağmen, karşı duranlar arasında geçmiştir. Sonuç olarak, az farkla olsa bile Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları kendi geleceklerine, kimliklerine ve devletlerine sahip çıkmış bulunmaktadırlar. Ancak içimizden ver kurtulcularla (her kesimden) dış dünyadaki malum çevreler seçim sonuçlarının Annan Planı’nı kabul edenlerin başarısı olarak gösterip, 1 Mayıs 2004 tarihine kadar anlaşmaya varılması için Türk tarafını masaya oturtmaya zorlamaktadır.

Bunların başında da Türkiye’deki iktidar sorumluları gelmektedir:

Kimileri, “Denktaş danışmanlarını değiştirsin” derken, kimileri de “KKTC’li yetkililer Türkiye’nin hedefini zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı tavır içinde olmalıdır. Türkiye’nin AB hedefine karşı olan kişilerin KKTC’de etkin görevlerde olmaları doğru değil” diyerek destek veriyorlar. Hedeflerindeki insan yine Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş. Sayın Rauf Denktaş’ın bunlara cevabı net ve kesin: “Annan Planı’nı görüşmek Kıbrıs’ı kaybetmektir. Annan Planı’nı görüşmeye başlamak demek, Kıbrıs’ı Rumların öngördüğü felsefe çerçevesinde halletmek ve zaman içinde Kıbrıs’ı kaybetmek anlamına gelir. Ben bunu yapamam.”

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti  Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş, Annan Planı’nı görüşemem diyor, ama Türkiye’de yönetim (siyasi-sivil-asker) Annan Plan’ı zemininde Türk tarafına (Sn. Denktaş’ı) masaya oturtmak için görüşlerini basın aracılığı ile kamuoyuna, birbiri ardına açıklama yapıyorlar. Görüşlerine (özellikle siviller) bir ad bile bulmuşlar: “Düzeltilmiş Annan Planı” Bu planın ayrıntıları tüm görsel, sesli ve yazılı basında yer aldı. Başbakan’ın, siyasetçi- sivil-asker üçlüsünün, Kıbrıs konusunda, Türk tarafının “Düzeltilmiş Annan Planı” görüşünün ortak hazırlandığını ve uyumsuzluk olmadığını, “milli mutabakat” bulunduğunu  basına açıklaması üzerine; “Bir Gazete” Askerin “Düzeltilmiş Annan Planı”nda farklı düşündüğünü ve bir rapor düzenlediğini manşetten haber olarak verdi. Genelkurmay Genel Sekreterliği de aynı gün, “bir gazetenin bugünkü nüshasında ‘askerden çekince’, ‘Genelkurmay’ın Hükümete’de İlettiği Annan Planı’na Yönelik İtirazlarını Açıklıyoruz.’ Başlıklı bir haber yer almıştır. Söz konusu haber, gerçekleri yansıtmamaktadır.’” şeklinde bir basın açıklaması yaptı. Bir gün sonra aynı “Gazete”, “Genelkurmay ve Dışişleri’nin Kıbrıs konusundaki ‘Uyumsuzluğu’nun Raporları’, İşte Uyum(!) Belgeleri” manşeti ile asker-sivil görüş farkını içeren bir raporun bir  bölümünü, konuyla ilgili yorum ve haberlerle birlikte yayımladı. Bu yayım, Genelkurmay’ı yaptığı açıklamadan dolayı, zor durumda bırakmıştı ve yanıt da verilmemişti. Gerçekten “Türk tarafının tutumu belgesi” “Milli Mutabakatla mı” hazırlanmıştı? Yoksa temele ilişkin asker-sivil görüşleri arasında fark var mıydı? Daha doğrusu (!), asker Kıbrıs konusunda daha önceleri, çeşitli vesilelerle açıkladığı kırmızı çizgilerinin rengini mi, tıpkı Kuzey Irak’ta olduğu gibi, değiştirmişti? Basına kadar yansımış açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, hiç olmazsa TSK’nın büyük bir bölümü, “Türk tarafının tutumu belgesine” sıcak bakmamakta ve bundan derin bir kaygı ve rahatsızlık duymaktadır.

Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş, Annan Planı’nı görüşemem derken biliyor ki, Annan Planı sonuç olarak “Enosis” demektir, bu da Yunanistan’ın yayılmacılık emellerinin birinin daha gerçekleşmesi olacaktır. Yoksa Kıbrıs Türkü’nün Avrupa Birliği’ne girişi kimsenin umurunda değildir. Yeter ki tarih içerisinde gelinen noktada Kıbrıs’ta Yunanistan maksadına ulaşmış olsun. Bu gerçekleşsin ki sıra Ege’ye, Doğu Anadolu’ya gelsin. Sayın Denktaş bunu bilmesine biliyordu da, Türkiye’deki siyasetçi ve bürokrat (sivil-asker) ikilisi acaba bu gerçeği unutmuşlar mıydı(!),Türkiye acze düşürülmüş ve artık kendini savunamaz hale mi getirilmiş idi?

Bu bir komplo teorisi değildir, Yunanistan ve Batı’nın uzun zamandır uyguladıkları şaşmaz politikasıdır. İçimizde bu tarihi gerçeği hatırlamak istemeyen olabilir, ancak tarih hiç unutmaz ve de affetmez.

(E) Büyükelçi Bilal N. Şimşir’in “AB, AKP ve Kıbrıs” adlı kitabında, bu şöyle anlatılıyor:

“Yunanistan, dün İngiltere’ye dayanıyordu. Bugün İngiltere ile birlikte bütün Avrupa Birliği’ni de arkasına almış, Enosis’i gerçekleştirmek için hamle üstüne hamle yapmaktadır. Bu bakımdan Türk tarafının karşı karşıya bulunduğu zorluk daha da artmıştır. Ayrıca bu defa eski tabloda iki yenilik göze çarpıyor.

Birincisi, şimdi kale içeriden de kısmen zaptedilmiş görünmektedir ki eskiden böyle bir şey yoktu. Türk eskiden yalnız karşıdakiler ile boğuşuyordu, şimdi ise, içimizdekiler ile de boğuşmak zorundadır.

Tablodaki ikinci yenilik ise şudur: Bugün Türkiye’de değişik bir tutum sergileyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı vardır.”

(…) İçimizde, gerçekten Yunanistan’la işbirliği yapanlar, Yunan emellerini destekleyenler var. ‘Kıbrıs’ı ver de kurtul’ diyen bir Türk Basını yaratılmış ve beslenmiş; adına “Mütareke Basını” diyorlar. Kurtuluş Savaşında işgalci düşmanla işbirliği yapmış ve Mustafa Kemal’e sürekli saldırmış olan Ali Kemal’leri taklit eden seviyesiz kalemşörler köşe başlarını tutmuş; çığırtkan televizyon programcıları tozu dumana katıyor. Devletini teslim etmeyen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a amansızca saldırıyorlar; güçleri yetse, onu bir kaşık suda boğacaklar. Nerede görülmüş: Bir Cumhurbaşkanı  korumaya and içtiği devletini teslim mi edermiş?! Bunu düşünen kim? Mütareke Basını, zihinleri bulandırıyor. Sapla samanı karıştırıyor. Cumhuriyet Türkiye’sini sanki Harb-i Umumi mağlubu Osmanlı ülkesiymiş gibi, hep taviz vermek zorundaymış gibi gösteriyor. Kurtuluş Savaşı’ndaki kötülükleri, hıyanetleri yüzünden umumi aftan yararlanamayıp yurt dışına sürülmüş 150’liklerin arasında 13 gazetecisi vardı; bugün listeye girecek kimbilir kaç 150’lilik gazeteci çıkar? Basın yoluyla Türkiye’ye ve KKTC’ye karşı sistematik bir psikolojik harekat yürütülmüş ve yürütülmektedir. KKTC Cumhurbaşkanı  Rauf Denktaş, çok haklı olarak yakınıyor: “Annan Planı’nı halkımıza kabul ettirmek için tevessül edilmiş olan çirkin ve anarşiye kapıyı açan paralı parasız oyunlar maalesef anavatanın basını tarafından da teşvik edilmektedir.

Bir Cumhurbaşkanı bundan daha açık konuşabilir mi?”(2)

Gazi Mustafa Kemal’in “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”  emriyle  22 gün ve 22 gece süren Sakarya Savaşı’nda, Yunan Kralı Konstantin’in “Ankara Randevusu” hayali suya düşmüş, Yunanistan’ın “Büyük Helen Devleti”  emeli Sakarya kıyılarında durdurulmuş ve bir daha dirilmemek üzere geriye püskürtülmüş; bir yıl sonra da Büyük Taarruzla, 26 Ağustos’ta başlayıp 9 Eylül İzmir’de, Ege Denizi sularına gömülmüştü.           

Batı ve özellikle de Yunanistan yayılma emellerinin Sakarya kıyılarında durdurulup geriye püskürtülüşünü  ve ne de 9 Eylül’de Ege Denizi’ne gömülüşünü bir türlü unutmadı ve kabullenemedi. Yayılmacılığının Anadolu’ya uzanamayacağını bir türlü hazmedemiyor ve bu nedenle Batı’nın korumasında her türlü siyasi entrika ve şantaja başvurmadan duramıyor.           

Bugün Kıbrıs üzerinde de bu yayılmacılık emellerinden kaynaklanan entrikalarının bir bölümü oynanıyor. Ancak bugün, Sayın Büyükelçi Bilal N Şimşir’in belirttiği gibi içimizdeki satılmış unsurların desteğini de almış durumdalar. Türkiye ve Kıbrıs’ta bulunan bu unsurlar için vatan artık namus olmaktan çıkmış, para için, kişisel ve toplumsal inançlarını  pazarlamaktan çekinmemekteler.

Ancak, hem yayılmacı emeller taşıyan Yunanistan ve hem de destekçisi Batı’nın (AB, ve ABD) unuttuğu, hatırlamak istemediği bir gerçek var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, Türk Ulusu yokluk ve acı çekerek, kan dökerek ve can vererek kurmuştur. Almak isteyen dış ve iç odaklar, bu bedeli ödemeyi göze almalıdırlar. Aksini hiç kimse aklına bile getirmemelidir. Çünkü, Yunan Megalo İdea’sı, Türk’ün vatan sevgisi ve bağımsızlık tutkusu karşısında cüce kalmaya mahkumdur. Bir kere Sakarya’da kaldı ve sonunda Akdeniz’in sularına döküldü; Şimdi de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş önderliğindeki Türk savunması karşısında her türlü ihanet ve satılmışlığa rağmen, yeşil hattan öteye geçemeyecektir.

Son olarak, bireysel ve ulusal kimliklerini pazarlayanlara değil, çünkü onlar artık iflah olmaz bir ihanet pisliğinin çukurunda ağızlarına kadar batmış durumdadırlar. Ancak, Türk Ulusu’nun kendisini bütünleştirdiği, bağrından çıkan bir parçası saydığı, en değerli varlıklarını seve seve teslim ettiği, en çok güvendiği kurumların sorumlu mevkilerinde bulunanlar, ulusun zor anlarında kendilerine tarihsel görevler düştüğünü, bu sorumluluklarının her türlü bireysel kaygı ve beklentilerinin üzerinde tutmaları gerektiğini, şartlar ve sonuçları ne olursa olsun bunu başarmak zorunda olduklarını artık anlamak durumundadırlar. İçinden geçip gelinen görevin acımasız ve katı kurallarının, vatanı korumak adına, namus üzerine yapılan o kutsal yeminin geçmişte kalan bir ANI! haline getirilmesine müsaade edilmemelidir. Bu gün ulusal hakları savunmada suskun kalmayı tercih edenler bulunuyorsa, onlar, yarın gelecek kuşaklar tarafından, mütareke döneminin işbirlikçileri olan Vahdettin, Damat Ferit ve Ali Nadir Paşa (İzmir’i Yunan kuvvetlerine teslim eden komutan) gibi anılmaktan kurtulamayacaklardır. Ulusal ve bireysel onuru korumanın tek yolu Mustafa Kemal Atatürk’ü izlemekten geçmektedir...

Bunun için, Gazi Mustafa Kemal ile hiçbir zaman güvenini kaybetmediği Türk Ulusu’nun özünde taşıdığı bağımsızlık tutkusu ve vatan sevgisini gösteren bir tarihi olayı, statülerin gerçekten kime borçlu olduğu hatırlanabilir ve gaflet uykusundan uyanılmasına  belki katkıda bulunabilir düşüncesiyle, aktarmayı yararlı görmekteyiz.

“Sakarya’da Yenmeyen Tavuk:

Sabahın erken saatlerinde taarruz bir topçu ateşiyle başladı (10 Eylül 1921). Cephanemiz azdı. Süngümüze güveniyorduk. Alaca karanlıkta  düşman mevziine, Duatepe’ye yaklaşmıştık. Çok çetin bir boğuşmadan sonra burası ele geçmiş bulunuyordu.

O gün, Duatepe’de düşman inletisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Kolordu Kurmay Başkanı Hayrullah (Fişek), bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ortada bir cılız tavuk ile dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu. Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, ben , Kazım Bey (Özalp) sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah Bey ( Fişek), Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu), Salih Bey (Omurtak), Muzaffer Bey (Kılıç), Salih Bey (Bozok) biraz uzaktaydılar. Mustafa Kemal Paşa,  Kazım Bey’e dönerek:

- Erlere yiyecek ne verebildiniz? dedi.

Kazım Bey şaşırdı, durakladı, kurmay başkanına dönerek:

- Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? diye sordu.

- Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık!...

Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el atmadan yürüdü, biz de onu takip ettik, diğer arkadaşlarda ne tavuk ne bir dilim ekmeğe el sürmüştü. O akşam hepimiz aç yattık.(3)”

İşte!.. Sakarya ve arkasından Büyük taarruz böyle kazanılmıştı.

Bundan sonra da böyle kazanılacaktır!...

Bunu göze alamayanlar, istemeseler de, mücadeleye zarar vermekteler, önünü tıkamaktadırlar!...

           

KAYNAKÇA

1 Bilal N. Şimşir, AB, AKP ve Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, Aralık 2003, S.18.

2 a.g.e. S, 26.

3 Asım Gündüz, , Hatıratlarım, Hazırlayan: İhsan İlgör, İstanbul 1973, S.83-84.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |