|
KIBRIS, İKİNCİ
SAKARYA!..
MAHMUT YILBAŞ
“Kral Konstantin,
1921 yazında Ankara’ya doğru yürüdü; hatta
Sakarya Savaşı arifesinde İngiliz Ateşemiliteri
Albay Nairne’e Ankara’da randevu verdi. 5 Eylül
1921’de Ankara’da görüşelim dedi. Fakat Kral
Konstantin, karşısında Mustafa Kemal’i buldu.
Ankara’ya varamadan gerisin geriye döndü…
Yunanistan’ın
hesapları Anadolu’da altüst oldu. Yüz yıldır
engellenememiş Yunan yayılmacılığı veya Megalo
İdea ilk defa Sakarya’da durduruldu.
Dumlupınar’da bozguna uğratıldı. Lozan’da uzun
ve çetin bir diplomatik mücadele sonunda,
Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge
kuruldu. Yunan yayılma politikası megali
idea’nın artık tarihte kaldığı zannedildi. Bu
varsayım yanlıştı, yanlış çıktı” (1)
Emekli büyükelçi
Bilal N. Şimşir, “AB, AKP ve Kıbrıs” adlı
kitabının önsözünde böyle diyor. Devam etmeden,
bu kitabın Batı’nın iki yüzlülüğünün,
Yunanistan’ın yayılmacılığının, AB’nin gerçek
niyetinin ne olduğunun iyice anlaşılması
bakımından her Türk vatandaşı tarafından ve
özellikle siyasetle ilgilenenlerin ve
siyasetçilerin mutlaka okumaları gerektiğini
belirtmeyi, bir görev olarak değerlendiriyoruz.
Uzun zamandır
Kıbrıs üzerinde, Batı’nın desteğinde Yunanistan
ile Türkiye arasında tarihsel bir mücadele
sürmektedir. Bu mücadelenin tarih içindeki
safhaları herkes tarafından az veya çok
bilindiğinden burada ayrıntılarına girmek
gerekmemektedir. Bu mücadele, tarihi süreç
içerisinde, zaman zaman sessizliğe girmiş olsa
da, Yunanistan Türkiye’nin zor anlarında, Batı
ile birlikte yeniden gündeme getirerek
yayılmacılık emellerini sürdürmektedir. Şimdiler
de, Türkiye’nin içine düşürüldüğü ekonomik kriz
ve Avrupa Birliği’ne girmek için takip ettiği
tutarsız, onursuz ve ver-kurtul politikaları
karşısında, yayılmacılık siyasetinin bir halkası
olan Kıbrıs konusunda, Avrupa Birliği’ni
kullanmakta, AB’de bu misyonu görev olarak
üstlenmiş bulunmaktadır.
Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nde yapılan son seçimlerde de, bu
gerçek, bir kez daha bütün çıplaklığı ile ortaya
çıkmış oldu.
Öyle bir seçim
süreci yaşandı ki, sanki bütün dünya, şöyle veya
böyle, sonuçları ile ilgilenmekle kalmadı,
burnunu sokmak yetmedi gövdesi ile Kıbrıs
Türklerine ve özellikle de Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş
üzerine abandı. Seçimlerde gözlemci
bulundurmalarından söz edildiği sanılmasın,
resmen ve alenen, istekleri doğrultusunda sonuç
almak için ellerinden gelen her türlü müdahalede
bulundular, propaganda yaptılar, para
dağıttılar, siyasi ve ekonomik gözdağı verdiler,
tehdit ve şantaj yaptılar.
Bunlar kimler idi?
Kimler yoktu ki?
Dış odaklar ve
yerli işbirlikçiler el ele, kol kolaydılar.
Tabi ki, en başta
her statüde AB görevlileri ve siyasetçileri
bulunuyordu!..
Haliyle yine
başrolü, kendisini beğenmiş, Türkiye söz konusu
olunca olabildiğince küstahlaşan AB’nin
büyümeden sorumlu görevlisi “Verhaugen” almıştı.
Adamın Kıbrıs Türk Cumhuriyeti seçimleri ve
sonuçları ile ilgili düşünceleri demokrasi
adına, utanç verici, yüz kızartıcıydı. Tehdit ve
şantaj doluydu.
Bay Günter
Verhaugen, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Sn. Rauf Denktaş için, “O kendini güçlü bir kişi
zannediyor, herkesi yönlendirebileceğini
düşünüyor. Oysa görüşmeler oluyor; kararlar
Denktaş’ın arkasından alınıyor. Onun bir şeyden
haberi yok” açıklaması medyada manşetlere
taşındı; “KKTC devlet olarak sadece Türkiye
tarafından tanınıyor,burada yapılacak seçimler,
sadece Türkiye tarafından tanınır, bu seçimlerin
yasallığı bulunmamaktadır, muhalefet kazanırsa
AB sonuçları kabul eder” sözleri ise bir ihanet
belgesi olarak, malum medyada baş haber olarak
yer aldı.
ABD’nin Kıbrıs
özel koordinatörü Tom Westan daha ileri giderek,
postu Kıbrıs’a sererek seçim sonuçlarını
yönlendirmede yerini aldı ve “Kıbrıs sorunu 1
Mayıs 2004 öncesinde çözülmelidir” diyerek
etrafa ve özellikle de CTP liderine, kendisine
göre talimat yağdırmaya başladı.
Böylece Kıbrıs
Türk Cumhuriyetinde seçimler yoğun dış baskı
altında “Ne Türküm, ne Yunanlı, Kıbrıslıyım” ve
“Türkiye benim anavatanım değil” diyen maddi
çıkar, zenginlik vaatlerine kanıp vatan
bilinçlerini, ulusal benliklerini unutup
devletlerinden ve vatanlarından vazgeçmeye hazır
olanlar ile bu satılmışlığa, her türlü
propaganda ve olumsuzluklara rağmen, karşı
duranlar arasında geçmiştir. Sonuç olarak, az
farkla olsa bile Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
vatandaşları kendi geleceklerine, kimliklerine
ve devletlerine sahip çıkmış bulunmaktadırlar.
Ancak içimizden ver kurtulcularla (her kesimden)
dış dünyadaki malum çevreler seçim sonuçlarının
Annan Planı’nı kabul edenlerin başarısı olarak
gösterip, 1 Mayıs 2004 tarihine kadar anlaşmaya
varılması için Türk tarafını masaya oturtmaya
zorlamaktadır.
Bunların başında
da Türkiye’deki iktidar sorumluları gelmektedir:
Kimileri, “Denktaş
danışmanlarını değiştirsin” derken, kimileri de
“KKTC’li yetkililer Türkiye’nin hedefini
zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı tavır içinde
olmalıdır. Türkiye’nin AB hedefine karşı olan
kişilerin KKTC’de etkin görevlerde olmaları
doğru değil” diyerek destek veriyorlar.
Hedeflerindeki insan yine Cumhurbaşkanı Sayın
Rauf Denktaş. Sayın Rauf Denktaş’ın bunlara
cevabı net ve kesin: “Annan Planı’nı görüşmek
Kıbrıs’ı kaybetmektir. Annan Planı’nı görüşmeye
başlamak demek, Kıbrıs’ı Rumların öngördüğü
felsefe çerçevesinde halletmek ve zaman içinde
Kıbrıs’ı kaybetmek anlamına gelir. Ben bunu
yapamam.”
Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş,
Annan Planı’nı görüşemem diyor, ama Türkiye’de
yönetim (siyasi-sivil-asker) Annan Plan’ı
zemininde Türk tarafına (Sn. Denktaş’ı) masaya
oturtmak için görüşlerini basın aracılığı ile
kamuoyuna, birbiri ardına açıklama yapıyorlar.
Görüşlerine (özellikle siviller) bir ad bile
bulmuşlar: “Düzeltilmiş Annan Planı” Bu planın
ayrıntıları tüm görsel, sesli ve yazılı basında
yer aldı. Başbakan’ın, siyasetçi- sivil-asker
üçlüsünün, Kıbrıs konusunda, Türk tarafının
“Düzeltilmiş Annan Planı” görüşünün ortak
hazırlandığını ve uyumsuzluk olmadığını, “milli
mutabakat” bulunduğunu basına açıklaması
üzerine; “Bir Gazete” Askerin “Düzeltilmiş Annan
Planı”nda farklı düşündüğünü ve bir rapor
düzenlediğini manşetten haber olarak verdi.
Genelkurmay Genel Sekreterliği de aynı gün, “bir
gazetenin bugünkü nüshasında ‘askerden çekince’,
‘Genelkurmay’ın Hükümete’de İlettiği Annan
Planı’na Yönelik İtirazlarını Açıklıyoruz.’
Başlıklı bir haber yer almıştır. Söz konusu
haber, gerçekleri yansıtmamaktadır.’” şeklinde
bir basın açıklaması yaptı. Bir gün sonra aynı
“Gazete”, “Genelkurmay ve Dışişleri’nin Kıbrıs
konusundaki ‘Uyumsuzluğu’nun Raporları’, İşte
Uyum(!) Belgeleri” manşeti ile asker-sivil görüş
farkını içeren bir raporun bir bölümünü,
konuyla ilgili yorum ve haberlerle birlikte
yayımladı. Bu yayım, Genelkurmay’ı yaptığı
açıklamadan dolayı, zor durumda bırakmıştı ve
yanıt da verilmemişti. Gerçekten “Türk tarafının
tutumu belgesi” “Milli Mutabakatla mı”
hazırlanmıştı? Yoksa temele ilişkin asker-sivil
görüşleri arasında fark var mıydı? Daha doğrusu
(!), asker Kıbrıs konusunda daha önceleri,
çeşitli vesilelerle açıkladığı kırmızı
çizgilerinin rengini mi, tıpkı Kuzey Irak’ta
olduğu gibi, değiştirmişti? Basına kadar
yansımış açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla,
hiç olmazsa TSK’nın büyük bir bölümü, “Türk
tarafının tutumu belgesine” sıcak bakmamakta ve
bundan derin bir kaygı ve rahatsızlık
duymaktadır.
Cumhurbaşkanı
Sayın Rauf Denktaş, Annan Planı’nı görüşemem
derken biliyor ki, Annan Planı sonuç olarak
“Enosis” demektir, bu da Yunanistan’ın
yayılmacılık emellerinin birinin daha
gerçekleşmesi olacaktır. Yoksa Kıbrıs Türkü’nün
Avrupa Birliği’ne girişi kimsenin umurunda
değildir. Yeter ki tarih içerisinde gelinen
noktada Kıbrıs’ta Yunanistan maksadına ulaşmış
olsun. Bu gerçekleşsin ki sıra Ege’ye, Doğu
Anadolu’ya gelsin. Sayın Denktaş bunu bilmesine
biliyordu da, Türkiye’deki siyasetçi ve bürokrat
(sivil-asker) ikilisi acaba bu gerçeği
unutmuşlar mıydı(!),Türkiye acze düşürülmüş ve
artık kendini savunamaz hale mi getirilmiş idi?
Bu bir komplo
teorisi değildir, Yunanistan ve Batı’nın uzun
zamandır uyguladıkları şaşmaz politikasıdır.
İçimizde bu tarihi gerçeği hatırlamak istemeyen
olabilir, ancak tarih hiç unutmaz ve de
affetmez.
(E) Büyükelçi
Bilal N. Şimşir’in “AB, AKP ve Kıbrıs” adlı
kitabında, bu şöyle anlatılıyor:
“Yunanistan, dün
İngiltere’ye dayanıyordu. Bugün İngiltere ile
birlikte bütün Avrupa Birliği’ni de arkasına
almış, Enosis’i gerçekleştirmek için hamle
üstüne hamle yapmaktadır. Bu bakımdan Türk
tarafının karşı karşıya bulunduğu zorluk daha da
artmıştır. Ayrıca bu defa eski tabloda iki
yenilik göze çarpıyor.
Birincisi, şimdi
kale içeriden de kısmen zaptedilmiş
görünmektedir ki eskiden böyle bir şey yoktu.
Türk eskiden yalnız karşıdakiler ile
boğuşuyordu, şimdi ise, içimizdekiler ile de
boğuşmak zorundadır.
Tablodaki ikinci
yenilik ise şudur: Bugün Türkiye’de değişik bir
tutum sergileyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)
iktidarı vardır.”
(…) İçimizde,
gerçekten Yunanistan’la işbirliği yapanlar,
Yunan emellerini destekleyenler var. ‘Kıbrıs’ı
ver de kurtul’ diyen bir Türk Basını yaratılmış
ve beslenmiş; adına “Mütareke Basını” diyorlar.
Kurtuluş Savaşında işgalci düşmanla işbirliği
yapmış ve Mustafa Kemal’e sürekli saldırmış olan
Ali Kemal’leri taklit eden seviyesiz kalemşörler
köşe başlarını tutmuş; çığırtkan televizyon
programcıları tozu dumana katıyor. Devletini
teslim etmeyen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a
amansızca saldırıyorlar; güçleri yetse, onu bir
kaşık suda boğacaklar. Nerede görülmüş: Bir
Cumhurbaşkanı korumaya and içtiği devletini
teslim mi edermiş?! Bunu düşünen kim? Mütareke
Basını, zihinleri bulandırıyor. Sapla samanı
karıştırıyor. Cumhuriyet Türkiye’sini sanki Harb-i
Umumi mağlubu Osmanlı ülkesiymiş gibi, hep taviz
vermek zorundaymış gibi gösteriyor. Kurtuluş
Savaşı’ndaki kötülükleri, hıyanetleri yüzünden
umumi aftan yararlanamayıp yurt dışına sürülmüş
150’liklerin arasında 13 gazetecisi vardı; bugün
listeye girecek kimbilir kaç 150’lilik gazeteci
çıkar? Basın yoluyla Türkiye’ye ve KKTC’ye karşı
sistematik bir psikolojik harekat yürütülmüş ve
yürütülmektedir. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş, çok haklı olarak yakınıyor: “Annan
Planı’nı halkımıza kabul ettirmek için tevessül
edilmiş olan çirkin ve anarşiye kapıyı açan
paralı parasız oyunlar maalesef anavatanın
basını tarafından da teşvik edilmektedir.
Bir Cumhurbaşkanı
bundan daha açık konuşabilir mi?”(2)
Gazi Mustafa
Kemal’in “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa
vardır; o satıh bütün vatandır. Vatanın her
karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça
terk olunamaz” emriyle 22 gün ve 22 gece süren
Sakarya Savaşı’nda, Yunan Kralı Konstantin’in
“Ankara Randevusu” hayali suya düşmüş,
Yunanistan’ın “Büyük Helen Devleti” emeli
Sakarya kıyılarında durdurulmuş ve bir daha
dirilmemek üzere geriye püskürtülmüş; bir yıl
sonra da Büyük Taarruzla, 26 Ağustos’ta başlayıp
9 Eylül İzmir’de, Ege Denizi sularına
gömülmüştü.
Batı ve özellikle
de Yunanistan yayılma emellerinin Sakarya
kıyılarında durdurulup geriye püskürtülüşünü ve
ne de 9 Eylül’de Ege Denizi’ne gömülüşünü bir
türlü unutmadı ve kabullenemedi.
Yayılmacılığının Anadolu’ya uzanamayacağını bir
türlü hazmedemiyor ve bu nedenle Batı’nın
korumasında her türlü siyasi entrika ve şantaja
başvurmadan duramıyor.
Bugün Kıbrıs
üzerinde de bu yayılmacılık emellerinden
kaynaklanan entrikalarının bir bölümü oynanıyor.
Ancak bugün, Sayın Büyükelçi Bilal N Şimşir’in
belirttiği gibi içimizdeki satılmış unsurların
desteğini de almış durumdalar. Türkiye ve
Kıbrıs’ta bulunan bu unsurlar için vatan artık
namus olmaktan çıkmış, para için, kişisel ve
toplumsal inançlarını pazarlamaktan
çekinmemekteler.
Ancak, hem
yayılmacı emeller taşıyan Yunanistan ve hem de
destekçisi Batı’nın (AB, ve ABD) unuttuğu,
hatırlamak istemediği bir gerçek var: Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni ve Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni, Türk Ulusu yokluk ve acı
çekerek, kan dökerek ve can vererek kurmuştur.
Almak isteyen dış ve iç odaklar, bu bedeli
ödemeyi göze almalıdırlar. Aksini hiç kimse
aklına bile getirmemelidir. Çünkü, Yunan Megalo
İdea’sı, Türk’ün vatan sevgisi ve bağımsızlık
tutkusu karşısında cüce kalmaya mahkumdur. Bir
kere Sakarya’da kaldı ve sonunda Akdeniz’in
sularına döküldü; Şimdi de Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş
önderliğindeki Türk savunması karşısında her
türlü ihanet ve satılmışlığa rağmen, yeşil
hattan öteye geçemeyecektir.
Son olarak,
bireysel ve ulusal kimliklerini pazarlayanlara
değil, çünkü onlar artık iflah olmaz bir ihanet
pisliğinin çukurunda ağızlarına kadar batmış
durumdadırlar. Ancak, Türk Ulusu’nun kendisini
bütünleştirdiği, bağrından çıkan bir parçası
saydığı, en değerli varlıklarını seve seve
teslim ettiği, en çok güvendiği kurumların
sorumlu mevkilerinde bulunanlar, ulusun zor
anlarında kendilerine tarihsel görevler
düştüğünü, bu sorumluluklarının her türlü
bireysel kaygı ve beklentilerinin üzerinde
tutmaları gerektiğini, şartlar ve sonuçları ne
olursa olsun bunu başarmak zorunda olduklarını
artık anlamak durumundadırlar. İçinden geçip
gelinen görevin acımasız ve katı kurallarının,
vatanı korumak adına, namus üzerine yapılan o
kutsal yeminin geçmişte kalan bir ANI! haline
getirilmesine müsaade edilmemelidir. Bu gün
ulusal hakları savunmada suskun kalmayı tercih
edenler bulunuyorsa, onlar, yarın gelecek
kuşaklar tarafından, mütareke döneminin
işbirlikçileri olan Vahdettin, Damat Ferit ve
Ali Nadir Paşa (İzmir’i Yunan kuvvetlerine
teslim eden komutan) gibi anılmaktan
kurtulamayacaklardır. Ulusal ve bireysel onuru
korumanın tek yolu Mustafa Kemal Atatürk’ü
izlemekten geçmektedir...
Bunun için, Gazi
Mustafa Kemal ile hiçbir zaman güvenini
kaybetmediği Türk Ulusu’nun özünde taşıdığı
bağımsızlık tutkusu ve vatan sevgisini gösteren
bir tarihi olayı, statülerin gerçekten kime
borçlu olduğu hatırlanabilir ve gaflet
uykusundan uyanılmasına belki katkıda
bulunabilir düşüncesiyle, aktarmayı yararlı
görmekteyiz.
“Sakarya’da
Yenmeyen Tavuk:
Sabahın erken
saatlerinde taarruz bir topçu ateşiyle başladı
(10 Eylül 1921). Cephanemiz azdı. Süngümüze
güveniyorduk. Alaca karanlıkta düşman mevziine,
Duatepe’ye yaklaşmıştık. Çok çetin bir
boğuşmadan sonra burası ele geçmiş bulunuyordu.
O gün, Duatepe’de
düşman inletisini sevinç gözyaşları ile
kutluyorduk. Kolordu Kurmay Başkanı Hayrullah
(Fişek), bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ortada
bir cılız tavuk ile dört beş dilim siyah
ekmekten başka bir şey yoktu. Dünden beri
ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Mustafa
Kemal Paşa, İsmet Paşa, ben , Kazım Bey (Özalp)
sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah Bey ( Fişek),
Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu), Salih Bey (Omurtak),
Muzaffer Bey (Kılıç), Salih Bey (Bozok) biraz
uzaktaydılar. Mustafa Kemal Paşa, Kazım Bey’e
dönerek:
- Erlere yiyecek
ne verebildiniz? dedi.
Kazım Bey şaşırdı,
durakladı, kurmay başkanına dönerek:
- Hayrullah Bey,
erlere ne verebildik? diye sordu.
- Efendim, dün
sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için
birliklere dağıtmıştık!...
Mustafa Kemal
Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve
tavuğa el atmadan yürüdü, biz de onu takip
ettik, diğer arkadaşlarda ne tavuk ne bir dilim
ekmeğe el sürmüştü. O akşam hepimiz aç
yattık.(3)”
İşte!.. Sakarya ve
arkasından Büyük taarruz böyle kazanılmıştı.
Bundan sonra da
böyle kazanılacaktır!...
Bunu göze
alamayanlar, istemeseler de, mücadeleye zarar
vermekteler, önünü tıkamaktadırlar!...
KAYNAKÇA
1 Bilal N. Şimşir,
AB, AKP ve Kıbrıs, Bilgi Yayınevi, Birinci
Basım, Aralık 2003, S.18.
2 a.g.e. S, 26.
3 Asım Gündüz, ,
Hatıratlarım, Hazırlayan: İhsan İlgör, İstanbul
1973, S.83-84.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |