|
YUNAN
ORDUSUNUN İZMİR'E ÇIKIŞI (*)
RAHMİ APAK
İzmir'in Yunanlılara
verileceğine dair gazetelerde mevcut şayialar
dolayısile herkes kuşkuda idi. Nadir Paşadan evvel
orada kumandan olan Nurettin Paşa, Yunanlıların
bir çıkarma hareketine karşı tedbirler almağa
çalışmış ve gazatelere yaptığı beyanatta "Yunanlıların
yapacakları bir çıkarma hareketi, kan dökülmesini
intaç edecektir." demişti.
Mütareke şartları mucibince, İzmirde kolordu karargâhı
nezdine gelen bir İngiliz subayının verdiği talimat
mucibince alaylarda yalnızca dörder makineli tüfek
bırakılarak, kalan makineli tüfekler sandıklanıp
sevkedilmek üzere istasyonlara gönderilmişti.
56 ncı tümenden hiçbir top, İngilizlere teslim
edilmemişse de, bütün cephaneleri liman methalindeki
Yenikale tabyesine depo edilmeğe başlanmıştı.
İstanbuldan gelen emirde, tümende yalnız iki bin
silâh bırakılarak, kalan silâhlar İngilizlere
teslim edilmek üzere sandıklanıp istasyonlara
sevkedilecekti.
Yunanlılar çıktıkları zaman silâhların ekserisi
sandıklanmış, istasyonlarda depo edilmiş bulunuyordu.
Ayvalık'daki kıyı bataryaları içeri alınmış, İzmirdeki
kale toplarının kamaları kaldırılmıştı. O esnada
gûya gösteriş için İstanbuldan gönderilen iki
gambot ise, çıkarma ameliyatından sonra İstanbula
dönmek için izin almak bahtiyarlığına nail olmuşlardı.
İşgalden bir müddet önce, bir Amerikan dretnotu,
bir İngiliz ve bir İtalyan zırhlısı ve bir harp
gemisi ile birkaç İngiliz torpidosundan mürekkep
bir filo İzmir limanına gelmişti. Burada, İngiliz
Amirali Galdrop dahi vardı. Bu donanmanın vürudü,
şehirde bir heyecan doğurdu. İtalyanlar, şehir
içinde, silâhsız birkaç Berzagliyeri müfrezesi
dolaştırarak İtalya lehinde bir tesir vücude getirmek
istediler. Yunan asker çıkarmasından iki gün önce
de şehirdeki Kadifekale istihkâmına ve Çandarlıya
bir miktar Yunan müfrezesi çıkarılmıştı. dononma
içinde iki Yunan harp gemisi (Kılkış, Averof)
da vardı.
14 Mayıs 1919 akşamı, İngiliz Akdeniz filosu kumandanı
Amiral Galdrop, "İzmir şehrinin müstahkem
ve askeri mevkilerinin müttefikler namına Yunan
askerî kuvvetleri tarafından işgal edileceğini"
kısa bir nota ile Valilik makamına bildirdi. Fakat,
Vilâyet bu haberi gizli tutarak işaa etmedi. Bilâkis,
15 Mayıs sabahı erkenden Valinin imzası ile Köylü
gazetesinde neşredilen bir beyannamede: "Bazı
bedhahlar, İzmirin Yunanlılar tarafından işgal
edileceği tarzında şayialar çıkarmışlar. Yalandır.
Tekzip edilir" kılıklı hezeyanlarda bulunuyordu.
Müttefikler, bu işgal hakkında İstanbul hükûmetine
hiçbir iş'arda bulunmadılar. 15 Mayıs sabahı erkenden
iki büyük ve iki küçük, dört Yunan vapuru, başlarında
bir ingiliz torpidosu ve yanlarında da birkaç
Yunan torpidosu olduğu halde limana girdiler.
10 mil kadar geride de on iki kadar nakliye gemisinin
geldikleri görüldü. İki gün evvel çıkarılan Yunan
müfrezelerinin vürudünden önce ve sonra da Yunanlıların
İzmiri işgal edeceklerine dair malûmat yoktu.
Kolordu ve Tümen Kumandanları, ecnebilerden ve
bilhassa İtalyanlardan, Yunanlıların karaya çıkarılacaklarını
öğrenmişlerse de, bunu kimseye açmayıp saklamışlardır.
Bilâkis, Yunanlıların, kat'iyen İzmire çıkamıyacaklarını
işaa edip durmuşlardır.
Hakikatte ise, İzmirin, Yunanlılara işgal ettirilmesi
daha Mondros mütarekesinden önce tasarlanmış ve
Yunanlıların, harp esnasında müttefiklere yaptıkları
hizmete mukabil İzmir vilâyeti kendilerine vadedilmişti.
Umumî sulh ile beraber Yunanlılar da kendi hisselerini
kapmak için hazırlanmağa başlamışlardı. Sahile
yakın adalara gönderilen ve oralarda teşkil edilen
Yunan çeteleri, yolcu olarak İzmire gelmeğe ve
İzmir metrepolidinin emri altında burada esaslı
bir teşkilât yapılmağa başlanmıştı. Yunan askerinin
izmire çıkacağını bütün Rumlar, Fransız ve İtalyanlar
ve herkes biliyordu. Bunu bilmek istemiyen veya
bildikleri halde halktan ve etrafından saklamağa
çalışanlarsa, Ferit Paşanın İzmire gönderdiği
vali ve memurlardı.
İşgal sabahına takaddüm eden gece, Nadir Paşa,
bütün subayların evlerine adamlar salarak bunlara,
kışlada toplanmaları emrini verdi. Böylece, subayların
büyük bir kısmı daha geceden kışlada toplattırıldılar
ve ertesi günü kışla pencerelerinden feci işgali
temaşa eylediler ve sonra aşağıdaki yazılacak
feci âkibetle karşılaştılar.
Büyük iki vapurdan dubalar vasıtasiile dışarı
çıkarılan Yunan askerleri rıhtımda İzmir metrepolidi
tarafından takdis edildiler ve orada bir geçitresmi
yaptılar. İlk çıkan kıta, Miralay Zafiryos kumandasındaki
Yunan tümeni imiş.
İlk önce tekmil bir alay rıhtıma çıkarılarak burada
toplandırılmıştır.
Toplantı bittikten sonra iki Efzun taburu öncü
olarak hareket etmiş, Kokaryalıya doğru yürümüşlerdir.
Yürüyüş kolunun etrafı heyecandan muvazenesini
kaybetmiş yerli Rumlarla sarılıyor. Türkler korku
ve nefretle, diğer ecnebiler hayretle bu yürüyüşü
seyrediyorlar. Türk halkı birdenbire sersemlemiştir.
Öncüdeki Efzun taburu, üstü otel ve altı kahve
olan ve adına Askeri otel denilen binanın önüne
geldiği vakit otelden bir silâhın patladığı işitildi.
Bu silâh sesi üzerine tekmil Efzun taburu yüzgeri
ederek darmadağın rıhtımdaki toplanma noktasına
doğru kaçmağa başladı. Bu kaçış, görülmeğe lâyıktı.
Efzunların püskülleri, ufkî bir vaziyette arkalarında
uçuyordu. Bu silâhı, Hasan Tahsin isminde bir
gencin patlattığını ve kendisini de orada Yunan
askerlerinin öldürdüğünü herkes söylüyor.
Söylemeyi unuttuğumuz bir nokta var: Daha önce,
yani sabahleyin erkenden, mülkiye hapishanesi
boşanarak mahpuslar dışarı kaçmış, askerî hapishanesindeki
mevkuflar da boşanmak istediklerinden, 174 üncü
alaydan sürülen birkaç asker, askerî hapishanenin
etrafını sarmış ve kapıyı kırmakla meşgul mahpuslara
karşı silâh davranarak ateş etmekle tehdit ediyorlardı.
Civarda toplanan ahali de, bir taraftan, askerî
eşya ve techizat ambarını yağma etmekte idiler.
Yukarıda patladığından bahsettiğimiz ve Efzun
taburunun baştaki mangasına tevcih edilmiş, ve
onları paniğe uğratmış olan bu silâh atandan başka
diğer bir kahraman da var ki, bunun hikâyesini
de aşağıda göreceğiz. Bu silâhlardır ki, İstiklâl
Savaşını yaratmıştır, denebilir. Çünkü, aşağıda
görüleceği üzere kışlada toplanmış subayların,
erlerin, evlere gizlenmiş Türk delikanlıları ile
kadınlarının, Yunan askerleri tarafından katliam
edilmesine sebep olan kurşunlar bunlardır. Bu
kurşunlardır ki, garbî Anadolunun bir kısmını,
medeniyet ve asayiş namına işgale memur edilen
Yunan ordusunun İzmir şehrindeki vahşi hareketlerine
ve bu yüzden Türklerin nefret ve istikrahına ve
millî bir kıyamın vücut bulmasına sebep olmuştur.
Kendisine emniyet edilen bir zat, gözlerile gördüğünü
ilâve eylemek suretile bana şunu hikâye etti:
Yunan Efzun alayı, tam askerî mahfel önüne geldiği
zaman, hapisten yeni kurtulup çıkmış olduğunu
sandığım genç, uzun ve yağız bir delikanlı, sokağın
başına çömeldi. Nişan aldı. İlk kurşunda Efzun
alayının sancağını taşıyan uzun boylu, müheykel
bir Yunan erini, yani sancakteri yere düşürdü.
yunan sancakçısı, kurşunu alnından yemişti. Ben,
bu manzarayı hükûmetin üst kat penceresinden seyrediyordum.
Yağız Türk nişancısı, daha dört, beş kurşun, yani
mavzerin makanizması muhteviyatını boşalttı. Yunan
sancaktar muhafız kıtası yere yatmış, mukabele
ederken, arkadan Yunan bölükleri rıhtıma doğru
kaçtılar, sonra orada tekrar toplanıp mevzie girdiler.
Yağız delikanlı 5 kurşundan sonra sokağa daldı.
İki, üç yüz metre kadar geriledi. Sonra, işittiğime
göre, tekrar çömelmiş ve sokak boyunca Yunanlıların
üzerine atış yapmakta devam etmiş. Cephaneleri
tükenmiş. O esnada civar evin penceresinden bakan
yaşlı bir Türk kadınına dönerek: "Nine, gördün
ya, yarın ahirette şahidim sen ol. Kurşunum, cephanem
tükendi, onun için tüfeğimi omuzladım, geri gidiyorum."
Bu yağız kahraman kimdi? Tek başına bir Yunan
alayına karşı koyan, maddî, manevî bütün mes'uliyetleri
yüklenerek ilk kurşunu atan bu mechul kahraman
nerededir? Şehirden çekilirken mi öldürüldü, yoksa
dağ başını tuttu, efelere mi karıştı? Sonra Aydına
baskın yapanlar arasına katılarak orada mı vatan
uğruna düştü? Onu kimse görmemiş. O kimseye sonradan
bir şey söylememiş olmasına göre, sağ kalmış olması
çok şüpheli. Fakat İzmir sokaklarında bir Yunan
alayına yalnız başına karşı koymak, bu o kadar
övünülecek, iftihar edilecek bir iş mi ki, bundan
bahsedeyim düşüncesile bu kahraman, kimseye bir
şey söylememiş de olabilir. Bu halde, belki de
sağdır, yaşıyor.
Fakat, mühim mesele bu değil, Bu kahraman hayatta
olabilir, toprak altında olabilir. Bu meçhul yağız
Türk, niçin bütün bir milletin vicdanında ve dimağında
değildir? Bu, öyle, mütevazı bir kahraman, ki
onu vatan için şahsiyetini bildirmeksizin ölen
"Meçhul asker" lerle bile mukayese edemeyiz.
İzmir Kordonuna dikilecek taştan bir heykel halinde
bu meçhul kahramının yağız simasını neden temaşa
etmiyelim? Köşe başına çömelmiş, mevzareni doğrultmuş,
yalnız başına bir husumet cihanı kesilmiş, yalnız
başına bir devlet kararı vermiş, yalnız başına
bir başkumandan, yalnız başına ordu olmuş olan
yağız delikanlıyı Türk ressamlarının fırçaları
neden canlandırmasın? İstikbal nesline, garp cephesi
nasıl kuruldu? Suali sorulduğu zaman verilecek
cevapları hazırlamak, bugünkü neslin ödevidir.
Silâh sesi üzerine yüzgeri ederek heyecanla geriye
kaçan Yunan taburu, alayın toplanma yerinde derlenerek
mevzie giriyor ve kışlanın üzerine şiddetli bir
piyade ateşi açıyor.
Donanmadan indirilen nordanflit tüfeklerinin de
katılması ile, bu ateş, hiçbir cevap görmeksizin
iki saate yakın bir müddet devam ediyor. Kışlanın
ateş altında bulundurulan cephesi, subay odaları
ve saire gibi dairelerden ibaret olduğundan, Türk
askeri tarafından mevzi alınacak ve mukabele edilecek
bir yer değildi. Zaten, gerek kolordu ve gerekse
tümen komutanları ile İzmir Askerlik Dairesi Başkanı
ve İzmirde mevcut subayların dörtte üçü, verilen
emirle daha geceden buraya kapatılarak nötralize
edilmişler ve seyirci vaziyette kalınmak kararı
verilmişti. Bu subaylar, ateşin kesilemesini heyecanla
beklediler. O esnada, şehir içinde inzibatı korumak
ödevi ile dolaşmakta olan bir süvari müfrezesi
dahi, tüfek ateşi edilen mahalle ansızın çıkagelmiş
olduğundan, hükûmet konağının içine girmeğe mecbur
kalmış ve oradan teker teker kaçmıştır.
Kışla içindeki subaylar, meselenin fenalaşmakta
olduğunu görerek pencerelerden türkçe ve rumca
ateş kes! diye bağırmağa başlamışlarsa da, Yunanlılara
meram anlatamamışlardır. Kolordu ve tümen komutanları,
Yunanlılara ateş kestirmek için Celâl (Dincer)
adlı bir telefoncu subaya, pencereden beyaz bir
mendil sallatarak ateş kestirmek istiyorlar. Celâl
yaralanıyor ve geriye çekiliyor. Nihayet ateş
hafifliyor ve bir Yunan piyade bölüğü süngü takmış
olarak kışlanın içine giriyor. Bunların önünde
İzmirin azılı yerli Rumlarından yüzlerce başıbozuk
var. İlk rastladıkları Türk subaylarını dipçiklerle
yerlere yatırarak üstlerini başlarını soyuyorlar.
Öndeki arkadaşlarının bu hallerini gören ve arka
odalarda bulunan bazı subaylar, bu esnada pencereden
atlayıp kaçıyorlar. Fakat subayların büyük bir
kısmı kaçamıyarak, en önde elinde beyaz bir bayrak
olduğu halde, kendisinin Kolordu Komutanı olduğunu
anlatmağa çalışan Ali Nadir Paşayı takip ediyorlar.
Ali Nadir Paşa, ilk arzı mutavaat ettiği Yunan
Subayından ağzile karışık üç tokat yiyor. Ferit
Paşanın ve Nigehbancıların bu paşasının ağzına
indirilen bu tokatlar, Türk milletinin, Türk ordusunun
ağzına vurulmuştur.
Bunun Kurmay Başkanı olan Bağdatlı Abdülhamit,
yüzünü ve avurdunu şişiren bir yumruk darbesi
yemişti. Tümen Komutanı da bir kaç tokatla hisselenmiştir.
Derhal Türk subaylarının kalpakları başlarından
yerlere atılıyor, üzerleri soyularak paraları
gasbediliyor.
Askerlik Dairesi Başkanı Albap Fethi, kendisinden
kaputunu isteyen ve zito Venizelos diye bağırmağa
icbareden bir Yunan soyguncu neferinin, dilini
anlamıyarak kaputunu çıkarmadığından dolayı, süngülenerek
öldürülüyor. Önce iki saat devam eden tüfek ateşinin
tesirile dört er ölmüş ve on beşi de yaralanmıştı.
Şimdi de teslim olduktan sonra ilk olarak Albay
Fethinin kanına giriyorlar.
Sonra subaylar ikişer yapılarak Rıhtıma götürülmek
üzere bir bölük süngü takmış Yunanlı ile sarılıyor.
Kışladan dışarı çıkarılır çıkarılmaz binlerce
yerli Rum, bu kafilenin etrafını alıyor ve muhafızlar
arasında yürüyen subay ve erlere sopalarla, taşlarla,
demirlerle, kudurmuşçasına saldırıyorlar. İlk
ağızda Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü ile kolordu
karargâhından bir kurmay subay ve on beş subayla
altı er bu mütearrızlar tarafından öldürülerek
cesetleri rıhtım boyunda sürüklenip denize atılıyor.
Birçokları da kafalarından ve diğer yerlerinden
ağır ve hafif yaralanıyorlar.
İşte, altı yüz yıldan beri kıllarına bile dokunulmıyan,
zengin edilen, mes'ut edilen yerli Rumların kendi
vatan kardeşlerine verdikleri mükâfat budur.
Yerli Rumlar, ellerindeki demir parçalar ile,
bazı subayların kafa taslarını kırmak suretile
öldürmüşler ve bazı yaralıları daha ölmeden denize
atmışlardı. Yine yerli Rumlar bu esnada civarda
ellerine geçirdikleri sivil erkek, kadın Türklere
daha saldırmayı unutmamışlardır.
Kahvehanelerde bira içen bir grup, erkek ve kadınları,
kahvehane önünden geçen Türklerin üzerine rovelverlerle
ateş talimi etmek suretile keyif çatmışlardır.
Yürüyüş kafilesinden, ayağı kayıp düşenler veyahut
dipçik darbesinden sendeliyenler mutlaka, mutlaka
süngülenip öldürülmüşler ve arasıra elleri yukarı
kaldırtılarak (Zito Venizelos!) diye bağırtmışlardır.
Nihayet Tanrı imdada yetişiyor. Ve öldürülmiyenleri
kurtarıyor. Ansızın gökten bir yağmur sağanağı
boşanıyor. Bu yağmur o kadar şiddetlidir, ki kafileyi
tamamile yoketmek üzere saldırışlarını ve kuduzluklarını
arttıran sopalı, demirli, bıçaklı Rumlar, yağmurdan
ıslanmamak için saçaklar altına ve dükkanlar içine
çekiliyor. Kafile muhafızları da, ıslanmamak için
kafileyi koşar adımla yürütüyor. Yağmurdan sokak
tenhalaşıyor, boşalıyor. Kafile, Pasaport dairesinin
önünden geçerken oraya yanaşmış olan Leon adlı
Yunan torpidosu efradı, eğlence için kafilenin
üzrine nordanflit ateşi açıyorlar. Burada da beş,
on kişi şehit oluyor. Bu torpidonun hemen yanında
bulunan İngiliz torpidolarındaki subaylar, İngiliz
neferlerine, bu namussuzca kasaplığı seyrettirmemek
için, güvertede bulunan erleri içeri kamaralara
kapatıyorlar. Belki de İngilterenin himayesindeki
Rum kasaplığını İngiliz halkından gizlemek için.
Fransız subayları ile polisleri dahi bu kasaplığı
kayıtsızca seyrediyorlar. Yalnız şu farkla, ki
İngilizler, seyrederken gülüyorlar ve sevinçlidirler,
Fransızlarla İtalyanlar kayıtsız ve tarafsızdır.
Kafile, Patris adlı Yunan vapurunun yanında durduruldu.
Sağ kalanların üstleri ve başları tekrar yoklanarak
ceplerinde sıkışıp kalmış olan son kuruluşları
da muhafızları tarafından alındıktan sonra vapura
tıkıldılar. Sonra bir Yunan subayı gelerek, kafiledeki
Kolordu Komutanı ile Kurmay Başkanını ve Tümen
Komutanını alıp tekrar kışlaya götürüyorlar ve
vaki olan katliamdan dolayı teessüf beyan ederek
bunları serbest bırakıyorlar ve kendilerinden
de işbu kasaplığın kasden yapılmadığına dair bir
de vesika alıyorlar.
Böylece 56 ncı tümen subaylarının bir kısmı lüzumsuz
ve sebepsiz olarak Yunanlılar tarafından öldürülüyor,
yaralanıyor, küçük bir kısmı şehrin arkasından
memleket gerisine, Aydın ve Manisa istikametine
kaçıyorlar. Geri kalanları da Yunan vapuru ile
Mudanyaya getirilerek atılıyor, bunlar buradan
Bursaya gidiyorlar ve tümen sonra Bursada yeniden
kurulacaktır. Subayların İzmirde kalan evlerine
ve ailelerine ise yerli Rumlar saldırıyorlar.
Bütün subay evleri yağma ediliyor, subayların
kadın ve çocuklarına tecavüzler yapılıyor. Erlerin
büyük bir kısmı memleketlerine savuşuyorlar. Ölümden
kurtulanlar, vapurla Mudanyaya gelmişlerdir. Facianın
bu perdesi böylece kapanmıştır.
Burada, bu facianın mes'ullerini ve ahmakça hareketin
müsebbiplerini derin aramağa lüzum yok. Müttefiklerin
askerî kontrolü altına girmiş olan bir memlekete
Yunan kuvvetlerini, mütareke hükümleri, hilâfına
olarak çıkarılması ihtimalini önceden düşünmek
ve buna karşı yeniden millî bir mücadeleye karar
vermek, birinci derecede o zamanki hükûmete, ondan
sonra, henüz memlekette, milleti bir mukavemete
sürüklemek kuvvetini kendisinde gören vatanperverlere
düşen bir ödevdi. "O zamanki Damat Ferit
Paşa hükûmeti ve onun pek yeni olarak bazı vilâyetlere
gönderdiği mümessilleri, o zamanın İzmir Valisi
ve İzmirdeki Kolordu Kumandanı gibi tipler ise
ancak İzmir faciasını bu memlekete hediye edecek
insanlardı."
Eğer, o zaman İzmirdeki 56 ncı tümenin başında
aklı erer ve vatanperver bir komutan veya birkaç
büyük rütbeli subay bulunmuş olsaydı, hiç olmazsa
Yunan işgalinden birkaç gün önce tümenin bütün
kıtalarını toplıyarak şehir içinde, hükûmetin
emir ve müsaadesi hilâfına bir mukavemet yapmak
cesaretini göstermezse bile, tümeni Manisa istikametine,
geriye çeker, ileride yapılacak mukavemetler için
ilk çekirdeği el altında bulundurmuş olurlardı.
DİPNOT :
· Rahmi Apak (Tekirdağ Eski Mebusu), İstiklal
Savaşında Garp Cephesi nasıl kuruldu, Güven Basımevi,
İst, 1942.
-
Geri -
|