|
VAR mıyız?
Mahmut YILBAŞ
Gaflet, dalalet ve hatta hıyanetin neresindeyiz? Var mısınız, -sorgulamaya?
Hem de tam sırası...
Çünkü, Kasım ayındayız!
Bir çoğumuz, Gazi Mustafa Kemal'in huzuruna çıkacak.
Anıtkabir'i ziyarette, tazimde dururken vicdanen rahat olabilmek isteyenler için, görevimi yapabildim mi, emanete (Cumhuriyet'e) sahip çıkabildim mi diye sormalarının en uygun zamanı, tam sırası değil mi?
Yani(!)Bu defa sorular kendimize...
Var mısınız sanık sandalyesine oturup, bugüne kadar hep başkasına yönelttiğimiz sorulan bu defa kendimize sormaya?
Hem de, sokakta işsiz-güçsüz, aylak aylak dolaşanlarımızdan en tepede sorumluluk taşıyanlarımıza kadar. ..
Evet, o sanık sandalyesine kendimizi oturtup ben gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içerisinde miyim, olabilir miyim, diyebilecek miyiz?
Aileme, toplumuma, milletime ve nihayetinde kendime yararlı mı olmaktayım yoksa farkında olmadan, zararım, kötülüğüm mü dokunmakta?.
Görevimi yerine getirebiliyor muyum? emanete sahip çıkabiliyor muyum? Cumhuriyeti yeterin ce kolluyor, koruyabiliyor muyum?
Kaçımız bunu yapabilecek?..
Hıyaneti meslek edinmiş, görev edinmiş, çıkarını hainlikte bulmuş olanlara sözümüz yok, zaten gerek de yok!.. Çünkü sorun, gerçekte onlar değil. Bunlarla baş etmek, mücadele etmek mesele değil. Bu türler, her kesimden, herkes tarafından biliniyor ve zaten fazlaca da ciddiye alınacak tarafları da yok...
Sorun, bizdedir; kendimizde, içimizdedir!
Hatta, belki de, en zararlılarımız kendisini millet ve vatan uğruna adamış ve de atanmış(!?) olarak görenler ve gösterilenlerdir.
Çünkü bunlar kendilerini hiç sorgulamazlar,
hatta sorgulattırmazlar bile...
Bunlara göre, sorunlar hep kendilerinin dışın
dadır, sorunu yaratanlarda!..
Yaptıklarının veya yapamadıklarının kendilerine göre bir cevabı, bir gerekçesi hep vardır, hep var olmuştur. Yeter ki, kendilerine cevap verebilecek bir gerekçe bulabilsinler ve zaten hep bulurlar da... Hareketlerinin veya hareketsizliklerinin kendilerine göre, derinlerde bir anlamı bir gerekçesi ve sırrı vardır...
Konuştuklarında veya sustuklarında da. . . Peki, kimdir bunlar!..
Bizleriz, diyebilecek misiniz?
Arda, burada, yakında veya uzaktalar...
Göz önünde olanlarımız, olmayanlarımız, isimlerini ezbere bildiklerimiz, yüzlerini hafızamızda tuttuklarımız veya mütevazı köşesinde olup bitenleri donuk gözlerle tepkisiz izleyenlerimiz.. .
Sanki hepimiz, bir takım kavramlar arkasına kendimizi, gerçek kişiliğimizi, bizi biz yapan çıkarlarımızı, beklentilerimizi, ürkekliğimizi, beceriksizliğimizi, yetersizliğimizi, yeteneksizliğimizi ve bilgisizliğimizi gizliyor, saklıyor gibiyiz. . .
Kimi zaman demokrasi, kimi zaman insan hakları, kimi zaman uygarlık, çağdaşlık, gelişme, refah düzeyinin artırılması ve kimi zamanda laiklik gibi kavramlar mı oluyor, arkasına saklandığımız, gizlendiğimiz?.
Bir defa; evet, bir defa, hiçbir kimse duymadan, görmeden kendi kendimizi sorgulayabilecek miyiz?
Bu kavramların arkasına saklanmadan, ger
çeklerle yüzleşebilecek miyiz?
Neler mi soracağız kendimize?
Bir niyetlenelim, kendimizi suçlu sandalyesi
ne oturtmaya, yeter ki bir kabul edelim, sorulacak çok şey buluruz... çünkü, ne yaptığımızm en iyi farkında olan bizlerizdir!..
Haydi gelin bir defa deneyelim, nasıl olsa dünyanın sonu da değil, kıyamet de kopmaz; kaldı ki şarkıda dendiği gibi "kimse duymayacak, kimse de görmeyecek" olduktan sonra...
Ben, kendimden başlıyorum, siz de katılır mısınız; ne o, yine mi yan çizeceksiniz?.
Karşıma aldım kendimi; gözlerimin içine bakıyorum, ta derinliklerine inmek istiyorum. Gözlerim hemen kıpırdamaya başladı, sanki rahatsız oluyor, kendini ele vermek istemiyor gibi.. .
Soruyorum! Her gördüğünü bana doğru yansıtıyor musun? Evet diyemiyor, hafiften kendini kaçırıyor, bana bakmaktan çekiniyor gibi... Anlıyorum ki, gözlerim önüne perde çekmiş, olup bitenleri artık görmek istemiyor; ürkmüş, yılmış ve korkmuş bir hali var. Demek yıldırmışlar, korkutmuşlar gözlerimi... İşlevini yapmıyor, bana doğruları göstermiyor... Bugüne kadar, körü körüne yol almış, çıkmaz sokaklara girmiş, duvarlara boşuna toslamamışım meğer. . .
Kulaklarıma dönüyorum; henüz herhangi bir şey sonradan bir sıcaklık hissediyorum; yoksa sen de mi demeden, o da hafiften itirafa başlıyor. Eyvah, olamaz bu kadar, bu ne haldir, nasıl olabilir?. Onu da elde etmişler; duymaması, işitmemesi için "tıkaç"lanmaya, meğer razı edilmiş... Gerçek seslere, nefeslere karşı kendini tıkatmış, bana haber vermeden... Gaipten gelenlere kendini kaptırmış. Demek onun içindir ki, "görünmezliğin" ve "bilinmezliğin" yani meçhullerin peşinde sürüklenmiş durmuşum...
Bu defa dilime döndüm ve "sen hiç olmazsa görevini yaptın!" değil mi diye sordum. Boğazım gıcıklanmaya, kannca1anmaya ve düğümler oluşmaya başladı. Anladım ki, o da elden, yoldan çıkmış da farkında değilmişim... Demek onun içindir ki, bir zamandır konuşmuyor, haykıramıyordum; suskunluğumun sebebi, demek ki buymuş...
Sonunda anladım ki; ben hem kör, hem satır ve hem de dilsizleşirilen1erden biri haline getirilmişim. . .
Bu durumda ben hem gaflet, hem dalalet içinde olanlardan biriyim. Hatta, hıyanet sınırına bile dayanmış durumdayım.
Sizler,' ya sizler!..
Egitim1iler -eğitimsizler ,
Sorumlular-sorumsuzlar,
Yukarıdakiler-aşağıdakiler,
Yedisindekiler-yetmişindekiler,
Oğullar-babalar ve dedeler,
Yumuşaklar-sertler
Beyaz yakalılar-mavi yakalılar,
Nasırlılar-nasırsızlar,
Yüzlüler-yüzsüzler,
Sütlüler-sütsüzler,
Yanlılar-kalabalıklar,
Yıldızlılar-yaldızlılar,
Astlar-üsler,
Evet sizler!
Ne sonuca vardınız?.
"Sessizlik"; yine, değil mi? Demek:
- Gaflettedir nöbetteki "yürek", - Millete artık "erlik" gerek... Bereket!
- Dağlarımızda çoban ateşleri yanıyor; onlar nöbette, onlar uyanık; ya bir de onlar olmazsa, evet, ya bir de onlar olmazsa, halimiz nice olacak, demek!...
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |