Mart 2003  Sayı: 55 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   HAZİRAN 2003  
KIBRIS SORUNU KARŞISINDA
BATI VE TÜRK MİLLETİ:
ÇÖZÜM BASKISININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
BAYBARS E. ÖZER
Araştırmacı - Yazar

Giriş: Batı’nın Kıbrıs Tabusu

Kıbrıs konusunun milletler arası düzlemdeki, özellikle de “Batı”nın genel kabullerindeki yeri, dün olduğu gibi bugün de sorunun iki ana tarafının gerçek pozisyonlarından çok farklıdır. Bu bağlamda, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni daha yeni şekillendiği 1963 yılında Enosis emellerini hayata geçirmeye çalışarak parçalayan Rum-Yunan ittifakı “haklı ve masum”; Kıbrıs Türklüğü ve Türkiye ise “haksız ve suçlu” tarafı temsil etmektedir.

Batı kamuoyu ve kurumlarına hâkim olan bu ters yüz edilmiş Kıbrıs yaklaşımının sebepleri üzerinde durulduğunda, karşımıza sadece Türk hükümetlerinin ve dış politika yapıcılarının hataları ve zaafları çıkmamaktadır. Kıbrıs sorununun 1960’ların başından 1973’e kadar devam eden kaotik aşaması ile 1974’ten günümüze kadar uzanan iki toplumlu ve devletli ikinci aşamasının genel karakteristikleri ve milletler arası yankıları dikkate alındığında, Batı’nın Türkiye’nin tarihî ve insanî hassasiyetlerini tamamen gözardı ettiği anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, Türkiye’nin milletler arası antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hakkına dayanarak soy kırımına maruz kalan Kıbrıs Türklüğünün imdadına koşması, Batı devletleri ve toplumlarınca hiç anlaşılmamıştır. Bilâkis, Türk Ordusu’nun adadaki varlığı bazı konjonktürel ve kişisel değerlendirmelerin dışında çeyrek asırdır işgalci olarak tanımlanmaktan öteye geçememiştir.

İşte, 1974 yılından bu yana adaya hâkim olan barış ve istikrara rağmen, Kıbrıs’ın önemli bir “milletler arası sorun” olarak tanımlanıp kabul görmesinin kökeninde bu yaklaşım yatmaktadır. Kıbrıs sorunu karşısındaki bu yaklaşım, aynı zamanda Türkiye’nin hem kültürel, hem de siyasî açıdan Batı’nın “öteki”si olarak algılandığının da bariz bir göstergesidir.

Kofi Annan’ın

(Rum Kesimini İhya Etme) Plânı

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın imzasını taşıyan plân, ilk önce 12-13 Aralık 2002 tarihinde Kopenhag’da toplanan Avrupa Birliği Zirvesi öncesinde Türkiye’nin önüne konulmuş, daha sonra iki kez değiştirilmiştir. Ancak, plânının öngördüğü çözüm mantığı ve yöntemlerinde herhangi bir esaslı değişiklik olmamıştır.

Kofi Annan Plânı, ilk bakışta Türk ve Rum tarafları arasında yeni bir denge kurarak “ortak devlet” oluşturmayı amaçlayan bir izlenim vermektedir. Gerçekte ise, Kıbrıs’taki sorunun kökenleri ve boyutlarına yönelik teşhisler Batı’nın Kıbrıs önyargısını yansıttığı için çözüm yöntemleri de geleneksel Rum-Yunan tezlerinin sınırları içinde kalmıştır. Bunun için, plân, Birleşmiş Milletler ambalajlı, Avrupa Birliği güdümlü ve Rum-Yunan merkezli bir projeyi ifade etmiştir. Annan Plânı’nın öngördüğü çözüm takvimi ve yöntemleriyle kabul edilemeyeceğinin Denktaş tarafından açıklanması karşısında gösterilen tepkiler, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun aslında art niyetli bir misyon olduğunu kanıtlayan gelişmelerdir. Genel Sekreter’in plânın reddedilmesinden sonra hazırlayıp sunduğu BM Güvenlik Konseyide kabul gören raporunda Rauf Denktaş’ı suçlamasını başka türlü izah etmek imkânsızdır.

Avrupa Birliği yönetimi de, nimetleri paylaşma konusunda Türkiye’ye karşı sergilediği “ürkütücü çekingenlik ve cimrilik politikası”nı, Kıbrıs sorununun çözümünde “ürkütücü ve düşündürücü bir baskı politikası”na dönüştürmüştür. Çünkü, Kofi Annan Plânı ve bu plân etrafında yürütülen kampanyalar, Batı’nın Türkiye hakkındaki olumsuz önyargılarının ve “üçüncü sınıf müttefik muamelesi”nin en somut ve güncel örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Plânda öngörülen çözüm takvimi, sadece Türkiye’deki yeni AKP yönetimiyle Avrupacı medya ve lobinin gönüllü teslimiyetçiliğe soyunduğu bir dönem ile denk düşürülmemiş; aynı zamanda Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne üyelik aşamalarıyla bire bir örtüştürülmüştür. Bu yaklaşımın Kıbrıs Türk halkı ve yönetimine “Kıbrıs devleti” bünyesinde Avrupa Birliği’ne üye olma imkânı tanıması, plândaki iyiniyetin değil, bilâkis artniyetin bir göstergesi olmuştur. Çünkü, “havuç ve sopa gösterme siyaseti”nin bir arada kullanıldığı bu yöntemle Kıbrıs Türk halkı içindeki ayrışmanın derinleştirilmesi de amaçlanmıştır. Rum ve Yunan yetkilileri ile medyasının, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki teslimiyetçi lobi ve söylemlere yönelik övgüleri, bu açıdan not edilmesi gereken bir nitelik taşımaktadır.

Tuzaklarla dolu adaletsiz bir çözüm plânının “iç kitlesel destek” bulmasında asıl belirleyici unsur ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne karşı uzun yıllardır uygulanan siyasî ve ekonomik ambargonun yol açtığı dışlanmışlık ve geri kalmışlık psikolojisidir. Bunun yanı sıra, Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’deki büyük sermaye ve medya destekli lobici unsurların yarattığı millî bilinç erozyonu ve bilgi kirliliği de büyük önem arz etmektedir. Enformasyon bombardımanının olumsuz etkileri, ihanete kadar varabilen söylem ve gösterilerin yaygınlaşması sürecinde açıkça gözlemlenmektedir.

Kıbrıs Kumpanyası, Kumpası ve Türklüğün Onurlu Duruşu

Kofi Annan Plânı’nın hem Kıbrıs Türk halkının siyasî eşitlik ve egemenlik haklarını, hem de Türkiye’nin garantörlük statüsünü önce sulandırıp daha sonra da çökertecek bir muhtevaya sahip olmadığını iddia etmek için; ya Avrupa Birliği’nin misyoneri, ya da algılama özürlü olmak gerekir. Çünkü, plânın mevcut hâliyle uygulanması durumunda 10-15 yıl içinde adanın yalnızca ekonomik değil, siyasî açıdan da Rumlar’ın denetimine geçmesi, yani Kıbrıs’ın fiilî olarak “Rum adası”na dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Kıbrıs Rum nüfusunun fazlalığı, ekonomik gücü, milletlerarası destekleri ve Türk tarafına geçecek Rumlar’ın zamanla elde edeceği kazanımlar, bu gelişmeleri mümkün kılacak temel dinamikleri ifade etmektedir.

Unutmamak gerekir ki, Rum-Yunan diplomasisi, zamanın Çiller-Karayalçın Hükümeti’nin Gümrük Birliği Anlaşması karşılığında her türlü tavize hazır olduğunu da dikkate alarak, 1990’lı yılların ortalarından itibaren geliştirip uyguladıkları Avrupa Birliği’ne endeksli stratejilerinin meyvelerini toplamak istemektedir. Önümüzdeki dönemde, Rum yönetiminin Kıbrıs’ın bütününü temsilen Avrupa Birliği’ne adım atışını ikinci bir adımın tamamlaması gerekmektedir. Yani, “Kuzey Kıbrıs”ın da bu sürecin fiilen parçası olmasını temin edecek bir yöntemin bulunup uygulanması için her yol denenecektir.

Aynı dönemde iş başına gelen AKP iktidarının ileri düzeylere varan “milletler arası aferin hobisi” ile “millî dava fobisi” Türkiye’nin temel siyasî zaafı olarak, milletler arası dayatma projesinin, özellikle de Avrupa Birliği ambalajlı ENOSİS projesinin sahiplerini cesaretlendirmektedir. Çünkü Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ta sürdürülen “psikolojik harbin” omurgasını oluşturan ve onurlu duruşu çözümsüzlük, teslimiyeti çözüm olarak sunan kampanyalar, AKP yönetimi ve iktidarından da güçlü destekçiler bulmaktadır.

Ülkemizdeki teslimiyetçi lobinin, Rum-Yunan yönetimleri ve Batı medyasıyla aynı söylemi kullanarak onurlu dava adamı Rauf Denktaş’ı hedef seçmesi ve millî refleksleri köreltmeye çalışması karşısında, AKP yöneticileri dik durmak yerine, teslimiyetçi ve tutarsız tavırları tercih etmiştir. Sık sık tekrarladıkları “çözümsüzlük çözüm değildir” teranesinin başka bir anlamı yoktur. Bu durum, Rum tarafını ve destekçisi AB yönetimini cesaretlendirirken, millî ve onurlu duruşu zayıflatmıştır.

Gerçekten de, Rum-Yunan basını ve yetkilileri başta olmak üzere, AB yönetiminden AKP’nin Kıbrıs söylemine yağdırılmış olan övgüler, iktidarlarının son tahlilde neye hizmet ettiğini tespit etmek açısından önemlidir. AKP iktidarının, Rum Kesiminin milletlerarası hukuka ve ahlâka aykırı biçimde tam üye yapılması karşısında sergilediği ürkütücü sessizlik, bu açıdan da ciddî bir siyasî zaaf mahiyeti kazanmıştır.

Bütün olup bitene, yani Türkiye’deki ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki lobilerin yaydığı korku ve panik havasına rağmen, plânın mevcut hâliyle kabûl edilmeyeceğinin açıklanmasıyla “kıyamet” kopmamış; bilâkis millî Kıbrıs davamızın anlam ve önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü, AB ve BM yönetimlerinin gerçek niyetinin kalıcı ve adil bir çözüme ulaşmak olmadığı, bunun yerine Rum-Yunan tezine hayatiyet kazandırılmak istendiği daha iyi görülmüştür.

Önümüzdeki dönemde, millî ve insanî duyarlılıklarımızı yansıtan ve sayın Rauf Denktaş’ın önderliğinde yürütülen Kıbrıs politikamızın her platformda ısrarla savunulması; Türkiye’deki siyasî iktidarın da desteğini, artık her alanda açık hâle getirmesi gerekmektedir. Unutulmamalı ki, Kıbrıs’ta verilen onur mücadelesi bütün Türklüğün onur mücadelesidir. Kıbrıs’ta ortaya çıkacak zafer ya da mağlûbiyet, Kıbrıs Türklüğü ile sınırlı kalmayacak; her şeyden önce Türkiye’nin milletlerarası iddia ve itibarının da belirleyicisi olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, bütün bu gelişmeler, ülkemizi, millî onurun ve menfaatlerin korunması bakımından çok çetin bir sürecin beklediğini ortaya koymaktadır. Türk milleti ve devleti, kendisi hakkında Batı’da var olan derin olumsuz önyargı ve cehalet değişmediği sürece, bırakınız gerçek bir dost, samimî bir milletler arası muhatap bulmakta bile zorluk çekecektir. Kıbrıs konusunda gerçekleri bir kenara bırakıp milletler arası hukuku rahatça hiçe sayan ve hakkaniyet prensibini gözardı eden Batı’nın, yakın bir gelecekte de yücelttiği değerler ile uyguladığı politikaları arasındaki dramatik çelişkiyi ortadan kaldırması beklenmemelidir.

“Kolektif akıl” üretme fukarası ve “strateji özürlü” AB yönetimi, aslında Türkiye’deki siyasî zaaflardan ve Batıcı lobilerin medya gücünden istifade etmeye çalışmaktadır. Kıbrıs konusunda kendi adaletsiz çözüm yollarını ısrarla dayatmak istemelerinin bir önemli sebebi de budur. Hiçbir milletler arası sorun karşısında başarılı ve etkin politika geliştirip uygulayamayan AB yönetimi Kıbrıs üzerinden rüştünü ispat etme arayışı içindedir. Avrupa, bu şekilde “eskimeyen ötekisi” Türkiye’ye karşı bilinç altında yer eden gerçek kanaatini de dışa vurmuş olmaktadır.

Kıbrıs Rum kesiminin milletler arası hukuku çiğneme pahasına ve birçok sorunun varlığına rağmen tam üye yapılmasının, Birlik yönetimi nezdindeki esas önemini bu noktalarda aramak gerekir. Türkiye’nin uzun ve zorlu AB sürecini bağımlılık ve saplantı düzeyinde savunanların, meseleye bir de bu açıdan bakmalarında fayda vardır.

Kısacası, Türkiye’nin Batı’nın insafa gelmesini bekleme gibi bir lüksü olmadığına göre, yapılması gereken millî dayanışmamızı pekiştirmek, millî onurumuzu ve haklarımızı her zeminde savunmaktır. Çeyrek asrı aşkın bir süredir büyük fedakârlık ve gayretlerle sürdürülen mücadelenin, ülkemizdeki millî ve ahlâkî deformasyonları had safhaya ulaşan lobici odaklara ve AB yönetiminin dayatmalarına kurban edilemeyeceği açıktır. Bunun için de, uygulandığı takdirde Kıbrıs Türklüğü açısından “siyasî ve ekonomik “soy kırımı”na dönüşecek olan Kofi Annan Plânı ve türevleri ile pazarlamacısı lobiler karşısında dimdik durmak, her Türk insanı için millî bir görev ve sorumluluktur. Hiç şüphe yok ki, Kıbrıs’ın yeni bir Girit olmaması, öncelikle buna bağlıdır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |