Mayıs 2002   Sayı: 45 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MAYIS 2002  

YUNAN ORDUSUNUN İZMİR'E ÇIKIŞI (*)

RAHMİ APAK

İzmir'in Yunanlılara verileceğine dair gazetelerde mevcut şayialar dolayısile herkes kuşkuda idi. Nadir Paşadan evvel orada kumandan olan Nurettin Paşa, Yunanlıların bir çıkarma hareketine karşı tedbirler almağa çalışmış ve gazatelere yaptığı beyanatta "Yunanlıların yapacakları bir çıkarma hareketi, kan dökülmesini intaç edecektir." demişti.

Mütareke şartları mucibince, İzmirde kolordu karargâhı nezdine gelen bir İngiliz subayının verdiği talimat mucibince alaylarda yalnızca dörder makineli tüfek bırakılarak, kalan makineli tüfekler sandıklanıp sevkedilmek üzere istasyonlara gönderilmişti. 56 ncı tümenden hiçbir top, İngilizlere teslim edilmemişse de, bütün cephaneleri liman methalindeki Yenikale tabyesine depo edilmeğe başlanmıştı. İstanbuldan gelen emirde, tümende yalnız iki bin silâh bırakılarak, kalan silâhlar İngilizlere teslim edilmek üzere sandıklanıp istasyonlara sevkedilecekti.

Yunanlılar çıktıkları zaman silâhların ekserisi sandıklanmış, istasyonlarda depo edilmiş bulunuyordu.
Ayvalık'daki kıyı bataryaları içeri alınmış, İzmirdeki kale toplarının kamaları kaldırılmıştı. O esnada gûya gösteriş için İstanbuldan gönderilen iki gambot ise, çıkarma ameliyatından sonra İstanbula dönmek için izin almak bahtiyarlığına nail olmuşlardı.
İşgalden bir müddet önce, bir Amerikan dretnotu, bir İngiliz ve bir İtalyan zırhlısı ve bir harp gemisi ile birkaç İngiliz torpidosundan mürekkep bir filo İzmir limanına gelmişti. Burada, İngiliz Amirali Galdrop dahi vardı. Bu donanmanın vürudü, şehirde bir heyecan doğurdu. İtalyanlar, şehir içinde, silâhsız birkaç Berzagliyeri müfrezesi dolaştırarak İtalya lehinde bir tesir vücude getirmek istediler. Yunan asker çıkarmasından iki gün önce de şehirdeki Kadifekale istihkâmına ve Çandarlıya bir miktar Yunan müfrezesi çıkarılmıştı. dononma içinde iki Yunan harp gemisi (Kılkış, Averof) da vardı.
14 Mayıs 1919 akşamı, İngiliz Akdeniz filosu kumandanı Amiral Galdrop, "İzmir şehrinin müstahkem ve askeri mevkilerinin müttefikler namına Yunan askerî kuvvetleri tarafından işgal edileceğini" kısa bir nota ile Valilik makamına bildirdi. Fakat, Vilâyet bu haberi gizli tutarak işaa etmedi. Bilâkis, 15 Mayıs sabahı erkenden Valinin imzası ile Köylü gazetesinde neşredilen bir beyannamede: "Bazı bedhahlar, İzmirin Yunanlılar tarafından işgal edileceği tarzında şayialar çıkarmışlar. Yalandır. Tekzip edilir" kılıklı hezeyanlarda bulunuyordu. Müttefikler, bu işgal hakkında İstanbul hükûmetine hiçbir iş'arda bulunmadılar. 15 Mayıs sabahı erkenden iki büyük ve iki küçük, dört Yunan vapuru, başlarında bir ingiliz torpidosu ve yanlarında da birkaç Yunan torpidosu olduğu halde limana girdiler. 10 mil kadar geride de on iki kadar nakliye gemisinin geldikleri görüldü. İki gün evvel çıkarılan Yunan müfrezelerinin vürudünden önce ve sonra da Yunanlıların İzmiri işgal edeceklerine dair malûmat yoktu. Kolordu ve Tümen Kumandanları, ecnebilerden ve bilhassa İtalyanlardan, Yunanlıların karaya çıkarılacaklarını öğrenmişlerse de, bunu kimseye açmayıp saklamışlardır. Bilâkis, Yunanlıların, kat'iyen İzmire çıkamıyacaklarını işaa edip durmuşlardır.
Hakikatte ise, İzmirin, Yunanlılara işgal ettirilmesi daha Mondros mütarekesinden önce tasarlanmış ve Yunanlıların, harp esnasında müttefiklere yaptıkları hizmete mukabil İzmir vilâyeti kendilerine vadedilmişti. Umumî sulh ile beraber Yunanlılar da kendi hisselerini kapmak için hazırlanmağa başlamışlardı. Sahile yakın adalara gönderilen ve oralarda teşkil edilen Yunan çeteleri, yolcu olarak İzmire gelmeğe ve İzmir metrepolidinin emri altında burada esaslı bir teşkilât yapılmağa başlanmıştı. Yunan askerinin izmire çıkacağını bütün Rumlar, Fransız ve İtalyanlar ve herkes biliyordu. Bunu bilmek istemiyen veya bildikleri halde halktan ve etrafından saklamağa çalışanlarsa, Ferit Paşanın İzmire gönderdiği vali ve memurlardı.
İşgal sabahına takaddüm eden gece, Nadir Paşa, bütün subayların evlerine adamlar salarak bunlara, kışlada toplanmaları emrini verdi. Böylece, subayların büyük bir kısmı daha geceden kışlada toplattırıldılar ve ertesi günü kışla pencerelerinden feci işgali temaşa eylediler ve sonra aşağıdaki yazılacak feci âkibetle karşılaştılar.
Büyük iki vapurdan dubalar vasıtasiile dışarı çıkarılan Yunan askerleri rıhtımda İzmir metrepolidi tarafından takdis edildiler ve orada bir geçitresmi yaptılar. İlk çıkan kıta, Miralay Zafiryos kumandasındaki Yunan tümeni imiş.
İlk önce tekmil bir alay rıhtıma çıkarılarak burada toplandırılmıştır.
Toplantı bittikten sonra iki Efzun taburu öncü olarak hareket etmiş, Kokaryalıya doğru yürümüşlerdir. Yürüyüş kolunun etrafı heyecandan muvazenesini kaybetmiş yerli Rumlarla sarılıyor. Türkler korku ve nefretle, diğer ecnebiler hayretle bu yürüyüşü seyrediyorlar. Türk halkı birdenbire sersemlemiştir. Öncüdeki Efzun taburu, üstü otel ve altı kahve olan ve adına Askeri otel denilen binanın önüne geldiği vakit otelden bir silâhın patladığı işitildi. Bu silâh sesi üzerine tekmil Efzun taburu yüzgeri ederek darmadağın rıhtımdaki toplanma noktasına doğru kaçmağa başladı. Bu kaçış, görülmeğe lâyıktı. Efzunların püskülleri, ufkî bir vaziyette arkalarında uçuyordu. Bu silâhı, Hasan Tahsin isminde bir gencin patlattığını ve kendisini de orada Yunan askerlerinin öldürdüğünü herkes söylüyor.
Söylemeyi unuttuğumuz bir nokta var: Daha önce, yani sabahleyin erkenden, mülkiye hapishanesi boşanarak mahpuslar dışarı kaçmış, askerî hapishanesindeki mevkuflar da boşanmak istediklerinden, 174 üncü alaydan sürülen birkaç asker, askerî hapishanenin etrafını sarmış ve kapıyı kırmakla meşgul mahpuslara karşı silâh davranarak ateş etmekle tehdit ediyorlardı. Civarda toplanan ahali de, bir taraftan, askerî eşya ve techizat ambarını yağma etmekte idiler.
Yukarıda patladığından bahsettiğimiz ve Efzun taburunun baştaki mangasına tevcih edilmiş, ve onları paniğe uğratmış olan bu silâh atandan başka diğer bir kahraman da var ki, bunun hikâyesini de aşağıda göreceğiz. Bu silâhlardır ki, İstiklâl Savaşını yaratmıştır, denebilir. Çünkü, aşağıda görüleceği üzere kışlada toplanmış subayların, erlerin, evlere gizlenmiş Türk delikanlıları ile kadınlarının, Yunan askerleri tarafından katliam edilmesine sebep olan kurşunlar bunlardır. Bu kurşunlardır ki, garbî Anadolunun bir kısmını, medeniyet ve asayiş namına işgale memur edilen Yunan ordusunun İzmir şehrindeki vahşi hareketlerine ve bu yüzden Türklerin nefret ve istikrahına ve millî bir kıyamın vücut bulmasına sebep olmuştur.
Kendisine emniyet edilen bir zat, gözlerile gördüğünü ilâve eylemek suretile bana şunu hikâye etti:
Yunan Efzun alayı, tam askerî mahfel önüne geldiği zaman, hapisten yeni kurtulup çıkmış olduğunu sandığım genç, uzun ve yağız bir delikanlı, sokağın başına çömeldi. Nişan aldı. İlk kurşunda Efzun alayının sancağını taşıyan uzun boylu, müheykel bir Yunan erini, yani sancakteri yere düşürdü. yunan sancakçısı, kurşunu alnından yemişti. Ben, bu manzarayı hükûmetin üst kat penceresinden seyrediyordum. Yağız Türk nişancısı, daha dört, beş kurşun, yani mavzerin makanizması muhteviyatını boşalttı. Yunan sancaktar muhafız kıtası yere yatmış, mukabele ederken, arkadan Yunan bölükleri rıhtıma doğru kaçtılar, sonra orada tekrar toplanıp mevzie girdiler.
Yağız delikanlı 5 kurşundan sonra sokağa daldı. İki, üç yüz metre kadar geriledi. Sonra, işittiğime göre, tekrar çömelmiş ve sokak boyunca Yunanlıların üzerine atış yapmakta devam etmiş. Cephaneleri tükenmiş. O esnada civar evin penceresinden bakan yaşlı bir Türk kadınına dönerek: "Nine, gördün ya, yarın ahirette şahidim sen ol. Kurşunum, cephanem tükendi, onun için tüfeğimi omuzladım, geri gidiyorum."
Bu yağız kahraman kimdi? Tek başına bir Yunan alayına karşı koyan, maddî, manevî bütün mes'uliyetleri yüklenerek ilk kurşunu atan bu mechul kahraman nerededir? Şehirden çekilirken mi öldürüldü, yoksa dağ başını tuttu, efelere mi karıştı? Sonra Aydına baskın yapanlar arasına katılarak orada mı vatan uğruna düştü? Onu kimse görmemiş. O kimseye sonradan bir şey söylememiş olmasına göre, sağ kalmış olması çok şüpheli. Fakat İzmir sokaklarında bir Yunan alayına yalnız başına karşı koymak, bu o kadar övünülecek, iftihar edilecek bir iş mi ki, bundan bahsedeyim düşüncesile bu kahraman, kimseye bir şey söylememiş de olabilir. Bu halde, belki de sağdır, yaşıyor.
Fakat, mühim mesele bu değil, Bu kahraman hayatta olabilir, toprak altında olabilir. Bu meçhul yağız Türk, niçin bütün bir milletin vicdanında ve dimağında değildir? Bu, öyle, mütevazı bir kahraman, ki onu vatan için şahsiyetini bildirmeksizin ölen "Meçhul asker" lerle bile mukayese edemeyiz.
İzmir Kordonuna dikilecek taştan bir heykel halinde bu meçhul kahramının yağız simasını neden temaşa etmiyelim? Köşe başına çömelmiş, mevzareni doğrultmuş, yalnız başına bir husumet cihanı kesilmiş, yalnız başına bir devlet kararı vermiş, yalnız başına bir başkumandan, yalnız başına ordu olmuş olan yağız delikanlıyı Türk ressamlarının fırçaları neden canlandırmasın? İstikbal nesline, garp cephesi nasıl kuruldu? Suali sorulduğu zaman verilecek cevapları hazırlamak, bugünkü neslin ödevidir.
Silâh sesi üzerine yüzgeri ederek heyecanla geriye kaçan Yunan taburu, alayın toplanma yerinde derlenerek mevzie giriyor ve kışlanın üzerine şiddetli bir piyade ateşi açıyor.
Donanmadan indirilen nordanflit tüfeklerinin de katılması ile, bu ateş, hiçbir cevap görmeksizin iki saate yakın bir müddet devam ediyor. Kışlanın ateş altında bulundurulan cephesi, subay odaları ve saire gibi dairelerden ibaret olduğundan, Türk askeri tarafından mevzi alınacak ve mukabele edilecek bir yer değildi. Zaten, gerek kolordu ve gerekse tümen komutanları ile İzmir Askerlik Dairesi Başkanı ve İzmirde mevcut subayların dörtte üçü, verilen emirle daha geceden buraya kapatılarak nötralize edilmişler ve seyirci vaziyette kalınmak kararı verilmişti. Bu subaylar, ateşin kesilemesini heyecanla beklediler. O esnada, şehir içinde inzibatı korumak ödevi ile dolaşmakta olan bir süvari müfrezesi dahi, tüfek ateşi edilen mahalle ansızın çıkagelmiş olduğundan, hükûmet konağının içine girmeğe mecbur kalmış ve oradan teker teker kaçmıştır.
Kışla içindeki subaylar, meselenin fenalaşmakta olduğunu görerek pencerelerden türkçe ve rumca ateş kes! diye bağırmağa başlamışlarsa da, Yunanlılara meram anlatamamışlardır. Kolordu ve tümen komutanları, Yunanlılara ateş kestirmek için Celâl (Dincer) adlı bir telefoncu subaya, pencereden beyaz bir mendil sallatarak ateş kestirmek istiyorlar. Celâl yaralanıyor ve geriye çekiliyor. Nihayet ateş hafifliyor ve bir Yunan piyade bölüğü süngü takmış olarak kışlanın içine giriyor. Bunların önünde İzmirin azılı yerli Rumlarından yüzlerce başıbozuk var. İlk rastladıkları Türk subaylarını dipçiklerle yerlere yatırarak üstlerini başlarını soyuyorlar.
Öndeki arkadaşlarının bu hallerini gören ve arka odalarda bulunan bazı subaylar, bu esnada pencereden atlayıp kaçıyorlar. Fakat subayların büyük bir kısmı kaçamıyarak, en önde elinde beyaz bir bayrak olduğu halde, kendisinin Kolordu Komutanı olduğunu anlatmağa çalışan Ali Nadir Paşayı takip ediyorlar. Ali Nadir Paşa, ilk arzı mutavaat ettiği Yunan Subayından ağzile karışık üç tokat yiyor. Ferit Paşanın ve Nigehbancıların bu paşasının ağzına indirilen bu tokatlar, Türk milletinin, Türk ordusunun ağzına vurulmuştur.
Bunun Kurmay Başkanı olan Bağdatlı Abdülhamit, yüzünü ve avurdunu şişiren bir yumruk darbesi yemişti. Tümen Komutanı da bir kaç tokatla hisselenmiştir. Derhal Türk subaylarının kalpakları başlarından yerlere atılıyor, üzerleri soyularak paraları gasbediliyor.
Askerlik Dairesi Başkanı Albap Fethi, kendisinden kaputunu isteyen ve zito Venizelos diye bağırmağa icbareden bir Yunan soyguncu neferinin, dilini anlamıyarak kaputunu çıkarmadığından dolayı, süngülenerek öldürülüyor. Önce iki saat devam eden tüfek ateşinin tesirile dört er ölmüş ve on beşi de yaralanmıştı. Şimdi de teslim olduktan sonra ilk olarak Albay Fethinin kanına giriyorlar.
Sonra subaylar ikişer yapılarak Rıhtıma götürülmek üzere bir bölük süngü takmış Yunanlı ile sarılıyor. Kışladan dışarı çıkarılır çıkarılmaz binlerce yerli Rum, bu kafilenin etrafını alıyor ve muhafızlar arasında yürüyen subay ve erlere sopalarla, taşlarla, demirlerle, kudurmuşçasına saldırıyorlar. İlk ağızda Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü ile kolordu karargâhından bir kurmay subay ve on beş subayla altı er bu mütearrızlar tarafından öldürülerek cesetleri rıhtım boyunda sürüklenip denize atılıyor. Birçokları da kafalarından ve diğer yerlerinden ağır ve hafif yaralanıyorlar.
İşte, altı yüz yıldan beri kıllarına bile dokunulmıyan, zengin edilen, mes'ut edilen yerli Rumların kendi vatan kardeşlerine verdikleri mükâfat budur.
Yerli Rumlar, ellerindeki demir parçalar ile, bazı subayların kafa taslarını kırmak suretile öldürmüşler ve bazı yaralıları daha ölmeden denize atmışlardı. Yine yerli Rumlar bu esnada civarda ellerine geçirdikleri sivil erkek, kadın Türklere daha saldırmayı unutmamışlardır.
Kahvehanelerde bira içen bir grup, erkek ve kadınları, kahvehane önünden geçen Türklerin üzerine rovelverlerle ateş talimi etmek suretile keyif çatmışlardır.
Yürüyüş kafilesinden, ayağı kayıp düşenler veyahut dipçik darbesinden sendeliyenler mutlaka, mutlaka süngülenip öldürülmüşler ve arasıra elleri yukarı kaldırtılarak (Zito Venizelos!) diye bağırtmışlardır.
Nihayet Tanrı imdada yetişiyor. Ve öldürülmiyenleri kurtarıyor. Ansızın gökten bir yağmur sağanağı boşanıyor. Bu yağmur o kadar şiddetlidir, ki kafileyi tamamile yoketmek üzere saldırışlarını ve kuduzluklarını arttıran sopalı, demirli, bıçaklı Rumlar, yağmurdan ıslanmamak için saçaklar altına ve dükkanlar içine çekiliyor. Kafile muhafızları da, ıslanmamak için kafileyi koşar adımla yürütüyor. Yağmurdan sokak tenhalaşıyor, boşalıyor. Kafile, Pasaport dairesinin önünden geçerken oraya yanaşmış olan Leon adlı Yunan torpidosu efradı, eğlence için kafilenin üzrine nordanflit ateşi açıyorlar. Burada da beş, on kişi şehit oluyor. Bu torpidonun hemen yanında bulunan İngiliz torpidolarındaki subaylar, İngiliz neferlerine, bu namussuzca kasaplığı seyrettirmemek için, güvertede bulunan erleri içeri kamaralara kapatıyorlar. Belki de İngilterenin himayesindeki Rum kasaplığını İngiliz halkından gizlemek için. Fransız subayları ile polisleri dahi bu kasaplığı kayıtsızca seyrediyorlar. Yalnız şu farkla, ki İngilizler, seyrederken gülüyorlar ve sevinçlidirler, Fransızlarla İtalyanlar kayıtsız ve tarafsızdır.
Kafile, Patris adlı Yunan vapurunun yanında durduruldu. Sağ kalanların üstleri ve başları tekrar yoklanarak ceplerinde sıkışıp kalmış olan son kuruluşları da muhafızları tarafından alındıktan sonra vapura tıkıldılar. Sonra bir Yunan subayı gelerek, kafiledeki Kolordu Komutanı ile Kurmay Başkanını ve Tümen Komutanını alıp tekrar kışlaya götürüyorlar ve vaki olan katliamdan dolayı teessüf beyan ederek bunları serbest bırakıyorlar ve kendilerinden de işbu kasaplığın kasden yapılmadığına dair bir de vesika alıyorlar.
Böylece 56 ncı tümen subaylarının bir kısmı lüzumsuz ve sebepsiz olarak Yunanlılar tarafından öldürülüyor, yaralanıyor, küçük bir kısmı şehrin arkasından memleket gerisine, Aydın ve Manisa istikametine kaçıyorlar. Geri kalanları da Yunan vapuru ile Mudanyaya getirilerek atılıyor, bunlar buradan Bursaya gidiyorlar ve tümen sonra Bursada yeniden kurulacaktır. Subayların İzmirde kalan evlerine ve ailelerine ise yerli Rumlar saldırıyorlar. Bütün subay evleri yağma ediliyor, subayların kadın ve çocuklarına tecavüzler yapılıyor. Erlerin büyük bir kısmı memleketlerine savuşuyorlar. Ölümden kurtulanlar, vapurla Mudanyaya gelmişlerdir. Facianın bu perdesi böylece kapanmıştır.
Burada, bu facianın mes'ullerini ve ahmakça hareketin müsebbiplerini derin aramağa lüzum yok. Müttefiklerin askerî kontrolü altına girmiş olan bir memlekete Yunan kuvvetlerini, mütareke hükümleri, hilâfına olarak çıkarılması ihtimalini önceden düşünmek ve buna karşı yeniden millî bir mücadeleye karar vermek, birinci derecede o zamanki hükûmete, ondan sonra, henüz memlekette, milleti bir mukavemete sürüklemek kuvvetini kendisinde gören vatanperverlere düşen bir ödevdi. "O zamanki Damat Ferit Paşa hükûmeti ve onun pek yeni olarak bazı vilâyetlere gönderdiği mümessilleri, o zamanın İzmir Valisi ve İzmirdeki Kolordu Kumandanı gibi tipler ise ancak İzmir faciasını bu memlekete hediye edecek insanlardı."
Eğer, o zaman İzmirdeki 56 ncı tümenin başında aklı erer ve vatanperver bir komutan veya birkaç büyük rütbeli subay bulunmuş olsaydı, hiç olmazsa Yunan işgalinden birkaç gün önce tümenin bütün kıtalarını toplıyarak şehir içinde, hükûmetin emir ve müsaadesi hilâfına bir mukavemet yapmak cesaretini göstermezse bile, tümeni Manisa istikametine, geriye çeker, ileride yapılacak mukavemetler için ilk çekirdeği el altında bulundurmuş olurlardı.
DİPNOT :
· Rahmi Apak (Tekirdağ Eski Mebusu), İstiklal Savaşında Garp Cephesi nasıl kuruldu, Güven Basımevi, İst, 1942.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |