Mayıs 2002   Sayı: 45 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MAYIS 2002  

BİZİ FELÇ EDEN YALANLAR
HÜSEYİN TAVİLOĞLU

Belgesellerde sık sık yer alan yılanın fareyi yutma sahnesini görmeyenimiz kalmamıştır herhalde. Yılan önce avını bir kez ısırır ve geriye çekilir, enjekte ettiği zehir fareyi öldürmez fakat felç eder. Bir süre sonra yılan, uyuklar gibi gözleri yarı kapalı bir şekilde hafif hafif titremekte olan avına yaklaşmaya başlar, artık yılanın hareketleri çok yavaştır. Fareyle burun buruna gelecek şekilde vücudunu döndürür ve böylece gerekli konumunu almış olur. Çünkü temel kural kafadan yutmaktır! Ağzını kocaman açar, iki çenesinin arasından farenin yarı kapalı adeta umursamaz gözleri son bir kez daha gözükür ve fare, canlı canlı yutulurken hiç debelenmez, hiç zorluk çıkarmaz çünkü felç edilmiştir.
İşte Yüceler Yücesi Atatürk'ün yaratmış olduğu ulus devletimizin de yutulmak üzere olduğu şu sıralarda hiç debelenmemesinin sebebi, onun yalanlarla kandırılıyor olmasındandır. Açıkça görülen odur ki, kandırılmakla felç edilmek tamamen aynı sonuçları vermektedir.
Borç Yükü Hafifleyecek Yalanı!
En büyük yalan içine düşürüldüğümüz borç kapanının -erteleme (moratoryum) ilân etmeden- asla içinden çıkılamaz olduğunun gizlenmesidir. Çünkü ancak bu yalanla ekonomimizin kanını "faiz dışı fazla" kılıfı altında sonuna kadar emmek mümkün olabilmektedir. Bilindiği gibi "faiz dışı fazla" terimi devletin vergileri arttırması ve harcamaları kısmasıyla elde ettiği parayı borç faizine yatırması olayını ifade etmektedir.
Geçen sene devlet 10 katrilyon TL'den fazla bir parayı bu yolla ekonomiden emdi. Bu miktar ekonomimizin büyüklüğüne göre korkunç bir rakamdır. Bu para arttırılan vergiler yoluyla bizim cebimizden alınmıştır. Eğer devlet bu parayı tekrar harcayarak ekonomiye döndürmüş olsaydı, o zaman ekonomimize bir zarar vermemiş olurdu. Fakat parayı hem bizim elimizden alıp, hem de kendi harcamayınca o paranın ekonomide dolaşmasını engellemiş oldu. Oysa devlet hiç müdahale etmese, biz vergiye verdiğimiz 10 katrilyonu piyasada harcayacaktık(1) ve o para birilerine gelir olacaktı ve tabi onlarda bu gelirlerini harcayacaklarından başka birilerine daha 10 katrilyon gelir sağlayacaklardı ve bu böyle devam ederek esasında 10 katrilyon rakamının çok ötesinde bir "canlılık" ekonomiden emilmemiş olacaktı.
Devletin bu şekildeki ve özellikle de bu boyuttaki müdahalesinin yıkıcı etkilerini hiçbir ekonomist inkâr etmiyor, edemez de -sadece görmezden gelebilirler ve çoğu da onu yapıyor-, İMF söz konusu bu kan alımının önümüzdeki yıllarda arttırılarak devam etmesini talep etmektedir.
Bir ekonominin geleceğinin karanlık olduğunu gösteren diğer bir işaret de gerçek (reel) faizlerin yüksekliğidir. Aynı İMF, kamu sektörü borcuna 2002 yılında % 25, 2003 yılında da % 21 -ve sonraki yıllar güya % 18- reel faiz verileceğini tahmin etmektedir.(2) Biliyoruz ki İMF'nin bu tür tahminleri hep iyimserdir ve hiç tutmaz. Fakat bu uyutma maksatlı, propaganda rakamlarıyla bile gerçek hâla çok aşikâr bir şekilde ortadadır: bu gidişle ekonomimizin gelecek yıllarda daha da küçülmesi ve sonunda da batması kaçınılmazdır.
Peki öyleyse biz neden ekonomimizi öldürecek olan bu 10 katrilyon liralık faiz dışı fazlaları veriyoruz? Çünkü bize bunun borç yükümüzü hafifleteceği yalanı imâ edilmektedir. İşte zaten kaçınılmaz olan borç erteleme ilanını geciktiren ve bu arada ekonomimizi boşuna mahveden en büyük kötülük de budur! Ulus devleti ortadan kaldıracak kanunları çıkartmak, Afganistan'a asker göndermek vs. karşılığında borcun kemiğe dayanmış olan vadesini birkaç yıl daha uzatmak, borç yükünü hafifletmek değildir. Hesap ortadadır. Geçen sene ekonomiden emilen 10 katrilyon aynı yıl ödememiz gereken faizin dörtte biri bile değildir.(3)
Oysaki borç yükünün hafiflemesinden bahsetmek için bu paranın tüm faiz ödemeleri ile ana paranın, en azından küçük bir kısmının da geri ödenmesine yetmesi gerekirdi.
Dolayısıyla bu konuda niyet mektubunda şu şekilde bir laf cambazlığı yapma zorunluluğu doğmuştur: "... (elde ettiğimiz faiz dışı fazla) gelecek yıldan başlayarak Borç/GSMH oranında hızlı bir düşüş sağlamasına zemin hazırlamaya yardım etmiştir.(4) (!!!)" Sağlamıştır değil!.. Sağlamasına zemin hazırlamıştır değil!.. Sağlamasına zemin hazırlamaya yardım ne demek?! Yemin etseler başları ağrımaz!!
Yabancı Sermaye Yalanı!
Dikkat edilirse bir yandan yukarıdaki gerçekler gizlenmeye çalışılırken diğer yandan da ülkemize yabancı sermayeyi çekemezsek mahvolacağımız teması işlenmektedir. Bu bir tezattır. Sormak lazımdır, yabancı sermaye gelmediği taktirde sizin faiz dışı fazla üretmekten başka bir amacı olmayan programınızın ekonomiye etkisi ne olacaktır? Hiç kuşku yok ki bu bir kan alma operasyonudur ve alınan kan, Türk kanıdır, yerine yabancı kanı verilmez ise hastanın sonu tabiatıyla ölüm olacaktır. Bu durumda ölmek mi daha iyi yaşamak mı ona bakmak gerektir.
Bugün yabancıların her şeyin sahibi olduğu bir çok ülkede, o ülke insanlarının açlıkla terbiye edildiklerini ve modern köleler haline getirildiklerini biliyoruz. Ne mutlu bize ki,.. ne kadar şanslıyız ki,.. Yüceler Yücesi Atatürk'ün bizlere aşılamış olduğu yüksek maneviyat ve ulus-devlet bilinçi böyle yaşamamıza asla müsaade etmeyecektir.
Bilindiği üzere iki türlü yabancı sermaye mevcuttur; biri spekülatif sermaye, yani şu yukarıdaki %25 reel faizi kapıp kaçmaya gelen sermaye, diğeri ise uzun vadeli üretime dönük, istihdam yaratan sermaye, yani ekonomiye kan verecek olan sermaye. İşin acı tarafı %25 gibi korkunç bir reel faiz için bile spekülatif dediğimiz sermaye ülkemize girmek istemiyor. Hâla 1995-1999 arasında devlet borç senetlerinden dolar bazında kazandıkları %60 faizi alıp ülkeden çıkmak peşindeler. Geçen sene Şubat ayında, ve ondan önce Kasım ayında yaşadığımız, Merkez Bankamızın kasasını boşaltan krizler, onların ülkeden çıkışı sebebiyle gerçekleşmişti. Bu arada İMF'nin sabit kur politikası yabancılar ülkeden çıkış yaparken kur yükselmesin diye, başka bir deyişle çıkarken kapı yüzlerine kapanmasın diye araya takoz koymaktan başka bir şey değildi.
İkinci tür sermayeyi çekmek için ise her şeyi yapmaya razı olduğumuz açık: Tahkime izin veren, Danıştay'ı devre dışı bırakan Anayasa değişiklikleri yaptık. Yetmedi! Bu anayasa değişikliğini tam uygulamaya koyacak kanunlar da çıkarttık ve böylece Dünya Ticaret Örgütünün tam anlamıyla sermaye hegemonyası kurma amaçlı yıkıcı kanunlarını ülkemizde her türlü yasanın üzerinde olmak kaydıyla, kabul etmiş olduk. Ticaret kanunumuz yatırım ortamını etkilediklerinden yabancılar gelsin diye onlar için "güzelleştirildiler"(!!!).(5) Sadece yolsuzlukları önleyecek zannederek, Dünya Bankasının istediği gibi bir ihale kanunu çıkartıyoruz, oysaki esas maksat dev yabancılar gelsin bizim yerlileri ezsin, serbest ticaret olsundur! Dünya Bankası yatırımın önündeki engelleri kaldırmamız için nasıl bir kanun çıkartmamız gerektiğini söyleyecek ve biz de bunun doğrultusunda bir Yabancı Sermaye Kanunu çıkartmaya söz veriyoruz. Ayrıca bir de Çalışma İzni Kanunu çıkartıyoruz ki, yabancılar istedikleri elemanı getirsin ülkemizde çalıştırsın(6) Evet tüm bunları yaptık ve yapıyoruz ama...
Hava alırız!!!..
Çünkü diğer ülkeler bizim çok önümüzde bulunmaktadır! Ekonomisi çoktan batırılmış, borç batağındaki bir çok ülke bizim yaptıklarımızı ve fazlasını çoktan yapmış durumdadırlar.
Bunları yapmamız ekonomimizin yerli unsurlarının öldürülmesi ve bundan doğacak fakirlik, çaresizlik yoluyla ulus devletimizin bitirilmesi planın bir parçası olarak dayatılmaktadır. Yoksa diğerlerine karşı bize avantaj falan getirdiği yoktur. Biz diğer ülkelerle kafa kafaya vurdurulmaktayız. Bu bir yarıştır fakat iyiye doğru olan bir yarış değildir! Dünya ekonomi literatüründe bunun adı dibe vurma yarışıdır! UYANALIM! Rekabet ettiğimiz ülkelerde insanlar günde bir dolara çalışıyor! Var mısınız yarışa ey bu ülkeyi yönetenler?.. "Hodri meydan" diyor diğer ülkeler size!!.. Meksika'da daha 1980 yılından beri sizin şimdi kurmayı planladığınız serbest bölgeler var, 1987'de bu bölgelerden birinde faaliyette olan Ford, 3500 kişiyi işten çıkarınca işçiler ayaklandı ve Meksika devleti de onları fabrikanın bahçesinde takır takır vurdu! Var mısınız beyler?
Başbakan 28 Mart'ta basına yansıyan açıklamasında "Nihayet kara göründü" buyurmuşlar. O gözüken kara değil kayalık! İMF'nin dedikleri bu hızla yapılmaya devam edilirse gemi son sürat o kayalara toslayacak! Yabancılar bunu görmüyor mu sanıyoruz? Görmekten öte, biliyorlar! Onlar bu filmi daha önce de gördüler. Meksika'da, Şili'de, Brezilya'da, Rusya'da, Peru'da, Yugoslavya'da, Malezya'da, Arjantin'de ve daha birçok ülkede, İMF hep bu filmi oynattı onlar için. Biraz bekleyip batan geminin mallarını yok pahasına satın almak varken kayalıklara doğru son sürat giden bir geminin içine niye atlasınlar. Bugün eğer yabancı sermaye bize gelecekse iç pazarımızdan faydalanmak için gelir, yoksa burada üretip ihraç etmek için niye gelsin? Köle işçilerin olduğu diğer ülkelere gider. Peki bizde şimdi iç pazar mı kaldı? Daralan ekonomilere yatırım amaçlı sermayenin kolay kolay gelmediğini biliyoruz. Bir de üstüne üstlük, faiz dışı fazla elde edeceğiz diye halka vergi üstüne vergi koyulduğu, akaryakıt tüketim vergisinin sürekli arttırılması yüzünden dünyanın en pahalı benzininin, mazotunun ve ayrıca en pahalı elektriğinin olduğu bir ülke haline geldi burası!
Fakat tabi bu değerlendirmeler yabancı sermayenin iflas etmiş hazır tesislere bedava konması açısından değil, burada kendisinin tesis kurması açısından yapılmış değerlendirmeleridir. Yoksa yabancı sermaye satın alma yoluyla Türkiye'nin kendi iç pazarındaki en stratejik noktaları daha şimdiden ele geçirmiş durumdadır. Örneğin gıda sektörü açısından ülkemiz her şeye rağmen büyük bir pazar olup yabancılar tarafından hızla istila edilmektedir. Başka bir örnek İnşaat sektörüdür. Avrupa Birliğindeki büyük şehirlerin her birinde üçer tane inşaat halinde bina görürseniz çok iyi! Bizde ise inşaat sektörü ekonominin lokomotifi ola gelmiştir hep. Peki ülkemizin çimento fabrikaları kimin elinde? Yabancıların!
Vatan toprakları turizm açısından son derece avantajlı fakat biz ülkemize gelen turistlerin hizmetçiliğini yapıp bahşiş denebilecek kazançlar elde edebiliyoruz ancak. Çünkü onları buraya getiren tur operatörleri, havayolları eskiden Türk'tü şimdi yabancı. Antalya havaalanı iyi kazanıyor ama yabancıların elinde. Oteller, büyük tesisler yabancıların elinde. Bugünlerde turistik tesislerimizin yüzlercesi aynı anda müzayede salonlarında satışa çıkıyor. Biz ise yakında sadece garsonluktan kazanıyor olacağız. Bankacılık sektörü ise her şeyden önemlidir ve tam batmıştır. Kısa süre sonra ortalıkta bir elin parmakları kadar yabancı dev banka kalacak ve belki bizim en büyük bankalarımızdan bir yada ikisi bu devlerin küçük ortakları olabileceklerdir. Sonuçta bankacılığı ele geçiren zaten Türk sanayisini de toptan ele geçirmiş demektir.
Peki biz bu kadar yabancıyı nasıl cezp ettik? Tahkim mi vardı eskiden? Yabancıların önünde bürokratik engeller yok muydu? Tecrübeler ile sabit olunmuştur ki, tüm dünyada yabancı sermayeyi çekmenin en iyi yolu krize girmektir! Çünkü kriz demek iflas demektir ve iflas da mülkiyetin el değiştirmesinden başka bir şey değildir. Tabi hep Türklerden yabancılara! Üstelik yabancılar kurtarıcı rölünde! "En büyük" gazetelerimizin biri diyor ki; "Türkiye'de yabancı ortakların Türk ortaklarına ait hisseleri satın alarak tümüne sahip olduğu şirketler artıyor... Toyota, Honda, Kent Gıda derken dün Pepsi'de "işlem tamamlandı". Yabancı ortağı olanlar böyle kurtarıyor, bu şansı olmayanlar ne yapıyor? Onlar icra takipleriyle, hacizlerle boğuşuyor.(7)
Kahramanlık konusu açılmışken, yabancı sermaye gelsin diye çok ağlamakta şöyle bir ironi olduğunu da ayrıca belirtelim; bilindiği gibi artık yabancı şirketlerin yerel olarak kazandıkları paraları ülke dışına çıkarmalarında hiçbir kısıtlama yok. (Eskiden öyle değildi; "kazandığın paranın şu kadarıyla tekrar ülkemize yatırım yapmak zorundasın" denebiliyordu.) Dolayısıyla şimdi artık yoğurda, süte, şekere, arabaya vs. ye ödediğimiz paranın şirket kârı olan kısmı, cebimizden çıkar çıkmaz gelsin diye ağladığımız yabancı sermaye oluveriyor!!
Hele hele perakende sektörü gibi son derece stratejik bir sektörün, Carrefour, Real, Metro gibi dev yabancı kuruluşlarının tamamen eline geçmesi demek, kendi aramızda yaptığımız ticaret için yabancılara komisyon ödememiz demektir. (Bu son cümlenin üzerine sayfalar yazılabilir, fakat şu kadırını söyleyebiliriz; olağanüstü bir etkiye sahip olan perakendeci devler olgusu ekonominin en önemli konularından biridir. Örneğin Meksika, Amerika ve Kanada ile NAFTA serbest ticaret anlaşmasına ikna edilirken, kendilerine ucuz işçilik sayesinde Meksika mallarının Amerika'ya dolacağı söylenmişti. Oysa Meksikalılar bir de baktılar ki, yaptıkları anlaşma sonucu kendi ülkelerine giren dev perakendeciler, kendilerine daha da ucuz olan Çin malı satıyorlar! Japonya bu devleri şehir dışına çıkartmaya kalkınca Amerika ile DTÖ'lük olmuştur. Amerika bir ülkeye ithal malını en iyi bunların sattığını söyleyerek, Japonya'nın yapmak istediğinin Amerikan mallarına haksızlık olacak şekilde serbest ticareti engellemek anlamına geleceğini öne sürmüştür. Dolayısıyla bizdeki "şehir dışına alacağız" gibi benzer laflar da hayaldir. Anayasamızı değiştirdik, tahkimi kabul ettik. Tahkim demek hakem demek ve artık tek bir hakem var o da DTÖ! Ve onun da yegane referansı adalet değil serbest ticaret! Başka bir deyişle büyüğün küçüğü dövmesi adaletsizliği!)
Gayri-Safi Milli Hasıla Yalanı!
Esasen yabancı sermaye gelmiyor diye ağladığımız ve kanun üstüne kanun çıkarttığımız halde, ülke ekonomisinin en stratejik köşeleri yabancılar tarafından kapılmış vaziyettedir. Fakat biz ekonomimizin en stratejik köşeleri yabancılar tarafından kapılmış vaziyettedir. Fakat biz ekonomimizin -ve hatta hayatımızın- temel göstergesi olarak kabul ettiğimiz bu rakamsal gösterge için hâla "Milli" ibaresini kullanıyoruz. Oysaki pek yakında buna Gayri-Safi Gayri Milli Hasıla demek gerekecektir.
Buhranlı 2001 yılı arkasında sayısız iflas etmiş Türk firması bıraktı, ve kısaltılmış ismiyle GSMH dedikleri bu rakam %9,5 küçüldü! Şimdi ekonominin başındakilerin umudu bu firmaların bir kısmının yok pahasına yabancılar tarafından alınması ve faaliyete geçirilmesi! Dolayısıyla 2002'de "bakın tekrar büyümeye geçtik, Milli Hasılamız tam tahmin ettiğimiz gibi %3 büyüdü!" diyebilecekler. Ekonomi yönetiminde "başarı" sağlamış olacaklar! Oysa iki senenin toplamda sonucu, %6,5 küçülme ve ekonominin büyük oranda ve bedava olarak yabancıların eline geçmesi. Üstelik bu kurgulayabildikleri en iyi senaryo!
Fakat GSMH denen bu rakamın bir uyutucu yanı daha mevcuttur. Her şeyden önce bu rakam bir ülkedeki ekonomik aktiviteyi ölçen bulabileceğiniz en büyük rakamdır. Belki bazı diğer açılardan gösterge olma değeri olabilir ama iş, bir ülkenin borçluluk durumunu veya borç ödemesi için yapacağı faiz dışı fazlayı bu rakamla oranlamaya gelince, mutlaka ki bu rakam -milletleri uyutmak açısından- İMF için bulunmaz bir rakamdır!
Örneğin ülkenin yollarının çukurlu ve bozuk olması bu rakamı büyütür! Çünkü böyle yollar yüzünden patlayan lastiklerin, bozulan arabaların tamiri, fazladan yakılan benzin ve hatta yapılan kazalar bile yeni araba alımı ve hastane masraflarına yol açacağından söz konusu bu rakamın yani GSMH'nın büyümesine sebep olur! Hatta deprem gibi doğal afetler sonucu yakılan, yıkılan evlerin yerine yenilerinin yapılması bile bu rakamı büyütmektedir.
Devletin sürekli olarak Akaryakıt Tüketim Vergisini arttırmasıyla akaryakıtın son derece pahalı hâle gelmesi sağlıksız durumu da yine GSMH'yı büyütmektedir. Bilindiği gibi Özel Tüketim Vergisi diye yeni bir vergi çıkarılmıştır, bu vergi satılan malların nihai fiyatını arttıracağından GSMH -yani ekonomimizi(!)- sahte bir şekilde büyümüş gibi gözükecektir.
Başka bir trajikomik durum da şudur; çok uluslu dev bir şirket ülkemizde ürettiği yarı mamul bir ürünü diğer bir ülkedeki, örneğin İspanya'daki tesislerine gönderirken "Türkiye'de nasıl olsa bir şekilde vergi denetimi kolay" diye düşünerek, denetimin çok daha sıkı olduğu İspanya'da kâr-zarar hesaplarına yansıyacak olan maliyetlerini yüksek göstermek için fiyatı suni olarak şişirebilir ki bu da bizim "milli" ekonomimizi yine sahte bir şekilde büyütmüş olur! Unutulmamalı ki bugün dünya uluslararası ticaretinin üçte birinden fazlası aynı dev şirketin değişik ülkeler arasındaki mal alışverişidir.
Tabiatıyla bu tür negatif olayların ülkenin borç ödeme kapasitesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Ekonomimiz sadece bu rakamla ifade edildiği için kamuoyu, ülke ekonomisinin gerçek kapasitesi hakkındaki son derece kolay yanıltılabilmektedir. Örneğin geçen yılın ekonomimizde yaptığı büyük tahribat, GSMH'nın %9,5 küçülmesi gibi basit ve küçük bir rakamla asla ifade edilemez. Öte yandan ülke borcu böyle anlamsız büyük bir rakama bölündüğünde sonuç yine yanıltıcı derecede küçük çıkmakta ve olayın vahameti saklı kalmaktadır.
Fakat maalesef ülkemizin durmu artık böyle bir rakamla bile gizlenebilecek şekilde değildir. Örneğin 2000 yılında yapılan Türkiye V. Vergi Kongresinde, Maliye Bakanı Sümer Oral, "Bir ülkenin iç ve dış borçları toplamı GSMH'nın %60'ını aşmıyorsa durum normaldir" demiştir! Bunu ancak İMF'nin her dediğini yapmakta hiçbir sakınca görmeyen biri söyleyebilir! Çünkü bu oranda borçlu olan bir ülke her yıl İMF'den borç almadan ayakta kalamaz. Fakat artık %60'ı tartışacak durumumuz yok, çünkü buün toplam borcumuzun bu anlamsız büyük rakam GSMH'ya oranı %140 olmuştur!!! Bu İMF'nin kendi uyutma göstergelerine göre bile korkunç bir rakamdır!
Çok iyi bilmeliyiz ki, bugün bu ülkedeki her türlü finansal göstergenin hepsi palavradır! Hiç biri ülke gerçeklerine bağlı olmayıp, bir tek şeye, İMF'nin yeni borçlar verme taahhüdünün devam etmesine bağlıdır. Son iki senede patlak veren krizlerin de ülkeyi yangın yerine çevirmemesinin sebebi yine İMF'nin bu taahhütleridir. Bu durum İMF'nin kendi 10. gözden geçirme raporunda yine İMF'nin kendisi tarafından aynen onaylanmaktadır. (Sayfa: 48) Peki İMF'nin bu yaptığı hâyır mıdır, şer midir? Ona bakalım.
"İMF, Türkiye İçin Elini Taşın Altına Sokuyar" Yalanı!
Bu tam bir "zehirli" propagandır. Böyle bir propagandanın etkili olmasının sebebi ise gerçekten artık çok büyük borçlara ihtiyacımız olmasından ve bu paralar gelmediği taktirde gerçekten fena halde batacak olmamızdandır. Oysa İMF'nin gerçekte yapıtğı şudur: Ülkemize borç verenlerin temsilcisi kılığındaki İMF, bize gelip şöyle der; "bu yıl 50 lira faiz ödemek zorundasınız, bunu ödemenize imkân olmadığını biliyoruz çünkü tüm vergi gelirlerinizin toplamı dahi bu kadar etmiyor, dolayısıyla vergileri şöyle, şöyle arttıracaksınız -en ince detayları dikte eder- harcamalarınızı da şöyle, şöyle kısacaksınız -detaylar- böylece bize ödemek için bir 10 liranız olacak (işte buna faiz dışı fazla diyorlar) siz onu bize ödeyin, geri kalan 40 lirayı da biz kağıt üzerinde hallederiz. Yani size 40 liralık biraz daha uzun vadeli yeni borç vermiş gibi yaparız, sizde aldığınız bu yeni borçla bu yılki faizinizi ödersiniz!"
Bu mu elini taşın altına sokmak?! Bir kere İMF bizden 10 lira tahsil etmiş oldu, 40 lirayı da bize göndermedi kendi ceplerinden birinden diğerine aktardı!
Bu kadarla bitse iyi. İMF, maşası olduğu yabancı sermayenin ülkenin tüm varlıklarını bedava ele geçirmesini sağlayacak kanunları da bu arada bize çıkarttırmış oldu. Sadece tahkimden, ihale kanunundan, endüstri bölgeleri kanunundan, yabancıların önündeki engellerin kaldırılması kanundan vs. den bahsetmiyoruz. En önemli örnek; kur çapasının dayatılması sonucunda, kaçınılmaz olanın olması, yani doların ani patlaması olayıdır. Alacakları TL, borçları dolar olan bir çok yerli şirketimiz bilançoları itibariyle kağıt üzerinde o an batmıştır. Bu firmalardan bazıları halen sudan çıkmış balık gibi çırpınmaktadır. Ve yukarıda bahsedilen faiz dışı fazla belası yüzünden devletin piyasaya daraltması da bu duruma tuz biber ekmektedir. Dolayısıyla böyle gitmesine izin verdiğimiz taktirde -başka bir deyişle felç olmuş fare gibi durmaya devam ettiğimiz sürece- çok yakında borçlarımızı hiç eksiltemeden tüm varlıklarımız bize borç veren ve İMF'yi maşa olarak kullanan "yabancıların" eline geçecek.
Anlıyoruz ki yabancıların ele geçirme yolu iflas ettirmekten geçiyor fakat devlet son ana kadar iflas etmiş sayılmayacağına göre, onun elindeki çok değerli ve stratejik kamu varlıkları nasıl ele geçirilecektir? Tabi ki borç faizi ödemesine karşılık yapılacak özelleştirme ile!
Özelleştirme Yalanı!
80 yılda bin bir zorlukla elde ettiğimiz Cumhuriyet birikimlerimiz şimdi borcumuza karşılık işleyen faizin dişinin kovuğuna bile gitmeyecek bedellere elden gidiyor. Bugünkü durumumuzda özelleştirmenin hiçbir borç azaltıcı etkisi söz konusu değildir. Kaçınılmaz son zaten gelecektir, fakat ne kadar geç gelirse o kadar çıplak ve çaresiz kalacağız.
Temelde 3 cins özelleştirmeden bahsedebiliriz:
1. Altın yumurtlayan tavukların özelleştirilmesi,
2. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
3. Zarar eden KİT'lerin özelleştirilmesi.
Birinci kategorideki varlıkların özelleştirilmeleri hangi şartlarda olursa olsun PEŞKEŞTİR! Ayrıca bu varlıklarımız Türk Telekom, TEKEL veya rafinerilerimiz gibi genelde son derece stratejik kuruluşlardır. Bunları elinde tutan ekonominin köprü başlarını da elinde tutuyor demektir. Devleti hantallığından kurtarmak için küçültmek başka, kuşa çevirmek başkadır. Bu ne yabancılara güvendir? Bu ne yabancılarla işbirliğidir?
Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ise kendi içinde çelişik bir kavram olarak karşımızda durmaktadır. Adı üstündedir: kamu hizmeti! Hizmet etmekle kâr etmek birbirinin tam zıddı iki kavramdır. Tüm dünyada özelleştirilen kamu hizmetlmeri felaket derecesinde sonuçlar doğurmuş ve doğurmaktadır. Avrupa ülkelerinde bir takım hizmetler -demiryolları gibi- önce özelleştirilmiş sonuç hüsran olunca bunlar tekrar devlet tarafından satın alınmışlardır. peki bizdeki gibi satınca parasını borcunun faizine yatıran ülkeler için geri alabilme söz konusu olamayacağından, sonuç hüsran içinde yaşamak mı olacaktır?
Ekonomistlerin giderek fikir birliğine vardıkları nokta; kamu hizmetlerinin özel sektör tarafından ancak ekonomiler büyürken belli ölçüde yapılabildiği, fakat bir ekonomik durgunluk halinde özel sektörün kârdan başka bir hedefinin olmaması sebebiyle hizmetleri gerektirdiği şekilde yapamadığıdır. Özelleştirmelerden sonra kamu hizmetlerinin fiyatlarının tavana fırladığı, bazı hayati konularda, "kâr yok" diye hizmetlerin durdurulduğu -örneğin verem hastalarının genelde fakir olması yüzünden verem tedavi olanaklarının ortadan kalkması- bilinen hadiselerdir.
Zarar eden KİT'lere gelince, bunlar zaten özelleştirilemiyor. Bazıları arazileri ve binaları için yok pahasına satın alınıyor ve hemen işlevleri durduruluyor. Fakat bir devletin, bir KİT'i asla verimli işletemeyeceği önyargısı son derece yanlıştır. Zamanında Asya Kaplanlarını, kaplan yapan, devletin ekonomideki yönlendirici rolü olmuştur. Yani devlet özel sektör işbirliği. Bir örnekle açıklayalım: 1970 yılında Dünya Bankası'nın kurulmasına itiraz ettiği Güney Kore Demir - Çelik KİT'i, 1980 yılına gelindiğinde konusunda dünyanın en verimli kuruluşu haline gelmiş ve başta otomotiv ve gemi inşaat sektörleri olmak üzere özel sektöre sağladığı kaliteli, ucuz ve kesintisiz ürünlerle onların dünya pazarındaki başarılarında kilit rollerden birini oynamıştır.
Bizde ise devlet yönetimindeki kurumların başarısız olması doğanın bir kuralıymış gibi yutturulmaya çalışılmaktadır. Oysa başarısızlığımızın gerçek sebebi Yüceler Yücesi Atatürk'ten sonra ulus olarak devlet sahibi olma konusunda hemen gevşemeye başlamamızdandır. Bunun da en başta gelen sebebi; ulusların iç gücünü yönlendiren basın içerisinde ulusalcılığı ve Türklüğü düzenli bir şekilde aşağılayan, bireyciliği ve liberalizmi öven bir "Şebeke"nin(8) bulunmasıdır. Ulus devletleri ortadan kaldırma bağlamında Şebeke, dışarıdaki Elit'in emirlerinin içerideki uygulayıcısıdır.
Gevşememizin başka bir sebebi ise 80 yıldır savaş görmüyor olmamızdır. Bizler akşam yatsak ve sabah kalksak ve bir de baksak ki Filistinli olmuşuz!... bir günlüğüne.. Ertesi gün Hanya'yı Konya'yı anlamış oluruz ama yetmez! Bağımsız bir devlete sahip olunduğu halde ekonomik mahkumiyet nedir, onu da çok iyi idrak etmemiz ayrıca şarttır. Yüceler Yücesi Atatürk, Osmanlı yönetimi için "ekonomik mahkumiyeti kavrayamamış bedbahtlardı" diyordu. Acaba şu son 22 yılın yönetimleri için ne derdi???
Bizi mahkum edenlerin kimliğini, düşünce yapısını nihai amacını ve şimdiye kadar ne ölçüde mesafe kat etmiş olduğunu da ayrıca mutlaka bilmek zorundayız. Bu konular "Emsali Görülmemiş Bir Galibiyet" başlıklı makalemiz ve onu takip eden diğerlerinde işlenmiş olduğundan burada tekrar edilmeyecektir. Fakat o yazılarımızda elit adıyla anmış olduğumuz Allahoğulları bu yazımızda sürekli bahsettiğimiz "yabancıların" ana dokusudur. Elit dışında örneğin Suudi Kraliyet Ailesinin 800 milyar nakit parası vardır. Fakat bunu kendi amaçları doğrultusunda siyasi bir güce dönüştürebildiklerini görüyor muyuz? Asla yapamazlar. Gidip Elit'in sahip olduğu bankalara bu parayı teslim etmekten başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Hatta bankaya ortak da olmuşlardır ama sistemi Elit kurmuştur, yöneten de odur.
Küreselleşmenin nihai hedefi olan tek dünya devletinin (yada krallığının) sahiplerinin zihniyeti (ırk değil zihniyet) Allahoğulluğu, üstünlük ve seçilmişlik temeline dayandığından bizleri kabul edilemez bir berbatlık beklemektedir. Bu gidişle hem kamuya, hem de özel sektöre ait bütün varlıklarımızı anlamsız bir şekilde faize kaptıracağız. Bu yüzden tek çare, vakit geçirmeden borç ertelemesine gitmektir. Doğal olarak sistem buna çok sert tepki verecektir fakat kozlarımız yok değildir. Her şey ülkenin tek elden ve çok iyi yönetilmesinde düğümlenmektedir, fakat ne yazık ki toplumlar acı çekmeden tam bilinçlenememekte ve bu tür yönetimleri doğuramamaktadırlar!
DİPNOTLAR
1. Normal şartlarda parayı harcamayıp bankaya yatırmanın da faydası vardır ama bizim bankacılık sektörümüz dibi delik bir kuyu haline getirildiğinden o parayı reel sektöre kredi vermesi hemen hemen imkansızdır.
2. Tenth Review Under the Stand-By Arrangement - November, 2001 - imf. org - Table 6. Turkey: Medium-Term Public Debt Susta nability, 2001-2006 (Assuming US$ 10 Billion additional external financing in 2002)
3. Aynı Rapor; Table 3. Turkey: Selected Indicators, 2000-2003
4. 20 Kasım 2001 tarihli Niyet Mektubu - Madde 17
5. 3 Mayıs 2001 tarihli Niyet Mektubunda verilen sözlerdir.
6. 31 Temmuz 2001 ve 20 Kasım 2001 tarihli Niyet Mektuplarında verilen sözlerdir.
7. 14 Mart 2002 Sabah - Güngör Mengi (Aktarımdaki vurgu tarafımızdan konmuştur)
8. Yalçın Küçük - Şebeke - YGS Yayınları - 2002

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |