|
TÜRKİYE,
ÖRTÜLÜ BİR SÖMÜRGE YAPILIYOR... YAVAŞ YAVAŞ...
Prof. Dr. Erol MANİSALI
Sorun, Türkiye
AB'ye girdiği zaman neleri kaybedeceği sorunu
değildir. Sorun, "Türkiye'nin AB'ye alınmadan,
neleri kaybetmekte olduğu" hadisesidir.
Türkiye'de "anayasanın, kanunların daha demokratik
yönde değiştirilmesi meselesi" olumlu bir
gelişmedir. Ancak bu olumlu gelişmeler, "Türkiye'nin
AB dışında tutularak, AB'ye tek taraflı bağlanmasının"
bir sebebi olarak kullanılamaz. Böyle bir yaklaşım,
siyaset, iktisat ve akıl ile bağdaşmaz.
"Türkiye AB'ye alınmasa da, bu sayede alınacakmış
gibi düşünülerek iyi yönde hazırlıklar yapılıyor.
O zaman AB'ye yarın alınmasak da, yapılan şeyler
kâr kalır" diyenler çoğunlukta. Ancak bu
arada, a) AB, Türkiye'yi kendisine tek taraflı
bağlıyor; b) Türkiye'nin ulusal çıkarları ile
bağdaşmayan ödünler alıyor. O zaman bu anlayış
kına gecesi ile zifaf gecesi arasında bir fark
görmemek kadar abes olmazmı?
Türkiye - AB ilişkilerinde AB tarafı "kendi
çıkarını" her alanda fazlası ile koruyor.
Türk tarafı ise Türkiye'nin çıkarlarını siyasi,
iktisadi ve kurumsal alanlarda koruyamıyor. Acaba
neden? Çünkü Türkiye tarafında "Türkiye adına
karar verenler" dar bir çevre. Bu çevrede
"büyük sermaye" egemen: Büyük sermayeye
bağımlı entelcensiya ve bürokrasi egemen. Bu dar
çevre, Türkiye-AB ilişkilerinde, "Türkiye'nin
çıkarlarını değil, dar bir çevrenin çıkarlarını
koruyor". AB, Türkiye'de işbirliği yaptığı
bu dar çevre ile ilişkileri çok iyi götürdü. Ancak
Avrupa Ordusu (AGSP) meselesinde sorun çıktı.
Diğer alanlarda yürütülen "tek taraflı ilişki
düzeni", askeri alanda sırıtıverdi. TSK,
AB'nin tek taraflı bağımlılığa yol açan tutumuna
karşı çıktı.
Oysa AB, Türkiye içindeki "dar çevre ile"
1995'teki gümrük birliği belgeseli ile başlayan
"tek taraflı ilişkileri" çok iyi yürütüyordu.
Öte yandan AB, tek yanlı avantajına ek olarak,
Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Ermeni meselesi gibi alanlarda
da ödünler istemeye başladı. NATO-Avrupa Ordusu
meselesi çıkmasaydı, bu ödünlerde de ilerleme
olabilirdi. Ancak TSK'nin gözü açıldı ve AB'nin
"gerçek niyetini" geç de olsa gördü.
AB, Türkiye üzerinde sivil toplum örgütlerini
kullanmak istiyor. Kullanma yöntemi olarak da
bunları "besleme" yolunu seçti. Vakıflara,
derneklere, meslek kuruluşlarına mali ve teknik
yardım yaparak yönlendiriyor. Bu yönlendirmenin
amacı, "Türkiye'nin AB'ye tek taraflı bağlanmasının
altyapısını hazırlamak".
AB'nin bu "rüşvetini" ceplerine indirmeye
hazır, oldukça geniş bir kesim var. Hatta bunların
bazıları bu AB rüşvetini "Atatürkçülük, Batılılaşma,
uluslararası işbirliği" gibi süslü vitrinler
arkasına gizliyorlar.
Küreselleşme ve işbirliği adı altında,
- Bürokrasiye,
- Üniversitelere,
- İşçi sendikalarına, meslek kuruluşlarına,
- Vakıf ve derneklere
kadar yaygınlaştırılarak sürdürülüyor.
Bütün bunlar, yeni sömürgeleştirme faaliyetleridir
ve AB, Türkiye'nin içinde bulunduğu zaaflardan
yararlanarak bunları yürütmektedir. Temeldeki
sorun ise, "Türkiye'yi fiilen yönetiminde
tutan dar bir çevrenin, bütün bu faaliyetlere
destek vermesi ve yönlendirmesidir".
Bu nedenle Türkiye, ulusal çıkarlarını koruyamamakta,
tek taraflı bağlanarak örtülü bir sömürge düzeni
altına girmektedir. Tek yanlı anlaşmalar, gönüllü
kuruluşların bağlanması, bürokrasinin "perspektifinin"
yönlendirilmesi, entelecensiyanın denetim altına
alınması ile işin altyapısını hazırlamaktadırlar.
Aslında, Türkiye'yi AB'ye tek yanlı bağlamakta
olan bu dar çevre "Türkiye değil", AB'nin
Türkiye'deki uzantısıdır. Taklitçi Tanzimatçıların
torunlarıdır; Atatürk devrimleri ile, savaşıp
da o yıktığımızı sandığımız çevrelerin yeni uzantılarıdır.
-
Geri -
|