|
MÜDAFAA-İ HUKUK’UN STRATEJİSİ
Ş. OSMAN ARAS
Kurmay Albay (E)
Genel anlamda “yol, yöntem, metod” diye
tanımlayabileceğimiz STRATEJİ konusunda,
nedense, bir kavram kargaşası yaşanmaktadır.
Kimileri olaya sırf askerlik açısından bakmakta
ve “strateji” sözcüğünü dar bir kalıba sokarak,
“savaş yönetimi” diye tanımlamaktadır. Oysa,
strateji kavramı çok daha kapsamlı olup;
“DEVLETİ YÖNETMEK BİLİM VE SANATI” diye
tanımlanabilir. Devlet ise, MİLLİ GÜÇ demektir.
Bu bağlamda “devlet yönetimi”, “milli siyaset”,
“milli strateji” kavramları eş anlamlıdır.
Dolayısıyla devletin kuruluşu ve bekası
(geleceği) için gerekli tüm unsurlar, tüm eylem
ve etkinlikler stratejinin kapsamı içindedir.
Strateji konusunda olduğu gibi, HARP kavramında
da görüş birliğine ihtiyaç var.
Sözlüklerde “savaş” sözcüğü “harp” sözcüğünün
karşılığı olarak gösterilmektedir. Ancak, kavram
olarak farklıdırlar. Strateji kavramı gibi, harp
kavramı da çok geniş kapsamlıdır. “Savaş” olgusu
devlet / millet hayatında sıcak çatışmaların
yaşandığı dönemleri kapsar. ”Harp” olayı ise,
bir devlet veya devletler topluluğunun maddi
manevi bütün kaynaklarını kullanarak, var ve
etkin olma mücadelesidir. Maddi ve manevi bütün
kaynaklarımız milli gücü oluşturur.
Harbin kapsamı içinde, sıcak çatışmaların yer
aldığı “savaş dönemleri” olduğu gibi, silahlı
güçlerin caydırıcı olduğu ve alenen
kullanılmadığı “soğuk savaş” dönemleri vardır.
Her yerin “güllük gülistanlık olacağı” bir barış
dönemi, hayalden de ötede, bir ütopyadır. Barış
dönemi soğuk savaşlarla geçer. Özetlersek; harp
kavramı kesintisizdir ve SAVAŞ / ATEŞKES / BARIŞ
(SOĞUK SAVAŞ) dönemlerinin tümünü kapsamaktadır.
Bu açıklamalardan sonra, incelememize
geçebiliriz.
Müdafaa-i Hukuk’un doğuşu:
Ağustos 1914’te patlak veren Birinci Dünya
Savaşında milyonlarca insan ölmüş, açlık ve
sefalet tüm Avrupa’yı sarsmıştı. Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) ise, Nisan 1917’de
İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya)
yanında savaşa katılmıştı. 1918 başında, savaşan
tüm taraflar, barış için bir fırsatın doğmasını
bekliyordu, İşte bu koşullarda ABD. Başkanı
Wilson, 14 maddeden oluşan prensiplerini bir
bildiri ile dünyaya açıkladı. Bu bildiri,
özellikle İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya
/ Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu) üzerinde
etkili oldu. ABD’nin aracılığı ile barış
yollarını aramaya başladılar.
Bildirinin en çekici yönünü “uluslara kendi
kaderini ve bağımsızlıklarını belirleme”
güvencesi veren maddesi oluşturuyordu. Bunun
sağlanması için, Milletler Cemiyeti kurulacaktı.
Wilson’un bu prensibi, İstiklal Harbinde ATATÜRK
tarafından belirlenip, uygulamaya konulan milli
stratejimizin temel dayanaklarından birisini
oluşturmuştur. Çünkü, bu prensip, kurtuluş
savaşımıza uluslararası bir meşruiyet
(geçerlilik) kazandırıyordu.
21 / 22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Tamimi
(Genelgesi) ile 23 Temmuz / 7 Ağustos 1919
tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi ve
bunu izleyen Sivas Kongresi (4 / 11 Eylül)
kararlarında, uluslar arası meşruiyete temel
teşkil edecek olan “Müdafaa-i Hukuk” kavramının
doğması için çalışılmıştır.
Bu bağlamda:
a. Amasya Genelgesinin özünü; “Yurdun bütünlüğü,
ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Ulusun
bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı
kurtaracaktır” cümleleri oluşturmaktadır.
b. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde:
-“Milli iradeye dayanan Kuva-yı Milliye’nin
(Milli Kuvvetlerin) hakim kılınması esastır. ”
-“Milletlerin kendilerini idareye ve kaderlerini
tayine hak kazandıkları bu devirde (İSTANBUL’
daki) Hükümetimizin de milli iradeye uyması
zaruridir” şeklinde ifade edilen kararlar
bilhassa önem kazanmaktadır.
Müdafaa-i Hukuk’ un amaç ve hedefleri
“Müdafaa-i Hukuk” için oluşturulan Kuva-yı
Milliye’nin dış ve iç cepheli olarak, iki amacı
vardır. Dış cephede; emperyalizme ve onların
taşeronluğunu yapan Yunan emellerine (Megalo
İdea’ya) karşı, ülke bütünlüğünün korunması ve
istiklalin (bağımsızlığın) kazanılması için
savaşılacaktır. İç cephede ise; düşmanlarımızla
iş birliği yapan Halife/Padişah monarşisine
karşı, topyekun bir baş kaldırma eylemi
(ihtilal) gerçekleştirilerek, çağdaş Türk
Devrimi başlatılacaktır.
Başkomutan Mareşal Gazi M. Kemal Paşa, 27 Ocak
1923 günü, İzmir’ deki konuşmasında Müdafaa-i
Hukuk’un amaç ve hedeflerini şu şekilde
özetliyordu:
“Bir milletin muvaffakiyeti demek, mutlaka milli
gücün bir istikamette toplanmasıyla (sıklet
merkezi teşekkül etmesiyle) mümkündür.
Binaenaleyh, bilelim ki elde ettiğimiz başarı,
milletin gücünü birleştirmesinden, iş birliği
yapmasından ileri gelmiştir. Eğer aynı başarıyı
ve zaferi gelecekte de elde etmek istiyorsak,
aynı esasta istinat edelim ve aynı surette
yürüyelim. Asıl olan, iç cepheydi. Bu cephe,
bütün memleketin, bütün milletin vücuda
getirdiği cephedir.
Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman
karşısındaki silah cephesidir. Bu cephe
sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. Fakat bu
hal hiçbir vakit bir memleketi mahvedemez. Mühim
olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir
ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati
bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak
için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.
”
Müdafaa-i Hukuk’un stratejisi
Amasya Genelgesinin yayınlandığı tarihte,
Erzurum’daki 15’nci Kolordu hariç, diğer Kolordu
ve Tümenlerin ismi var, cismi yoktu. Oysa,
harbin temel unsurunu KUVVET oluşturur.
Başkomutan, elindeki KUVVET-ZAMAN-MEKAN
unsurları ile “ölümcül bileşkeler” kurarak,
hasmına darbeler indirir. Böylece, milli
siyasetin amaç ve hedeflerine ulaşır. Milli
stratejinin kuvvet unsuru, maddi ve manevi
güçlerin tümünü ifade eden, MİLLİ GÜÇ
kavramıdır.
O halde, MİLLİ GÜCÜN unsurları nelerdir?
Öncelikle bunları sıralayalım:
Siyasal Güç (Yasama- Yürütme- Yargı), Askeri
Güç, İnsan Gücü (Nüfus), Ekonomik Güç, Bilimsel
ve Teknolojik Güç, Coğrafi Güç (Jeopolitik /
Jeostrateji), Dünya Kamuoyunu Etkileme Gücü
(Psikolojik Harp / Dezenformasyon / Propaganda)
ve de hepsinden önemlisi olan Psiko-sosyal
Kültürel Güç (Manevi Güç)
19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan ATATÜRK,
öncelikle halkta “kurtuluş” bilincini uyandırmak
için çalışmalara başladı. Çünkü, bütün
yokluklara ve kıtlıklara rağmen, halkın kendine
güvenini yitirmemesi şarttı. Milli Gücün yeniden
oluşabilmesi için, Psiko-sosyal Kültürel Gücün
dimdik ayakta tutulması gerekliydi.
ATATÜRK, yeni devletin (milli gücün)
oluşturulması hedefine, tüm ilgililerle FİKİR
BİRLİĞİ, İŞ BİRLİĞİ, GÜÇ BİRLİĞİ yaparak
ulaşmıştır.
Bu bağlamda; Samsun’a çıkar çıkmaz, ilk aşamada
Anadolu’daki komutanlarla iş ve güç birliğini
gerçekleştirmiştir. Ardından, “Müdafaa-i Hukuk”
inancına sahip yöneticilerle (Vali, Mutasarrıf
ve Kaymakamlarla) iletişim kurmuştur. Psiko-sosyal
Kültürel Gücün ayakta tutulabilmesi için de
halkla bütünleşerek, milli inanç ve görüş
birliğini sağlamıştır. O’nun bu konularda sağlam
bir altyapısı vardı. 1911 Trablusgarp (Libya)
Savaşından başlayarak, tüm cephelerde
Mehmetçikle omuz omuzadır.
Özellikle 1915 yılındaki Çanakkale savunması,
Albay Mustafa Kemal Bey’i Rumeli ve Anadolu’nun
her yerinde tanıtmıştır. Halkla bütünleşmesi 8
Temmuz 1919 gecesi Erzurum’da zirveye ulaşır.
Harbiye Nezaretine ve Padişaha çektiği
telgraflarla, canından çok sevdiği askerlik
mesleğinden istifa ederek, “sine-i millete” yani
halkımızın bağrına gömülür. Siyasal yaşamına
sıfırdan başlayarak, Erzurum ve Sivas
Kongrelerinde Temsil Heyeti Başkanı, 23 Nisan
1920’de TBMM Başkanı seçilir. 5 Ağustos 1921’de
Başkomutan, 29 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı
seçilerek; tüm rütbe ve sıfatlarını, boynunda
Padişahın idam fermanı olduğu halde, kanı ve
canı pahasına kazanır.
Silahlı Gücün oluşturulması
30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi
(Ateşkes) hükümlerine göre, Rumeli ve
Anadolu’daki kuvvetlerimiz 20 Piyade Tümeni ve 4
Süvari Alayından ibaret olacaktı. Tümen mevcudu
2020 kişi olacak, 12 makineli tüfeği, 8 topu
bulunacaktı. Ancak, Birinci Dünya Savaşındaki
ağır yenilgimiz manevi gücümüzü sarsmış,
disiplin bozulmuş ve eğitim yapılamaz hale
gelmişti. Ateşkes imzalanan tarihte asker
kaçaklarının sayısı üçyüz bin civarında idi. Her
Tabur’da 50-60 nefer ancak bulunuyordu.
Müdafaa-i Hukuk temeline dayanan Kurtuluş Savaşı
başlayınca; işgalci düşmanla işbirliği yapan
Padişah Vahdettin’in (6. Mehmet) fermanları,
Sadrazam Damat Ferit’in genelgeleri, Şeyhülislam
Dürrüzade Abdullah’ın fetvaları halkımızı ve
askerimizi firara ve hem de Anadolu Yönetimine
karşı isyana kışkırtıyordu. Bu durumda, Doğu
Cephemizde (Erzurum’daki) 15’nci Kolordu hariç,
Batı ve Güney Cephemizdeki kuvvet eksikliğinin
giderilebilmesi için, yegane çözüm olarak Kuva-yı
Milliye’nin örgütlenmesi gerekiyordu.
Kuva-yı Milliye’nin silahlı gücü “milis
kuvvetleri”; taktiği ise “gerilla savaşı”
olmuştur. İstiklal Harbimizin siyasi ve askeri
faaliyetleri; TBMM açılıncaya, Batı Cephemizde
düzenli ordu birlikleri kuruluncaya kadar, Kuva-yı
Milliye tarafından örgütlenerek yürütülmüştür.
Kuva-yı Milliye; Yunan, İtalyan, Fransız
kuvvetlerini yıpratmak ve ordunun kuruluşuna
kadar gerekli olan zamanı kazanmak için, çok
büyük yararlılıklar göstermiştir. Ancak, Batı
Cephesi kurulduktan sonra, milis güçlerinin
jandarmaya veya bölgedeki Kolordu ve Tümenlere
bağlanması konusunda (Demirci Mehmet Efe ve
Çerkez Ethem’in) asi tutumları görülünce,
bunlara karşı zor kullanılması gerekmiştir.
Askeri Harekatın yönetilmesi
Bağımsızlık Savaşımızda, son Osmanlı Meclisinde
29 Ocak 1920 günü Müdafaa-i Hukukçuların
önerisiyle kabul edilen Misak-ı Milli (Ulusal
Ant) hedeflerinin gerçekleştirilmesi için
çalışılmıştır. Bu bağlamda, üç cephede de farklı
askeri strateji ve taktikler uygulanmıştır. Buna
göre;
a. Doğu Cephesinde : Ermenistan’a Taarruz
(15’nci Kolordu ile)
b. Güney Cephesinde : Gerilla Savaşı (Milis
kuvvetlerimiz Fransız güçlerini canından
bezdirerek, çekilmeye ve barışa zorlamıştır.)
c. Batı Cephesinde
-1920 yılı sonuna kadar : Gerilla savaşı (
Milislerimiz tarafından Yunan kuvvetleri
oyalanarak, cephe teşkili için zaman
kazanılmıştır.)
-13 Eylül 1921’deki Sakarya Zaferine kadar :
Stratejik Savunma
-Sakarya’dan 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkesi’ne
kadar : Genel karşı taarruz
ATATÜRK’te askerlik, devlet adamlığı ve
inisiyatif en üst düzeydedir. Çöl şartlarında
muharebe, gerilla savaşı, kıyı savunması,
düşmanı oyalama, geri çekilme, stratejik
savunma, mevzi savunması, karşı taarruz,
stratejik taarruz, başarıdan faydalanma ve takip
dahil, katıldığı muharebe türlerinin hepsinde
üstün başarı ve tecrübe kazanmıştır.
ATATÜRK, İstiklal Harbimize gelinceye dek,
Ordular Grubu dahil her kademeye komuta
etmiştir. İstiklal Harbimizde ise hem devleti
kurmuş ve hem de savaşları yönetmiştir. Her
durumda, üstün askerlik bilgisi ve dehası ile
koşulları çok iyi değerlendirerek, mevcut duruma
göre en geçerli olan kararları vermiştir.
1915 yılında Çanakkale’ye çıkan düşmanın
Conkbayırı yönündeki ilerleyişini durdurmak için
yetişen 57’nci Alaya ve 19’ncu Tümenin diğer
birliklerine; “Size ben taarruz emretmiyorum,
ölmeyi emrediyorum!. . Biz ölünceye kadar
geçecek zamanda, yerimize başka kuvvetler ve
başka kumandanlar kaim olacaktır” emrini veren
M. Kemal Paşa, 1921 yılında Eskişehir – Kütahya
Muharebeleri kaybedilince, kuvvetlerimizi 100
km. geriye çekiyor ve imhadan kurtarıyordu.
Bunu izleyen Sakarya Meydan Savaşında ATATÜRK’ün
tarihe geçen direktifi ise, Eskişehir – Kütahya
Muharebeleri sırasında verdiği emirden çok
farklıdır:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O
satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı
vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça, terk olunamaz.
”
ATATÜRK’ ün Sakarya Meydan Savaşındaki bu
öğretisinden gerekli dersi alamayan Fransa,
İkinci Dünya Savaşında manevra üstünlüğüne sahip
Alman Orduları karşısında, Majino Hattında
çakılıp kalmıştır. Bu yüzden işgale uğrayarak,
hat savunmasının bedelini çok ağır bir biçimde
ödemiştir. Fransızlar, ancak bundan sonradır ki
gafletten sıyrılmış ve TERİTORYAL (BÖLGESEL)
SAVUNMA konseptine dört elle sarılmışlardır.
SONUÇ OLARAK;
a. Milli Güç unsurlarından öncelikle akla
gelenler Siyasal, Ekonomik ve Silahlı Güç ise
de, Psiko-sosyal Kültürel Güç (Manevi Güç)
hepsinden önemli, önceliklidir. Çünkü, “hedef
ülke halkının muharebeye devam azim ve
iradesinin ortadan kaldırılarak teslim alınması”
savaşın nihai hedefidir. Bunun böyle olduğunu,
İkinci Körfez Savaşında ibretle izledik.
Hedef ülke halkının teslim alınması için,
cephelerde savaşmak yerine; ekonomik, kültürel,
psikolojik SOĞUK SAVAŞ yöntemlerinin
kullanılması en pratik ve akılcı yoldur.
ATATÜRK, düşmanlarımızın bu imkan ve
kabiliyetini görerek, Müdafaa-i Hukukun
stratejisinde önceliği halkımızın manevi gücünün
dimdik ayakta tutulmasına vermiştir. Siyasal ve
ekonomik güçler ise bundan sonra
oluşturulmuştur.
b. Ebedi Başkomutanımız Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün
seksen iki yıl önce Sakarya’ da verdiği “Hattı
müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh
bütün vatandır” direktifi, çağımızda çok daha
fazla anlam ve önem kazanmıştır. Çünkü “haklının
güçlü olduğu” Müdafaa-i Hukuk Sistemi, “güçlünün
haklı olduğu” vahşi emperyalizmin tehdidi
altındadır.
Ne zaman, nasıl, nereden geleceği kestirilemeyen
emperyalizm tehdidine karşı, TERİTORYAL
(BÖLGESEL) SAVUNMA üzerinde önemle durulmalıdır.
KAYNAKÇA
1. SÖYLEV : Gazi M. Kemal ATATÜRK
Türk Dil Kurumu yayını, Ankara – 1981
2. TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ: Prof. Dr.
Ergün AYBARS DEÜ. Hukuk Fakültesi yayını, İzmir
– 1997
3. ATATÜRK–GİZLİ OTURUMLARDAKİ KONUŞMALAR:
Sadi BORAK Kaynak yayınları, İstanbul – 1997 (3.
Basım)
4. HARP YÖNETİMİ VE ATATÜRK: Suat İLHAN
(E. Korgeneral) Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara – 1987.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |