|
80’İNCİ YILINDA LOZAN PENCERESİNDEN TÜRKİYE-AB
VE TÜRKİYE-YUNANİSTAN
İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ
ALİ KURUMAHMUT
Deniz Hukukçusu (E) Deniz Kurmay Yarbay
Türkiye’nin AB adaylık statüsünün kısa ve orta
vadede bağlandığı şartların Ege ve Kıbrıs’ta
doğurabileceği sonuçları değerlendirirken, Lozan
Barış Andlaşması’nın siyasî hükümlerinin ve bu
bağlamda hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş ve ölü
doğmuş bir andlaşma olan Sevr’in iyi analiz
edilmesi gerekir. Eritre ile Yemen arasında,
Kızıl Deniz’de eski Osmanlı toprağı olan bazı
ada, adacık ve kayalıklar üzerindeki egemenlik
uyuşmazlığını çözen Uluslararası Sürekli Hakem
Mahkemesi’nin 1998 tarihli kararında Lozan Barış
Andlaşması’nın 16’ncı maddesi ile ilgili yorum
ve tespitler hayatî bir rol oynamıştır1.
Kuşkusuz 16’ncı maddenin bu etkisi, Kıbrıs Adası
ile egemenlik devrine konu olan Ege Adaları için
de söz konusu olacaktır.
Türkiye, Kıbrıs üzerindeki her türlü haklarından
ve sıfatlarından İngiltere lehine vazgeçerken2,
adanın geleceği konusunda söz hakkına sahip
olacağını Lozan’ın 16’ncı maddesi ile saklı
tutmuştur. Türkiye Lozan’a Sevr’i reddederek
gelmiştir. Lozan’ın 16’ncı maddesine tekabül
eden Sevr’in 132’nci maddesi ile Türkiye’nin
itirazları sonucu değişen Lozan 16’nın ilk
taslağının birlikte tetkikinden ve Lozan Barış
Andlaşması’nın oluşum aşamasında âkit
devletlerin tutum ve davranışlarından; gerek
Kıbrıs, gerek egemenlikleri devredilen Ege
Adaları üzerinde ileride vuku bulabilecek ilhak,
istiklal veya herhangi bir idare şekli hakkında
Türkiye’nin söz hakkına sahip olması gerektiği
sonucuna varmak hukuksal bir yaklaşım olacaktır.
1950’li yıllarda İngiltere Türkiye’yi Kıbrıs
meselesinin içine çekerken, bu hukuksal dayanak
noktasından hareket etmiş olduğu bilinen bir
vakıadır. Bu bağlamda, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi’nin Kıbrıs Adası’nın bütününü temsil
eden devlet kimliğiyle Avrupa Birliği’ne
alınması Lozan Barış Andlaşması’nın ihlali
niteliğinde siyasî bir uygulamadır. Lozan’ın
akit devletlerinden İngiltere, Fransa, İtalya ve
Yunanistan’ın AB üyesi olması düşünülmesi
gereken diğer önemli bir noktadır. Bu konunun
Türkiye tarafından yeterince işlenmemesi de
düşündürücüdür.
Türkiye’nin AB’ye adaylık statüsünün Helsinki
1999 ve Kopenhag 2002 düzenlemeleri ile
bağlandığı şartların Ege’de doğurabileceği
sonuçlar, Türkiye’yi modern Sevr diyebileceğimiz
bir siyasî felaketle karşı karşıya bırakacaksa;
AB adaylık pozisyonumuzun muhakeme ve
muhasebesinin tekrar yapılması, derin tarihi
kökleri olan ve yaşanmış acı tecrübeleri bulunan
bir devlet haysiyetine yakışır bir hareket tarzı
olacaktır. Mevcut AB politikalarımız revize
edilirken ve/veya yeni politikalar
oluşturulurken Türk-Yunan ilişkileri bağlamında
ve Ege Denizi somutunda şu sorulara açık ve net
cevap bulmamız gerekecektir:
• Başta Başbakanlık Osmanlı Arşivleri olmak
üzere ulusal ve uluslararası düzeyde yapılan ve
yaklaşık altı yıl süren arşiv ve hukuk
çalışmaları ile egemenliklerinin devredilmemiş
olduğu bizce kesinlik kazanan 150 civarındaki
ada, adacık ve kayalığın3 egemenliğinden
Yunanistan lehine feragat mı edilecektir?
Unutmayalım ki bunların en küçükleri Türkiye’nin
Ocak 1996’da uğrunda savaşı göze aldığı Kardak
Kayalıkları büyüklüğündedir. Bunların karasuları
ise Ege Denizi’nin yaklaşık % 6’sı kadardır.
Ege’de egemenlikleri devredilmemiş olan söz
konusu adaları hesaba katmadığınız takdirde Türk
karasularının oranı % 7.5’lerde kalacaktır.
• Lozan Barış Andlaşması yapıldığı zaman Ege’nin
% 75’ini oluşturan uluslararası suların oranının
% 20-25’lere inmesine ve bu oranda Yunanistan’ın
egemenliğine bağlı suların genişlemesine, bir
başka anlatımla Ege Denizi’nin kısmen veya
tamamen Yunan gölüne dönüşmesine ve ülkesel
bütünlüğümüzün bozulmasına Türkiye rıza
gösterebilecek midir?
• Ege’de mevcut her bir ada, adacık ve kayalığın
egemenliğinin hangi devlete ait olduğu tespit
edilmeden deniz ve hava sorunları nasıl hakça
bir çözüme bağlanabilecektir?
• Lozan ve Paris Barış Andlaşmaları hükümleri
gereği silahsızlandırılmış olmaları şartıyla,
egemenlikleri Yunanistan’a devredilen adaların
Yunanistan tarafından silahlandırılmış olması
fiilî durumu kabul mü edilecektir?
• Ege Denizi’nin ve bu bağlamda Yunanistan
Devleti’nin tarihî gerçeklerini, Ege’nin
coğrafî, jeolojik ve jeomorfolojik yapısını,
uluslararası hukukun veri olarak kabul
edebileceği belgeler çerçevesinde Ege Denizi ve
Adaları’nın hukukî statüsünü iyi tetkik ve
analiz etmeden gelecek nesillerin
sorgulamayacağı kalıcı bir barışı Ege’de nasıl
sağlayabilirsiniz?
Ege Denizi’nde çok güç, nazik ve Türkiye
bakımından tehlikeli olabilecek bir dönem
yaşanmaktadır. Amacı Ege’de zemin kaybetmemek ve
Lozan Barış Andlaşması’nın hukukî ve siyasî
statüsünün daha fazla bozulmasını ve aşınmasını
önlemek olan Türkiye’nin, zemin kaybetme riski
ve tehlikesi ile AB adaylık pozisyonunu koruma
uğruna Ege Denizi’ni kaybetme tehlikesi
artmaktadır. Türkiye’nin AB adaylık statüsünün
kısa ve orta vadede bağlandığı şartlar ve
gelişmeler, Yunanistan’a Ege’ye ilişkin
amaçlarını gerçekleştirme imkânı verecek
niteliktedir. Türkiye, AB rüyası ve Yunan
inisiyatifiyle Ege’de Yunanistan’ın hayal bile
edemeyeceği bir noktaya doğru sürüklenmektedir.
Kıbrıs’ta “enosis” idealini gerçekleştirdiğini
tavır ve davranışlarının ötesinde, en yetkili
kişilerinin açık ifadeleri ile beyan etmekten
bile kaçınmayan Yunanistan, Ege’de modern Sevr
diyebileceğimiz bir sonucu ve bu bağlamda
ideolojik temel üzerine inşa ettiği bilinen
politikalarını gerçekleştirmek üzere hamle
yapmaktadır. Belki de, Yunanistan bu hamleyi
Türkiye’ye yaptırmayı amaçlamaktadır. Eğer Ege
Denizi’ndeki egemenlik haklarını ve temel ulusal
çıkarlarını kaybetmiş bir Türkiye’nin AB üyesi
olması isteniyorsa veya Türkiye’nin AB üyeliği
üzerinde böyle bir ipotek varsa veya konulmak
isteniyorsa, bunun artıları ve eksileri iyi
hesaplanarak AB yolunda daha sağlam yürünmesi
gerekir.
DİPNOT
1 Bu konuda ayrıntılı
bilgi için bkz. Sertaç Hami Başeren-Ali
Kurumahmut, Ege’de Egemenliği Devredilmemiş
Adalar, Ankara 2003, s. 69-109.
2 Lozan Barış Andlaşması
madde 20.
3 Bu konuda ayrıntılı
bilgi için bkz. Başeren-Kurumahmut, a.g.e., s.
9-68.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |