|
DEMOKRAT OLMAYANLARIN,
DEMOKRASİYE KATKILARI OLABİLİR Mİ?
Mahmut YILBAŞ
Siyasetçiler “Demokratikleşme” sözünü yine
dillerine doladılar.
Kimileri, parlamenter sistemin kendisi için
yeterli olmadığını, gönlünde yatanın “başkanlık”
sistemi olduğunu , uzatılan her mikrofona,
söylemekten geri durmuyor.
Kimileri ise, merkezi idareye ait yetkilerin
büyük kesiminin yerel yönetimlere devredilmesi
için, hazırlıkların tamamlanmak üzere olduğunu
açıklıyor; Ulusal Eğitimde, bu devirden nasibini
almaktan kendini kurtaramıyor.
Tabi ki, bütün bunları demokratikleşme adına ve
demokrasiyi güçlendirme amacıyla yaptıklarını da
sözlerine eklemeyi unutmuyorlar.
Pekiyi, bunları söyleyenlerin demokrasiden
anladıkları nedir, gerçek demokrasinin
bilincinde, en azından, yanında mıdırlar?
Biliyoruz ki, demokrasilerde siyasi etkinlik
para, itibar ve diğer etkenlerden bağımsız
olarak dağılmalıdır. Hele servet, inanç ve etnik
düşüncelerin, bu gücün bireyler arasında
paylaşılmasında etkisi olmamalıdır. Bir vatandaş
= Bir oy anlayışının işlerliği, demokrasi
atmosferinin temelini teşkil eder. Demokrasi
küresinde, paylaşılan güç değildir, bu
atmosferde her vatandaş potansiyel katılımcı ve
potansiyel politikacıdır. Demokrasi özgür ve
eşit vatandaşlar arasında politik bir
diyalogdur.
Acaba, uygulama böyle mi cereyan etmektedir?
Her
şeyden önce, insanları tamamen bilimsel olarak
anlamak imkanı yoktur. İnsanları anlamada,
onların kendilerini tanımlama, yorumlama ve
anlatma biçimleri çok önemlidir.
İnsanların bu davranış psikolojileri, demokrasi
anlayışının bir toplumda algılanması ve
benimsenmesi bakımından hayati önem taşır.
Bir
şeyin ne anlama geldiğini kavramadan, insanların
ne yapacaklarını kestirmek çok zordur. Bir
hareketin anlamı, o hareketi yapanın maksadına
ve sosyal tecrübesine bağlıdır. Herhangi bir
seçimde, seçmenin tercihini anlamak için onun
beklentilerini, maksadını ve seçimi nasıl
gördüğünü veya değerlendirdiğini bilmek
gereklidir. Birinin kendi ile ilgili
değerlendirmesi, dünyaya bakışı ile doğrudan
ilgilidir. Kim olunduğu konusundaki görüş
kimlikten, çevreden ve üstlenilen rolden ayrı
düşünülemez. Örneğin, herhangi birimiz birinin
eşi, babası, belirli bir politika veya inanç
mensubu, bir kulüp üyesi, öğretmen, avukat,
doktor, subay, işçi veya işsiz olabiliriz.
Mensubu olunan bu şeylerin kişi için anlamı,
kimliğinin temelini oluşturur. Bu ölçüler,
yargılar belirleyicidir. Bunlarla ya kabul
edilir veya red edilir, sevilir veya nefret
edilir, beraber yaşanır veya dışlanır.
Böylece insan, değerlendirendir, takdir edendir
ve yargılayandır. Sonucunda, içinde bulunduğu
koşullara göre hareket eder. Değerlendirme
neticesinde etrafında bulunan diğer insanlar
veya toplumla birleşir, bütünleşir. Kim olduğu
konusundaki duyguyu ailesinden, yakınlarından ve
mensup olunan toplumdan öğrenir, yani birey
kendini etrafında bulduğu ilişki ortamına
yerleştirir, toplumdan kendini tamamen ayrı
tutamaz. Birlikte hareket eden insanlar "Biz"
kimliğini oluştururlar ve genelde bu kimliğe
bağlanırlar.
İşte bu özellikleri taşıyan kalabalıklar,
oldukları gibi davranırlar, kararlar ve uymak
istedikleri kurallar kendilerini yansıtan bir
parçalarıdır. Böylesi ve benzeri topluluklar
yanlı ve güçlü medya tarafından kolaylıkla
yönlendirilir veya şartlandırılır. Özellikle, bu
tür toplumlar gelecekleri ile ilgili komplike
konularda ilgisiz, isteksiz ve bilgisiz
olurlar.
Demokratik bir toplumda her şeyden önce
bireylerin önemli ölçüde politik iş birliği
tecrübesi ve alışkanlığı bulunmalıdır. Bundan
yoksun toplumlarda sosyal farklılıkların
yansıtılması ve hoş görülmesi söz konusu olamaz.
Bunun için geleneksellik ve bağnazlık,
toplumların demokratikleşmesi önünde en büyük
engeldir.
Böyle toplumlarda, görünürde ne kadar demokratik
olurlarsa olsunlar, siyasi örgütlenmenin hedefi,
politik gücün kontrolünü ele geçirmek ve hükümet
olunmaktır.
Hükümet, görünüşte halkın demokratik denetimi
altında ve bireyin günlük yaşamında,
uzağındadır. Ancak, yetkinin merkeze toplanması
ve bürokrasi ile seçmen, yani vatandaş,
hükümetin etkin kontrolü altındadır. Böyle
toplumlarda birey, genel bir hedef ve maksat
formüle etmek, ortaya koymakla kesinlikle
etkisiz ve güçsüzdür. Genel amaçlar oluşturmakta
kendisini güçsüz ve "Atomistik" bulan bireyde
düzene karşı kırgınlık ve küskünlük baş
gösterir. Bu da, demokraside yok edici bir
dinamik geliştirir.
Böyle durumlarda, birey artık kendisini politik
ve siyasi hareketlerle tarif edemez hale
gelmiştir. Bireylerin ve dolayısıyla toplumun
siyasi etkinliklerde rol alamaması, iç dünyasına
dönmesine ve kapanmasına yol açar.
Bir
demokratik toplumun etkin şekilde işleyebilmesi
için önemli ölçüde siyasi katılım,
farklılıkların hoş görüsü ve gerçek sarsılmaz
bir toplum anlayışı gereklidir. Bu da ancak daha
geniş ve büyük bir politik topluluğun, bütünün
parçası olunduğunu hissetmek, düşünmekle
mümkündür; yani küçük, siyasi bir ifadeyle, alt
kültürlerin kendilerini daha geniş ve üst
kültürün "Değer" leri ile bağdaştırması ve
bütünleştirmesi ile olur.
Çok
kültürlü "Multicultural" toplumlarda tek bir
azınlık kültürün diğerleri ile bağdaşmaması,
bütünleşememesi o toplumda demokratik kültürün
oluşması ve kökleşmesi için ciddi bir engel
teşkil eder.
Çünkü, demokrasi insanlara haklar sağlar ve
bunları korur. Demokraside doğanlar, doğmuş
olmakla belli yurttaşlık hakları kazanırlar.
Yurttaşlar da "katılımcı yetenekler" geliştirmek
ve "rasyonel", "dünyevileşmiş", "akışkan",
"esnek" ve "hoşgörülü" olmak zorundadır. Bunlar
demokratik değerlerdir. Bunlar, barışçı ve
serpilip-gelişen bir toplumda, bir yere gelmek
isteniyorsa, kazanılması gereken
alışkanlıklardır.
Demokrasi işleyecekse, yurttaşlar bu değerleri
bir araç olarak değil, kendi politik sistemleri
ile yaşam tarzlarına ilişkin bir "gurur"
geliştirilmelidirler. Demokrasiyi, bulunabilen
en iyisi olarak değil, kendi sistemleri olduğu
için sevmelidirler. Ayrıca "hoşgörü" gibi
değerler, artık belli bir amaca yönelik bir araç
olarak görülmemeli, bir "erdem" haline
getirilmelidir.
Demokrasiye ilişkin böyle bir "gurur"
geliştiğinde ve demokratik değerler
özümsendiğinde "demokratik" ya da "sivil bir
kültür" oluşmuş demektir.
Dünyada hiçbir toplum, sadece rasyonel hesaplara
ve arzulara dayanarak uzun süre ayakta
kalamayacağı için böylesi bir kültür,
demokrasilerin uzun vadeli esenliği ve istikrarı
için vazgeçilmez ön koşuldur.
Demokrasi için önemli bir kültürel faktör de,
halkın bağımsız olarak sağlıklı bir sivil toplum
yani "Birleşme sanatı" yaratma yeteneğiyle
ilgilidir. Demokrasi en iyi yukarıdan aşağı
değil, aşağıdan yukarıya doğru
gerçekleştirilebilir.
Eğer insanlar şehirlerinde, kasabalarında,
meslek örgütlerinde ya da üniversitelerinde,
kendi kendilerini yönetebiliyorlarsa, bunu
ulusal düzeyde de çok büyük olasılıkla
başarabilirler.
Demokrasilerde devletin siyasi otoritesi,
yüzlerce yıllık geleneklerden ya da dinsel
inançtan değil, yurttaşların hangi koşullar
altında birlikte yaşayacaklarını kararlaştırmak
üzere yürüttüğü açık bir tartışmadan
kaynaklanır.
Demokrasi, çıkarları "harmanlama" yeteneğini
gösterdiği ölçüde herhangi bir toplumda vardır.
Demokrasi, "Sezar" ya da “Napolyon” olmayı
düşünebilecekleri “halkın efendisi” değil,
“hizmetkarı” yapan rejimdir. Öyle kurum ve
kurallarla çepeçevre kuşatılmış olduğundan, daha
farklı veya daha fazla bir şey olunmasına imkan
bırakmaz.
Demokrasi önündeki bütün bu olumsuzlukların
kaldırılması için toplumlar, iki şeyi kazanmak
zorundadırlar:
Birincisi; kimlik oluşumunda, geleneksel sosyal
hiyerarşi yapı etkisinin asgari düzeye
düşürülmesi ve ikinci ise, inançlar karşısında
bireyin özgürlüğü ve bağımsızlığıdır.
Çünkü, demokrasi hiçbir zaman arka kapıdan
sessizce içeri girmez, bilinçli bir politik
tercihi gerektirir. Demokrasi, sivil toplumların
varlığına, sivil toplumların da insanların
kendiliğinden birleşme yeteneğine bağlıdır.
İnsanlar başkalarının nasıl yaşanması
gerektiğine ilişkin tasarımına göre değil,
gerçekte nasıl yaşamak istediklerine göre
yaşarlar. Bunlar gerçekleşmeden, demokratik
kültürün oluşmasından söz etmek, hayalden başka
bir anlam taşımaz. Böyle bir kültüre sahip
olmayanlar ise, sandıktan çıkmış olsalar veya
kendilerini seçilmiş olarak görseler dahi,
demokrasiye olumlu katkılar sağlayamazlar.
Ülkemizde, demokrasi için siyaset yaptıklarını
zannedenler, her şeyden önce, hiç olmazsa
demokrat olmanın en temel ve basit ilkelerine
saygı göstermelidirler!..
İşte bu özellikleri taşıyan kalabalıklar,
oldukları gibi davranırlar, kararlar ve uymak
istedikleri kurallar kendilerini yansıtan bir
parçalarıdır. Böylesi ve benzeri topluluklar
yanlı ve güçlü medya tarafından kolaylıkla
yönlendirilir veya şartlandırılır. Özellikle, bu
tür toplumlar gelecekleri ile ilgili komplike
konularda ilgisiz, isteksiz ve bilgisiz
olurlar.
Demokratik bir toplumda her şeyden önce
bireylerin önemli ölçüde politik iş birliği
tecrübesi ve alışkanlığı bulunmalıdır. Bundan
yoksun toplumlarda sosyal farklılıkların
yansıtılması ve hoş görülmesi söz konusu olamaz.
Bunun için geleneksellik ve bağnazlık,
toplumların demokratikleşmesi önünde en büyük
engeldir.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |