|
BİZİ
FELÇ EDEN YALANLAR
HÜSEYİN
TAVİLOĞLU
Belgesellerde sık
sık yer alan yılanın fareyi yutma sahnesini görmeyenimiz
kalmamıştır herhalde. Yılan önce avını bir kez
ısırır ve geriye çekilir, enjekte ettiği zehir
fareyi öldürmez fakat felç eder. Bir süre sonra
yılan, uyuklar gibi gözleri yarı kapalı bir şekilde
hafif hafif titremekte olan avına yaklaşmaya başlar,
artık yılanın hareketleri çok yavaştır. Fareyle
burun buruna gelecek şekilde vücudunu döndürür
ve böylece gerekli konumunu almış olur. Çünkü
temel kural kafadan yutmaktır! Ağzını kocaman
açar, iki çenesinin arasından farenin yarı kapalı
adeta umursamaz gözleri son bir kez daha gözükür
ve fare, canlı canlı yutulurken hiç debelenmez,
hiç zorluk çıkarmaz çünkü felç edilmiştir.
İşte Yüceler Yücesi Atatürk'ün yaratmış olduğu
ulus devletimizin de yutulmak üzere olduğu şu
sıralarda hiç debelenmemesinin sebebi, onun yalanlarla
kandırılıyor olmasındandır. Açıkça görülen odur
ki, kandırılmakla felç edilmek tamamen aynı sonuçları
vermektedir.
Borç Yükü Hafifleyecek Yalanı!
En büyük yalan içine düşürüldüğümüz borç kapanının
-erteleme (moratoryum) ilân etmeden- asla içinden
çıkılamaz olduğunun gizlenmesidir. Çünkü ancak
bu yalanla ekonomimizin kanını "faiz dışı
fazla" kılıfı altında sonuna kadar emmek
mümkün olabilmektedir. Bilindiği gibi "faiz
dışı fazla" terimi devletin vergileri arttırması
ve harcamaları kısmasıyla elde ettiği parayı borç
faizine yatırması olayını ifade etmektedir.
Geçen sene devlet 10 katrilyon TL'den fazla bir
parayı bu yolla ekonomiden emdi. Bu miktar ekonomimizin
büyüklüğüne göre korkunç bir rakamdır. Bu para
arttırılan vergiler yoluyla bizim cebimizden alınmıştır.
Eğer devlet bu parayı tekrar harcayarak ekonomiye
döndürmüş olsaydı, o zaman ekonomimize bir zarar
vermemiş olurdu. Fakat parayı hem bizim elimizden
alıp, hem de kendi harcamayınca o paranın ekonomide
dolaşmasını engellemiş oldu. Oysa devlet hiç müdahale
etmese, biz vergiye verdiğimiz 10 katrilyonu piyasada
harcayacaktık(1) ve o para birilerine gelir olacaktı
ve tabi onlarda bu gelirlerini harcayacaklarından
başka birilerine daha 10 katrilyon gelir sağlayacaklardı
ve bu böyle devam ederek esasında 10 katrilyon
rakamının çok ötesinde bir "canlılık"
ekonomiden emilmemiş olacaktı.
Devletin bu şekildeki ve özellikle de bu boyuttaki
müdahalesinin yıkıcı etkilerini hiçbir ekonomist
inkâr etmiyor, edemez de -sadece görmezden gelebilirler
ve çoğu da onu yapıyor-, İMF söz konusu bu kan
alımının önümüzdeki yıllarda arttırılarak devam
etmesini talep etmektedir.
Bir ekonominin geleceğinin karanlık olduğunu gösteren
diğer bir işaret de gerçek (reel) faizlerin yüksekliğidir.
Aynı İMF, kamu sektörü borcuna 2002 yılında %
25, 2003 yılında da % 21 -ve sonraki yıllar güya
% 18- reel faiz verileceğini tahmin etmektedir.(2)
Biliyoruz ki İMF'nin bu tür tahminleri hep iyimserdir
ve hiç tutmaz. Fakat bu uyutma maksatlı, propaganda
rakamlarıyla bile gerçek hâla çok aşikâr bir şekilde
ortadadır: bu gidişle ekonomimizin gelecek yıllarda
daha da küçülmesi ve sonunda da batması kaçınılmazdır.
Peki öyleyse biz neden ekonomimizi öldürecek olan
bu 10 katrilyon liralık faiz dışı fazlaları veriyoruz?
Çünkü bize bunun borç yükümüzü hafifleteceği yalanı
imâ edilmektedir. İşte zaten kaçınılmaz olan borç
erteleme ilanını geciktiren ve bu arada ekonomimizi
boşuna mahveden en büyük kötülük de budur! Ulus
devleti ortadan kaldıracak kanunları çıkartmak,
Afganistan'a asker göndermek vs. karşılığında
borcun kemiğe dayanmış olan vadesini birkaç yıl
daha uzatmak, borç yükünü hafifletmek değildir.
Hesap ortadadır. Geçen sene ekonomiden emilen
10 katrilyon aynı yıl ödememiz gereken faizin
dörtte biri bile değildir.(3)
Oysaki borç yükünün hafiflemesinden bahsetmek
için bu paranın tüm faiz ödemeleri ile ana paranın,
en azından küçük bir kısmının da geri ödenmesine
yetmesi gerekirdi.
Dolayısıyla bu konuda niyet mektubunda şu şekilde
bir laf cambazlığı yapma zorunluluğu doğmuştur:
"... (elde ettiğimiz faiz dışı fazla) gelecek
yıldan başlayarak Borç/GSMH oranında hızlı bir
düşüş sağlamasına zemin hazırlamaya yardım etmiştir.(4)
(!!!)" Sağlamıştır değil!.. Sağlamasına zemin
hazırlamıştır değil!.. Sağlamasına zemin hazırlamaya
yardım ne demek?! Yemin etseler başları ağrımaz!!
Yabancı Sermaye Yalanı!
Dikkat edilirse bir yandan yukarıdaki gerçekler
gizlenmeye çalışılırken diğer yandan da ülkemize
yabancı sermayeyi çekemezsek mahvolacağımız teması
işlenmektedir. Bu bir tezattır. Sormak lazımdır,
yabancı sermaye gelmediği taktirde sizin faiz
dışı fazla üretmekten başka bir amacı olmayan
programınızın ekonomiye etkisi ne olacaktır? Hiç
kuşku yok ki bu bir kan alma operasyonudur ve
alınan kan, Türk kanıdır, yerine yabancı kanı
verilmez ise hastanın sonu tabiatıyla ölüm olacaktır.
Bu durumda ölmek mi daha iyi yaşamak mı ona bakmak
gerektir.
Bugün yabancıların her şeyin sahibi olduğu bir
çok ülkede, o ülke insanlarının açlıkla terbiye
edildiklerini ve modern köleler haline getirildiklerini
biliyoruz. Ne mutlu bize ki,.. ne kadar şanslıyız
ki,.. Yüceler Yücesi Atatürk'ün bizlere aşılamış
olduğu yüksek maneviyat ve ulus-devlet bilinçi
böyle yaşamamıza asla müsaade etmeyecektir.
Bilindiği üzere iki türlü yabancı sermaye mevcuttur;
biri spekülatif sermaye, yani şu yukarıdaki %25
reel faizi kapıp kaçmaya gelen sermaye, diğeri
ise uzun vadeli üretime dönük, istihdam yaratan
sermaye, yani ekonomiye kan verecek olan sermaye.
İşin acı tarafı %25 gibi korkunç bir reel faiz
için bile spekülatif dediğimiz sermaye ülkemize
girmek istemiyor. Hâla 1995-1999 arasında devlet
borç senetlerinden dolar bazında kazandıkları
%60 faizi alıp ülkeden çıkmak peşindeler. Geçen
sene Şubat ayında, ve ondan önce Kasım ayında
yaşadığımız, Merkez Bankamızın kasasını boşaltan
krizler, onların ülkeden çıkışı sebebiyle gerçekleşmişti.
Bu arada İMF'nin sabit kur politikası yabancılar
ülkeden çıkış yaparken kur yükselmesin diye, başka
bir deyişle çıkarken kapı yüzlerine kapanmasın
diye araya takoz koymaktan başka bir şey değildi.
İkinci tür sermayeyi çekmek için ise her şeyi
yapmaya razı olduğumuz açık: Tahkime izin veren,
Danıştay'ı devre dışı bırakan Anayasa değişiklikleri
yaptık. Yetmedi! Bu anayasa değişikliğini tam
uygulamaya koyacak kanunlar da çıkarttık ve böylece
Dünya Ticaret Örgütünün tam anlamıyla sermaye
hegemonyası kurma amaçlı yıkıcı kanunlarını ülkemizde
her türlü yasanın üzerinde olmak kaydıyla, kabul
etmiş olduk. Ticaret kanunumuz yatırım ortamını
etkilediklerinden yabancılar gelsin diye onlar
için "güzelleştirildiler"(!!!).(5) Sadece
yolsuzlukları önleyecek zannederek, Dünya Bankasının
istediği gibi bir ihale kanunu çıkartıyoruz, oysaki
esas maksat dev yabancılar gelsin bizim yerlileri
ezsin, serbest ticaret olsundur! Dünya Bankası
yatırımın önündeki engelleri kaldırmamız için
nasıl bir kanun çıkartmamız gerektiğini söyleyecek
ve biz de bunun doğrultusunda bir Yabancı Sermaye
Kanunu çıkartmaya söz veriyoruz. Ayrıca bir de
Çalışma İzni Kanunu çıkartıyoruz ki, yabancılar
istedikleri elemanı getirsin ülkemizde çalıştırsın(6)
Evet tüm bunları yaptık ve yapıyoruz ama...
Hava alırız!!!..
Çünkü diğer ülkeler bizim çok önümüzde bulunmaktadır!
Ekonomisi çoktan batırılmış, borç batağındaki
bir çok ülke bizim yaptıklarımızı ve fazlasını
çoktan yapmış durumdadırlar.
Bunları yapmamız ekonomimizin yerli unsurlarının
öldürülmesi ve bundan doğacak fakirlik, çaresizlik
yoluyla ulus devletimizin bitirilmesi planın bir
parçası olarak dayatılmaktadır. Yoksa diğerlerine
karşı bize avantaj falan getirdiği yoktur. Biz
diğer ülkelerle kafa kafaya vurdurulmaktayız.
Bu bir yarıştır fakat iyiye doğru olan bir yarış
değildir! Dünya ekonomi literatüründe bunun adı
dibe vurma yarışıdır! UYANALIM! Rekabet ettiğimiz
ülkelerde insanlar günde bir dolara çalışıyor!
Var mısınız yarışa ey bu ülkeyi yönetenler?..
"Hodri meydan" diyor diğer ülkeler size!!..
Meksika'da daha 1980 yılından beri sizin şimdi
kurmayı planladığınız serbest bölgeler var, 1987'de
bu bölgelerden birinde faaliyette olan Ford, 3500
kişiyi işten çıkarınca işçiler ayaklandı ve Meksika
devleti de onları fabrikanın bahçesinde takır
takır vurdu! Var mısınız beyler?
Başbakan 28 Mart'ta basına yansıyan açıklamasında
"Nihayet kara göründü" buyurmuşlar.
O gözüken kara değil kayalık! İMF'nin dedikleri
bu hızla yapılmaya devam edilirse gemi son sürat
o kayalara toslayacak! Yabancılar bunu görmüyor
mu sanıyoruz? Görmekten öte, biliyorlar! Onlar
bu filmi daha önce de gördüler. Meksika'da, Şili'de,
Brezilya'da, Rusya'da, Peru'da, Yugoslavya'da,
Malezya'da, Arjantin'de ve daha birçok ülkede,
İMF hep bu filmi oynattı onlar için. Biraz bekleyip
batan geminin mallarını yok pahasına satın almak
varken kayalıklara doğru son sürat giden bir geminin
içine niye atlasınlar. Bugün eğer yabancı sermaye
bize gelecekse iç pazarımızdan faydalanmak için
gelir, yoksa burada üretip ihraç etmek için niye
gelsin? Köle işçilerin olduğu diğer ülkelere gider.
Peki bizde şimdi iç pazar mı kaldı? Daralan ekonomilere
yatırım amaçlı sermayenin kolay kolay gelmediğini
biliyoruz. Bir de üstüne üstlük, faiz dışı fazla
elde edeceğiz diye halka vergi üstüne vergi koyulduğu,
akaryakıt tüketim vergisinin sürekli arttırılması
yüzünden dünyanın en pahalı benzininin, mazotunun
ve ayrıca en pahalı elektriğinin olduğu bir ülke
haline geldi burası!
Fakat tabi bu değerlendirmeler yabancı sermayenin
iflas etmiş hazır tesislere bedava konması açısından
değil, burada kendisinin tesis kurması açısından
yapılmış değerlendirmeleridir. Yoksa yabancı sermaye
satın alma yoluyla Türkiye'nin kendi iç pazarındaki
en stratejik noktaları daha şimdiden ele geçirmiş
durumdadır. Örneğin gıda sektörü açısından ülkemiz
her şeye rağmen büyük bir pazar olup yabancılar
tarafından hızla istila edilmektedir. Başka bir
örnek İnşaat sektörüdür. Avrupa Birliğindeki büyük
şehirlerin her birinde üçer tane inşaat halinde
bina görürseniz çok iyi! Bizde ise inşaat sektörü
ekonominin lokomotifi ola gelmiştir hep. Peki
ülkemizin çimento fabrikaları kimin elinde? Yabancıların!
Vatan toprakları turizm açısından son derece avantajlı
fakat biz ülkemize gelen turistlerin hizmetçiliğini
yapıp bahşiş denebilecek kazançlar elde edebiliyoruz
ancak. Çünkü onları buraya getiren tur operatörleri,
havayolları eskiden Türk'tü şimdi yabancı. Antalya
havaalanı iyi kazanıyor ama yabancıların elinde.
Oteller, büyük tesisler yabancıların elinde. Bugünlerde
turistik tesislerimizin yüzlercesi aynı anda müzayede
salonlarında satışa çıkıyor. Biz ise yakında sadece
garsonluktan kazanıyor olacağız. Bankacılık sektörü
ise her şeyden önemlidir ve tam batmıştır. Kısa
süre sonra ortalıkta bir elin parmakları kadar
yabancı dev banka kalacak ve belki bizim en büyük
bankalarımızdan bir yada ikisi bu devlerin küçük
ortakları olabileceklerdir. Sonuçta bankacılığı
ele geçiren zaten Türk sanayisini de toptan ele
geçirmiş demektir.
Peki biz bu kadar yabancıyı nasıl cezp ettik?
Tahkim mi vardı eskiden? Yabancıların önünde bürokratik
engeller yok muydu? Tecrübeler ile sabit olunmuştur
ki, tüm dünyada yabancı sermayeyi çekmenin en
iyi yolu krize girmektir! Çünkü kriz demek iflas
demektir ve iflas da mülkiyetin el değiştirmesinden
başka bir şey değildir. Tabi hep Türklerden yabancılara!
Üstelik yabancılar kurtarıcı rölünde! "En
büyük" gazetelerimizin biri diyor ki; "Türkiye'de
yabancı ortakların Türk ortaklarına ait hisseleri
satın alarak tümüne sahip olduğu şirketler artıyor...
Toyota, Honda, Kent Gıda derken dün Pepsi'de "işlem
tamamlandı". Yabancı ortağı olanlar böyle
kurtarıyor, bu şansı olmayanlar ne yapıyor? Onlar
icra takipleriyle, hacizlerle boğuşuyor.(7)
Kahramanlık konusu açılmışken, yabancı sermaye
gelsin diye çok ağlamakta şöyle bir ironi olduğunu
da ayrıca belirtelim; bilindiği gibi artık yabancı
şirketlerin yerel olarak kazandıkları paraları
ülke dışına çıkarmalarında hiçbir kısıtlama yok.
(Eskiden öyle değildi; "kazandığın paranın
şu kadarıyla tekrar ülkemize yatırım yapmak zorundasın"
denebiliyordu.) Dolayısıyla şimdi artık yoğurda,
süte, şekere, arabaya vs. ye ödediğimiz paranın
şirket kârı olan kısmı, cebimizden çıkar çıkmaz
gelsin diye ağladığımız yabancı sermaye oluveriyor!!
Hele hele perakende sektörü gibi son derece stratejik
bir sektörün, Carrefour, Real, Metro gibi dev
yabancı kuruluşlarının tamamen eline geçmesi demek,
kendi aramızda yaptığımız ticaret için yabancılara
komisyon ödememiz demektir. (Bu son cümlenin üzerine
sayfalar yazılabilir, fakat şu kadırını söyleyebiliriz;
olağanüstü bir etkiye sahip olan perakendeci devler
olgusu ekonominin en önemli konularından biridir.
Örneğin Meksika, Amerika ve Kanada ile NAFTA serbest
ticaret anlaşmasına ikna edilirken, kendilerine
ucuz işçilik sayesinde Meksika mallarının Amerika'ya
dolacağı söylenmişti. Oysa Meksikalılar bir de
baktılar ki, yaptıkları anlaşma sonucu kendi ülkelerine
giren dev perakendeciler, kendilerine daha da
ucuz olan Çin malı satıyorlar! Japonya bu devleri
şehir dışına çıkartmaya kalkınca Amerika ile DTÖ'lük
olmuştur. Amerika bir ülkeye ithal malını en iyi
bunların sattığını söyleyerek, Japonya'nın yapmak
istediğinin Amerikan mallarına haksızlık olacak
şekilde serbest ticareti engellemek anlamına geleceğini
öne sürmüştür. Dolayısıyla bizdeki "şehir
dışına alacağız" gibi benzer laflar da hayaldir.
Anayasamızı değiştirdik, tahkimi kabul ettik.
Tahkim demek hakem demek ve artık tek bir hakem
var o da DTÖ! Ve onun da yegane referansı adalet
değil serbest ticaret! Başka bir deyişle büyüğün
küçüğü dövmesi adaletsizliği!)
Gayri-Safi Milli Hasıla Yalanı!
Esasen yabancı sermaye gelmiyor diye ağladığımız
ve kanun üstüne kanun çıkarttığımız halde, ülke
ekonomisinin en stratejik köşeleri yabancılar
tarafından kapılmış vaziyettedir. Fakat biz ekonomimizin
en stratejik köşeleri yabancılar tarafından kapılmış
vaziyettedir. Fakat biz ekonomimizin -ve hatta
hayatımızın- temel göstergesi olarak kabul ettiğimiz
bu rakamsal gösterge için hâla "Milli"
ibaresini kullanıyoruz. Oysaki pek yakında buna
Gayri-Safi Gayri Milli Hasıla demek gerekecektir.
Buhranlı 2001 yılı arkasında sayısız iflas etmiş
Türk firması bıraktı, ve kısaltılmış ismiyle GSMH
dedikleri bu rakam %9,5 küçüldü! Şimdi ekonominin
başındakilerin umudu bu firmaların bir kısmının
yok pahasına yabancılar tarafından alınması ve
faaliyete geçirilmesi! Dolayısıyla 2002'de "bakın
tekrar büyümeye geçtik, Milli Hasılamız tam tahmin
ettiğimiz gibi %3 büyüdü!" diyebilecekler.
Ekonomi yönetiminde "başarı" sağlamış
olacaklar! Oysa iki senenin toplamda sonucu, %6,5
küçülme ve ekonominin büyük oranda ve bedava olarak
yabancıların eline geçmesi. Üstelik bu kurgulayabildikleri
en iyi senaryo!
Fakat GSMH denen bu rakamın bir uyutucu yanı daha
mevcuttur. Her şeyden önce bu rakam bir ülkedeki
ekonomik aktiviteyi ölçen bulabileceğiniz en büyük
rakamdır. Belki bazı diğer açılardan gösterge
olma değeri olabilir ama iş, bir ülkenin borçluluk
durumunu veya borç ödemesi için yapacağı faiz
dışı fazlayı bu rakamla oranlamaya gelince, mutlaka
ki bu rakam -milletleri uyutmak açısından- İMF
için bulunmaz bir rakamdır!
Örneğin ülkenin yollarının çukurlu ve bozuk olması
bu rakamı büyütür! Çünkü böyle yollar yüzünden
patlayan lastiklerin, bozulan arabaların tamiri,
fazladan yakılan benzin ve hatta yapılan kazalar
bile yeni araba alımı ve hastane masraflarına
yol açacağından söz konusu bu rakamın yani GSMH'nın
büyümesine sebep olur! Hatta deprem gibi doğal
afetler sonucu yakılan, yıkılan evlerin yerine
yenilerinin yapılması bile bu rakamı büyütmektedir.
Devletin sürekli olarak Akaryakıt Tüketim Vergisini
arttırmasıyla akaryakıtın son derece pahalı hâle
gelmesi sağlıksız durumu da yine GSMH'yı büyütmektedir.
Bilindiği gibi Özel Tüketim Vergisi diye yeni
bir vergi çıkarılmıştır, bu vergi satılan malların
nihai fiyatını arttıracağından GSMH -yani ekonomimizi(!)-
sahte bir şekilde büyümüş gibi gözükecektir.
Başka bir trajikomik durum da şudur; çok uluslu
dev bir şirket ülkemizde ürettiği yarı mamul bir
ürünü diğer bir ülkedeki, örneğin İspanya'daki
tesislerine gönderirken "Türkiye'de nasıl
olsa bir şekilde vergi denetimi kolay" diye
düşünerek, denetimin çok daha sıkı olduğu İspanya'da
kâr-zarar hesaplarına yansıyacak olan maliyetlerini
yüksek göstermek için fiyatı suni olarak şişirebilir
ki bu da bizim "milli" ekonomimizi yine
sahte bir şekilde büyütmüş olur! Unutulmamalı
ki bugün dünya uluslararası ticaretinin üçte birinden
fazlası aynı dev şirketin değişik ülkeler arasındaki
mal alışverişidir.
Tabiatıyla bu tür negatif olayların ülkenin borç
ödeme kapasitesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Ekonomimiz
sadece bu rakamla ifade edildiği için kamuoyu,
ülke ekonomisinin gerçek kapasitesi hakkındaki
son derece kolay yanıltılabilmektedir. Örneğin
geçen yılın ekonomimizde yaptığı büyük tahribat,
GSMH'nın %9,5 küçülmesi gibi basit ve küçük bir
rakamla asla ifade edilemez. Öte yandan ülke borcu
böyle anlamsız büyük bir rakama bölündüğünde sonuç
yine yanıltıcı derecede küçük çıkmakta ve olayın
vahameti saklı kalmaktadır.
Fakat maalesef ülkemizin durmu artık böyle bir
rakamla bile gizlenebilecek şekilde değildir.
Örneğin 2000 yılında yapılan Türkiye V. Vergi
Kongresinde, Maliye Bakanı Sümer Oral, "Bir
ülkenin iç ve dış borçları toplamı GSMH'nın %60'ını
aşmıyorsa durum normaldir" demiştir! Bunu
ancak İMF'nin her dediğini yapmakta hiçbir sakınca
görmeyen biri söyleyebilir! Çünkü bu oranda borçlu
olan bir ülke her yıl İMF'den borç almadan ayakta
kalamaz. Fakat artık %60'ı tartışacak durumumuz
yok, çünkü buün toplam borcumuzun bu anlamsız
büyük rakam GSMH'ya oranı %140 olmuştur!!! Bu
İMF'nin kendi uyutma göstergelerine göre bile
korkunç bir rakamdır!
Çok iyi bilmeliyiz ki, bugün bu ülkedeki her türlü
finansal göstergenin hepsi palavradır! Hiç biri
ülke gerçeklerine bağlı olmayıp, bir tek şeye,
İMF'nin yeni borçlar verme taahhüdünün devam etmesine
bağlıdır. Son iki senede patlak veren krizlerin
de ülkeyi yangın yerine çevirmemesinin sebebi
yine İMF'nin bu taahhütleridir. Bu durum İMF'nin
kendi 10. gözden geçirme raporunda yine İMF'nin
kendisi tarafından aynen onaylanmaktadır. (Sayfa:
48) Peki İMF'nin bu yaptığı hâyır mıdır, şer midir?
Ona bakalım.
"İMF, Türkiye İçin Elini Taşın Altına Sokuyar"
Yalanı!
Bu tam bir "zehirli" propagandır. Böyle
bir propagandanın etkili olmasının sebebi ise
gerçekten artık çok büyük borçlara ihtiyacımız
olmasından ve bu paralar gelmediği taktirde gerçekten
fena halde batacak olmamızdandır. Oysa İMF'nin
gerçekte yapıtğı şudur: Ülkemize borç verenlerin
temsilcisi kılığındaki İMF, bize gelip şöyle der;
"bu yıl 50 lira faiz ödemek zorundasınız,
bunu ödemenize imkân olmadığını biliyoruz çünkü
tüm vergi gelirlerinizin toplamı dahi bu kadar
etmiyor, dolayısıyla vergileri şöyle, şöyle arttıracaksınız
-en ince detayları dikte eder- harcamalarınızı
da şöyle, şöyle kısacaksınız -detaylar- böylece
bize ödemek için bir 10 liranız olacak (işte buna
faiz dışı fazla diyorlar) siz onu bize ödeyin,
geri kalan 40 lirayı da biz kağıt üzerinde hallederiz.
Yani size 40 liralık biraz daha uzun vadeli yeni
borç vermiş gibi yaparız, sizde aldığınız bu yeni
borçla bu yılki faizinizi ödersiniz!"
Bu mu elini taşın altına sokmak?! Bir kere İMF
bizden 10 lira tahsil etmiş oldu, 40 lirayı da
bize göndermedi kendi ceplerinden birinden diğerine
aktardı!
Bu kadarla bitse iyi. İMF, maşası olduğu yabancı
sermayenin ülkenin tüm varlıklarını bedava ele
geçirmesini sağlayacak kanunları da bu arada bize
çıkarttırmış oldu. Sadece tahkimden, ihale kanunundan,
endüstri bölgeleri kanunundan, yabancıların önündeki
engellerin kaldırılması kanundan vs. den bahsetmiyoruz.
En önemli örnek; kur çapasının dayatılması sonucunda,
kaçınılmaz olanın olması, yani doların ani patlaması
olayıdır. Alacakları TL, borçları dolar olan bir
çok yerli şirketimiz bilançoları itibariyle kağıt
üzerinde o an batmıştır. Bu firmalardan bazıları
halen sudan çıkmış balık gibi çırpınmaktadır.
Ve yukarıda bahsedilen faiz dışı fazla belası
yüzünden devletin piyasaya daraltması da bu duruma
tuz biber ekmektedir. Dolayısıyla böyle gitmesine
izin verdiğimiz taktirde -başka bir deyişle felç
olmuş fare gibi durmaya devam ettiğimiz sürece-
çok yakında borçlarımızı hiç eksiltemeden tüm
varlıklarımız bize borç veren ve İMF'yi maşa olarak
kullanan "yabancıların" eline geçecek.
Anlıyoruz ki yabancıların ele geçirme yolu iflas
ettirmekten geçiyor fakat devlet son ana kadar
iflas etmiş sayılmayacağına göre, onun elindeki
çok değerli ve stratejik kamu varlıkları nasıl
ele geçirilecektir? Tabi ki borç faizi ödemesine
karşılık yapılacak özelleştirme ile!
Özelleştirme Yalanı!
80 yılda bin bir zorlukla elde ettiğimiz Cumhuriyet
birikimlerimiz şimdi borcumuza karşılık işleyen
faizin dişinin kovuğuna bile gitmeyecek bedellere
elden gidiyor. Bugünkü durumumuzda özelleştirmenin
hiçbir borç azaltıcı etkisi söz konusu değildir.
Kaçınılmaz son zaten gelecektir, fakat ne kadar
geç gelirse o kadar çıplak ve çaresiz kalacağız.
Temelde 3 cins özelleştirmeden bahsedebiliriz:
1. Altın yumurtlayan tavukların özelleştirilmesi,
2. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
3. Zarar eden KİT'lerin özelleştirilmesi.
Birinci kategorideki varlıkların özelleştirilmeleri
hangi şartlarda olursa olsun PEŞKEŞTİR! Ayrıca
bu varlıklarımız Türk Telekom, TEKEL veya rafinerilerimiz
gibi genelde son derece stratejik kuruluşlardır.
Bunları elinde tutan ekonominin köprü başlarını
da elinde tutuyor demektir. Devleti hantallığından
kurtarmak için küçültmek başka, kuşa çevirmek
başkadır. Bu ne yabancılara güvendir? Bu ne yabancılarla
işbirliğidir?
Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ise kendi
içinde çelişik bir kavram olarak karşımızda durmaktadır.
Adı üstündedir: kamu hizmeti! Hizmet etmekle kâr
etmek birbirinin tam zıddı iki kavramdır. Tüm
dünyada özelleştirilen kamu hizmetlmeri felaket
derecesinde sonuçlar doğurmuş ve doğurmaktadır.
Avrupa ülkelerinde bir takım hizmetler -demiryolları
gibi- önce özelleştirilmiş sonuç hüsran olunca
bunlar tekrar devlet tarafından satın alınmışlardır.
peki bizdeki gibi satınca parasını borcunun faizine
yatıran ülkeler için geri alabilme söz konusu
olamayacağından, sonuç hüsran içinde yaşamak mı
olacaktır?
Ekonomistlerin giderek fikir birliğine vardıkları
nokta; kamu hizmetlerinin özel sektör tarafından
ancak ekonomiler büyürken belli ölçüde yapılabildiği,
fakat bir ekonomik durgunluk halinde özel sektörün
kârdan başka bir hedefinin olmaması sebebiyle
hizmetleri gerektirdiği şekilde yapamadığıdır.
Özelleştirmelerden sonra kamu hizmetlerinin fiyatlarının
tavana fırladığı, bazı hayati konularda, "kâr
yok" diye hizmetlerin durdurulduğu -örneğin
verem hastalarının genelde fakir olması yüzünden
verem tedavi olanaklarının ortadan kalkması- bilinen
hadiselerdir.
Zarar eden KİT'lere gelince, bunlar zaten özelleştirilemiyor.
Bazıları arazileri ve binaları için yok pahasına
satın alınıyor ve hemen işlevleri durduruluyor.
Fakat bir devletin, bir KİT'i asla verimli işletemeyeceği
önyargısı son derece yanlıştır. Zamanında Asya
Kaplanlarını, kaplan yapan, devletin ekonomideki
yönlendirici rolü olmuştur. Yani devlet özel sektör
işbirliği. Bir örnekle açıklayalım: 1970 yılında
Dünya Bankası'nın kurulmasına itiraz ettiği Güney
Kore Demir - Çelik KİT'i, 1980 yılına gelindiğinde
konusunda dünyanın en verimli kuruluşu haline
gelmiş ve başta otomotiv ve gemi inşaat sektörleri
olmak üzere özel sektöre sağladığı kaliteli, ucuz
ve kesintisiz ürünlerle onların dünya pazarındaki
başarılarında kilit rollerden birini oynamıştır.
Bizde ise devlet yönetimindeki kurumların başarısız
olması doğanın bir kuralıymış gibi yutturulmaya
çalışılmaktadır. Oysa başarısızlığımızın gerçek
sebebi Yüceler Yücesi Atatürk'ten sonra ulus olarak
devlet sahibi olma konusunda hemen gevşemeye başlamamızdandır.
Bunun da en başta gelen sebebi; ulusların iç gücünü
yönlendiren basın içerisinde ulusalcılığı ve Türklüğü
düzenli bir şekilde aşağılayan, bireyciliği ve
liberalizmi öven bir "Şebeke"nin(8)
bulunmasıdır. Ulus devletleri ortadan kaldırma
bağlamında Şebeke, dışarıdaki Elit'in emirlerinin
içerideki uygulayıcısıdır.
Gevşememizin başka bir sebebi ise 80 yıldır savaş
görmüyor olmamızdır. Bizler akşam yatsak ve sabah
kalksak ve bir de baksak ki Filistinli olmuşuz!...
bir günlüğüne.. Ertesi gün Hanya'yı Konya'yı anlamış
oluruz ama yetmez! Bağımsız bir devlete sahip
olunduğu halde ekonomik mahkumiyet nedir, onu
da çok iyi idrak etmemiz ayrıca şarttır. Yüceler
Yücesi Atatürk, Osmanlı yönetimi için "ekonomik
mahkumiyeti kavrayamamış bedbahtlardı" diyordu.
Acaba şu son 22 yılın yönetimleri için ne derdi???
Bizi mahkum edenlerin kimliğini, düşünce yapısını
nihai amacını ve şimdiye kadar ne ölçüde mesafe
kat etmiş olduğunu da ayrıca mutlaka bilmek zorundayız.
Bu konular "Emsali Görülmemiş Bir Galibiyet"
başlıklı makalemiz ve onu takip eden diğerlerinde
işlenmiş olduğundan burada tekrar edilmeyecektir.
Fakat o yazılarımızda elit adıyla anmış olduğumuz
Allahoğulları bu yazımızda sürekli bahsettiğimiz
"yabancıların" ana dokusudur. Elit dışında
örneğin Suudi Kraliyet Ailesinin 800 milyar nakit
parası vardır. Fakat bunu kendi amaçları doğrultusunda
siyasi bir güce dönüştürebildiklerini görüyor
muyuz? Asla yapamazlar. Gidip Elit'in sahip olduğu
bankalara bu parayı teslim etmekten başka yapabilecekleri
hiçbir şey yoktur. Hatta bankaya ortak da olmuşlardır
ama sistemi Elit kurmuştur, yöneten de odur.
Küreselleşmenin nihai hedefi olan tek dünya devletinin
(yada krallığının) sahiplerinin zihniyeti (ırk
değil zihniyet) Allahoğulluğu, üstünlük ve seçilmişlik
temeline dayandığından bizleri kabul edilemez
bir berbatlık beklemektedir. Bu gidişle hem kamuya,
hem de özel sektöre ait bütün varlıklarımızı anlamsız
bir şekilde faize kaptıracağız. Bu yüzden tek
çare, vakit geçirmeden borç ertelemesine gitmektir.
Doğal olarak sistem buna çok sert tepki verecektir
fakat kozlarımız yok değildir. Her şey ülkenin
tek elden ve çok iyi yönetilmesinde düğümlenmektedir,
fakat ne yazık ki toplumlar acı çekmeden tam bilinçlenememekte
ve bu tür yönetimleri doğuramamaktadırlar!
DİPNOTLAR
1. Normal şartlarda parayı harcamayıp bankaya
yatırmanın da faydası vardır ama bizim bankacılık
sektörümüz dibi delik bir kuyu haline getirildiğinden
o parayı reel sektöre kredi vermesi hemen hemen
imkansızdır.
2. Tenth Review Under the Stand-By Arrangement
- November, 2001 - imf. org - Table 6. Turkey:
Medium-Term Public Debt Susta nability, 2001-2006
(Assuming US$ 10 Billion additional external financing
in 2002)
3. Aynı Rapor; Table 3. Turkey: Selected Indicators,
2000-2003
4. 20 Kasım 2001 tarihli Niyet Mektubu - Madde
17
5. 3 Mayıs 2001 tarihli Niyet Mektubunda verilen
sözlerdir.
6. 31 Temmuz 2001 ve 20 Kasım 2001 tarihli Niyet
Mektuplarında verilen sözlerdir.
7. 14 Mart 2002 Sabah - Güngör Mengi (Aktarımdaki
vurgu tarafımızdan konmuştur)
8. Yalçın Küçük - Şebeke - YGS Yayınları - 2002
-
Geri -
|