Mart 2003  Sayı: 55 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   HAZİRAN 2003  
MÜDAFAA-İ HUKUK’UN STRATEJİSİ
Ş. OSMAN ARAS
Kurmay Albay (E)

Genel anlamda “yol, yöntem, metod” diye tanımlayabileceğimiz STRATEJİ konusunda, nedense, bir kavram kargaşası yaşanmaktadır. Kimileri olaya sırf askerlik açısından bakmakta ve “strateji” sözcüğünü dar bir kalıba sokarak, “savaş yönetimi” diye tanımlamaktadır. Oysa, strateji kavramı çok daha kapsamlı olup; “DEVLETİ YÖNETMEK BİLİM VE SANATI” diye tanımlanabilir. Devlet ise, MİLLİ GÜÇ demektir. Bu bağlamda “devlet yönetimi”, “milli siyaset”, “milli strateji” kavramları eş anlamlıdır. Dolayısıyla devletin kuruluşu ve bekası (geleceği) için gerekli tüm unsurlar, tüm eylem ve etkinlikler stratejinin kapsamı içindedir.

Strateji konusunda olduğu gibi, HARP kavramında da görüş birliğine ihtiyaç var.

Sözlüklerde “savaş” sözcüğü “harp” sözcüğünün karşılığı olarak gösterilmektedir. Ancak, kavram olarak farklıdırlar. Strateji kavramı gibi, harp kavramı da çok geniş kapsamlıdır. “Savaş” olgusu devlet / millet hayatında sıcak çatışmaların yaşandığı dönemleri kapsar. ”Harp” olayı ise, bir devlet veya devletler topluluğunun maddi manevi bütün kaynaklarını kullanarak, var ve etkin olma mücadelesidir. Maddi ve manevi bütün kaynaklarımız milli gücü oluşturur.

Harbin kapsamı içinde, sıcak çatışmaların yer aldığı “savaş dönemleri” olduğu gibi, silahlı güçlerin caydırıcı olduğu ve alenen kullanılmadığı “soğuk savaş” dönemleri vardır. Her yerin “güllük gülistanlık olacağı” bir barış dönemi, hayalden de ötede, bir ütopyadır. Barış dönemi soğuk savaşlarla geçer. Özetlersek; harp kavramı kesintisizdir ve SAVAŞ / ATEŞKES / BARIŞ (SOĞUK SAVAŞ) dönemlerinin tümünü kapsamaktadır.

Bu açıklamalardan sonra, incelememize geçebiliriz.

Müdafaa-i Hukuk’un doğuşu:

Ağustos 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşında milyonlarca insan ölmüş, açlık ve sefalet tüm Avrupa’yı sarsmıştı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise, Nisan 1917’de İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) yanında savaşa katılmıştı. 1918 başında, savaşan tüm taraflar, barış için bir fırsatın doğmasını bekliyordu, İşte bu koşullarda ABD. Başkanı Wilson, 14 maddeden oluşan prensiplerini bir bildiri ile dünyaya açıkladı. Bu bildiri, özellikle İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya / Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu) üzerinde etkili oldu. ABD’nin aracılığı ile barış yollarını aramaya başladılar.

Bildirinin en çekici yönünü “uluslara kendi kaderini ve bağımsızlıklarını belirleme” güvencesi veren maddesi oluşturuyordu. Bunun sağlanması için, Milletler Cemiyeti kurulacaktı. Wilson’un bu prensibi, İstiklal Harbinde ATATÜRK tarafından belirlenip, uygulamaya konulan milli stratejimizin temel dayanaklarından birisini oluşturmuştur. Çünkü, bu prensip, kurtuluş savaşımıza uluslararası bir meşruiyet (geçerlilik) kazandırıyordu.

21 / 22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile 23 Temmuz / 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi ve bunu izleyen Sivas Kongresi (4 / 11 Eylül) kararlarında, uluslar arası meşruiyete temel teşkil edecek olan “Müdafaa-i Hukuk” kavramının doğması için çalışılmıştır.

Bu bağlamda:

a. Amasya Genelgesinin özünü; “Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır” cümleleri oluşturmaktadır.

b. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde:

-“Milli iradeye dayanan Kuva-yı Milliye’nin (Milli Kuvvetlerin) hakim kılınması esastır. ”

-“Milletlerin kendilerini idareye ve kaderlerini tayine hak kazandıkları bu devirde (İSTANBUL’ daki) Hükümetimizin de milli iradeye uyması zaruridir” şeklinde ifade edilen kararlar bilhassa önem kazanmaktadır.

Müdafaa-i Hukuk’ un amaç ve hedefleri

“Müdafaa-i Hukuk” için oluşturulan Kuva-yı Milliye’nin dış ve iç cepheli olarak, iki amacı vardır. Dış cephede; emperyalizme ve onların taşeronluğunu yapan Yunan emellerine (Megalo İdea’ya) karşı, ülke bütünlüğünün korunması ve istiklalin (bağımsızlığın) kazanılması için savaşılacaktır. İç cephede ise; düşmanlarımızla iş birliği yapan Halife/Padişah monarşisine karşı, topyekun bir baş kaldırma eylemi (ihtilal) gerçekleştirilerek, çağdaş Türk Devrimi başlatılacaktır.

Başkomutan Mareşal Gazi M. Kemal Paşa, 27 Ocak 1923 günü, İzmir’ deki konuşmasında Müdafaa-i Hukuk’un amaç ve hedeflerini şu şekilde özetliyordu:

“Bir milletin muvaffakiyeti demek, mutlaka milli gücün bir istikamette toplanmasıyla (sıklet merkezi teşekkül etmesiyle) mümkündür. Binaenaleyh, bilelim ki elde ettiğimiz başarı, milletin gücünü birleştirmesinden, iş birliği yapmasından ileri gelmiştir. Eğer aynı başarıyı ve zaferi gelecekte de elde etmek istiyorsak, aynı esasta istinat edelim ve aynı surette yürüyelim. Asıl olan, iç cepheydi. Bu cephe, bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir.

Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silah cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. Fakat bu hal hiçbir vakit bir memleketi mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. ”

Müdafaa-i Hukuk’un stratejisi

Amasya Genelgesinin yayınlandığı tarihte, Erzurum’daki 15’nci Kolordu hariç, diğer Kolordu ve Tümenlerin ismi var, cismi yoktu. Oysa, harbin temel unsurunu KUVVET oluşturur. Başkomutan, elindeki KUVVET-ZAMAN-MEKAN unsurları ile “ölümcül bileşkeler” kurarak, hasmına darbeler indirir. Böylece, milli siyasetin amaç ve hedeflerine ulaşır. Milli stratejinin kuvvet unsuru, maddi ve manevi güçlerin tümünü ifade eden, MİLLİ GÜÇ kavramıdır.

O halde, MİLLİ GÜCÜN unsurları nelerdir? Öncelikle bunları sıralayalım:

Siyasal Güç (Yasama- Yürütme- Yargı), Askeri Güç, İnsan Gücü (Nüfus), Ekonomik Güç, Bilimsel ve Teknolojik Güç, Coğrafi Güç (Jeopolitik / Jeostrateji), Dünya Kamuoyunu Etkileme Gücü (Psikolojik Harp / Dezenformasyon / Propaganda) ve de hepsinden önemlisi olan Psiko-sosyal Kültürel Güç (Manevi Güç)

19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan ATATÜRK, öncelikle halkta “kurtuluş” bilincini uyandırmak için çalışmalara başladı. Çünkü, bütün yokluklara ve kıtlıklara rağmen, halkın kendine güvenini yitirmemesi şarttı. Milli Gücün yeniden oluşabilmesi için, Psiko-sosyal Kültürel Gücün dimdik ayakta tutulması gerekliydi.

ATATÜRK, yeni devletin (milli gücün) oluşturulması hedefine, tüm ilgililerle FİKİR BİRLİĞİ, İŞ BİRLİĞİ, GÜÇ BİRLİĞİ yaparak ulaşmıştır.

Bu bağlamda; Samsun’a çıkar çıkmaz, ilk aşamada Anadolu’daki komutanlarla iş ve güç birliğini gerçekleştirmiştir. Ardından, “Müdafaa-i Hukuk” inancına sahip yöneticilerle (Vali, Mutasarrıf ve Kaymakamlarla) iletişim kurmuştur. Psiko-sosyal Kültürel Gücün ayakta tutulabilmesi için de halkla bütünleşerek, milli inanç ve görüş birliğini sağlamıştır. O’nun bu konularda sağlam bir altyapısı vardı. 1911 Trablusgarp (Libya) Savaşından başlayarak, tüm cephelerde Mehmetçikle omuz omuzadır.

Özellikle 1915 yılındaki Çanakkale savunması, Albay Mustafa Kemal Bey’i Rumeli ve Anadolu’nun her yerinde tanıtmıştır. Halkla bütünleşmesi 8 Temmuz 1919 gecesi Erzurum’da zirveye ulaşır. Harbiye Nezaretine ve Padişaha çektiği telgraflarla, canından çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa ederek, “sine-i millete” yani halkımızın bağrına gömülür. Siyasal yaşamına sıfırdan başlayarak, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Temsil Heyeti Başkanı, 23 Nisan 1920’de TBMM Başkanı seçilir. 5 Ağustos 1921’de Başkomutan, 29 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı seçilerek; tüm rütbe ve sıfatlarını, boynunda Padişahın idam fermanı olduğu halde, kanı ve canı pahasına kazanır.

Silahlı Gücün oluşturulması

30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi (Ateşkes) hükümlerine göre, Rumeli ve Anadolu’daki kuvvetlerimiz 20 Piyade Tümeni ve 4 Süvari Alayından ibaret olacaktı. Tümen mevcudu 2020 kişi olacak, 12 makineli tüfeği, 8 topu bulunacaktı. Ancak, Birinci Dünya Savaşındaki ağır yenilgimiz manevi gücümüzü sarsmış, disiplin bozulmuş ve eğitim yapılamaz hale gelmişti. Ateşkes imzalanan tarihte asker kaçaklarının sayısı üçyüz bin civarında idi. Her Tabur’da 50-60 nefer ancak bulunuyordu. Müdafaa-i Hukuk temeline dayanan Kurtuluş Savaşı başlayınca; işgalci düşmanla işbirliği yapan Padişah Vahdettin’in (6. Mehmet) fermanları, Sadrazam Damat Ferit’in genelgeleri, Şeyhülislam Dürrüzade Abdullah’ın fetvaları halkımızı ve askerimizi firara ve hem de Anadolu Yönetimine karşı isyana kışkırtıyordu. Bu durumda, Doğu Cephemizde (Erzurum’daki) 15’nci Kolordu hariç, Batı ve Güney Cephemizdeki kuvvet eksikliğinin giderilebilmesi için, yegane çözüm olarak Kuva-yı Milliye’nin örgütlenmesi gerekiyordu.

Kuva-yı Milliye’nin silahlı gücü “milis kuvvetleri”; taktiği ise “gerilla savaşı” olmuştur. İstiklal Harbimizin siyasi ve askeri faaliyetleri; TBMM açılıncaya, Batı Cephemizde düzenli ordu birlikleri kuruluncaya kadar, Kuva-yı Milliye tarafından örgütlenerek yürütülmüştür.

Kuva-yı Milliye; Yunan, İtalyan, Fransız kuvvetlerini yıpratmak ve ordunun kuruluşuna kadar gerekli olan zamanı kazanmak için, çok büyük yararlılıklar göstermiştir. Ancak, Batı Cephesi kurulduktan sonra, milis güçlerinin jandarmaya veya bölgedeki Kolordu ve Tümenlere bağlanması konusunda (Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem’in) asi tutumları görülünce, bunlara karşı zor kullanılması gerekmiştir.

Askeri Harekatın yönetilmesi

Bağımsızlık Savaşımızda, son Osmanlı Meclisinde 29 Ocak 1920 günü Müdafaa-i Hukukçuların önerisiyle kabul edilen Misak-ı Milli (Ulusal Ant) hedeflerinin gerçekleştirilmesi için çalışılmıştır. Bu bağlamda, üç cephede de farklı askeri strateji ve taktikler uygulanmıştır. Buna göre;

a. Doğu Cephesinde : Ermenistan’a Taarruz (15’nci Kolordu ile)

b. Güney Cephesinde : Gerilla Savaşı (Milis kuvvetlerimiz Fransız güçlerini canından bezdirerek, çekilmeye ve barışa zorlamıştır.)

c. Batı Cephesinde  

-1920 yılı sonuna kadar : Gerilla savaşı ( Milislerimiz tarafından Yunan kuvvetleri oyalanarak, cephe teşkili için zaman kazanılmıştır.)

-13 Eylül 1921’deki Sakarya Zaferine kadar : Stratejik Savunma

-Sakarya’dan 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkesi’ne kadar : Genel karşı taarruz

ATATÜRK’te askerlik, devlet adamlığı ve inisiyatif en üst düzeydedir. Çöl şartlarında muharebe, gerilla savaşı, kıyı savunması, düşmanı oyalama, geri çekilme, stratejik savunma, mevzi savunması, karşı taarruz, stratejik taarruz, başarıdan faydalanma ve takip dahil, katıldığı muharebe türlerinin hepsinde üstün başarı ve tecrübe kazanmıştır.

ATATÜRK, İstiklal Harbimize gelinceye dek, Ordular Grubu dahil her kademeye komuta etmiştir. İstiklal Harbimizde ise hem devleti kurmuş ve hem de savaşları yönetmiştir. Her durumda, üstün askerlik bilgisi ve dehası ile koşulları çok iyi değerlendirerek, mevcut duruma göre en geçerli olan kararları vermiştir.

1915 yılında Çanakkale’ye çıkan düşmanın Conkbayırı yönündeki ilerleyişini durdurmak için yetişen 57’nci Alaya ve 19’ncu Tümenin diğer birliklerine; “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!. . Biz ölünceye kadar geçecek zamanda, yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar kaim olacaktır” emrini veren M. Kemal Paşa, 1921 yılında Eskişehir – Kütahya Muharebeleri kaybedilince, kuvvetlerimizi 100 km. geriye çekiyor ve imhadan kurtarıyordu.

Bunu izleyen Sakarya Meydan Savaşında ATATÜRK’ün tarihe geçen direktifi ise, Eskişehir – Kütahya Muharebeleri sırasında verdiği emirden çok farklıdır:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça, terk olunamaz. ”

ATATÜRK’ ün Sakarya Meydan Savaşındaki bu öğretisinden gerekli dersi alamayan Fransa, İkinci Dünya Savaşında manevra üstünlüğüne sahip Alman Orduları karşısında, Majino Hattında çakılıp kalmıştır. Bu yüzden işgale uğrayarak, hat savunmasının bedelini çok ağır bir biçimde ödemiştir. Fransızlar, ancak bundan sonradır ki gafletten sıyrılmış ve TERİTORYAL (BÖLGESEL) SAVUNMA konseptine dört elle sarılmışlardır.

SONUÇ OLARAK;

a.  Milli Güç unsurlarından öncelikle akla gelenler Siyasal, Ekonomik ve Silahlı Güç ise de, Psiko-sosyal Kültürel Güç (Manevi Güç) hepsinden önemli, önceliklidir. Çünkü, “hedef ülke halkının muharebeye devam azim ve iradesinin ortadan kaldırılarak teslim alınması” savaşın nihai hedefidir. Bunun böyle olduğunu, İkinci Körfez Savaşında ibretle izledik.

Hedef ülke halkının teslim alınması için, cephelerde savaşmak yerine; ekonomik, kültürel, psikolojik SOĞUK SAVAŞ yöntemlerinin kullanılması en pratik ve akılcı yoldur. ATATÜRK, düşmanlarımızın bu imkan ve kabiliyetini görerek, Müdafaa-i Hukukun stratejisinde önceliği halkımızın manevi gücünün dimdik ayakta tutulmasına vermiştir. Siyasal ve ekonomik güçler ise bundan sonra oluşturulmuştur.

b. Ebedi Başkomutanımız Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün seksen iki yıl önce Sakarya’ da verdiği “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” direktifi, çağımızda çok daha fazla anlam ve önem kazanmıştır. Çünkü “haklının güçlü olduğu” Müdafaa-i Hukuk Sistemi, “güçlünün haklı olduğu” vahşi emperyalizmin tehdidi altındadır. 

Ne zaman, nasıl, nereden geleceği kestirilemeyen emperyalizm tehdidine karşı, TERİTORYAL (BÖLGESEL) SAVUNMA üzerinde önemle durulmalıdır.

         KAYNAKÇA

1.       SÖYLEV : Gazi M. Kemal ATATÜRK

         Türk Dil Kurumu yayını, Ankara – 1981

2.       TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ: Prof. Dr. Ergün AYBARS DEÜ. Hukuk Fakültesi yayını, İzmir – 1997

3.       ATATÜRK–GİZLİ OTURUMLARDAKİ KONUŞMALAR: Sadi BORAK Kaynak yayınları, İstanbul – 1997 (3. Basım)

4.       HARP YÖNETİMİ VE ATATÜRK: Suat İLHAN (E. Korgeneral) Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara – 1987.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |