Haziran 2003  Sayı: 58 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   HAZİRAN 2003  
DEMOKRAT OLMAYANLARIN,
DEMOKRASİYE KATKILARI OLABİLİR Mİ?

Mahmut YILBAŞ

Siyasetçiler “Demokratikleşme” sözünü yine dillerine doladılar.

Kimileri, parlamenter sistemin kendisi için yeterli olmadığını, gönlünde yatanın “başkanlık” sistemi olduğunu , uzatılan her mikrofona, söylemekten geri durmuyor.

Kimileri ise, merkezi idareye ait yetkilerin büyük kesiminin yerel yönetimlere devredilmesi için, hazırlıkların tamamlanmak üzere olduğunu açıklıyor; Ulusal Eğitimde, bu devirden nasibini almaktan kendini kurtaramıyor.

Tabi ki, bütün bunları demokratikleşme adına ve demokrasiyi güçlendirme amacıyla yaptıklarını da sözlerine eklemeyi unutmuyorlar.

Pekiyi, bunları söyleyenlerin demokrasiden anladıkları nedir, gerçek demokrasinin bilincinde, en azından,  yanında mıdırlar? 

Biliyoruz ki, demokrasilerde siyasi etkinlik para, itibar ve diğer etkenlerden bağımsız olarak dağılmalıdır. Hele servet, inanç ve etnik düşüncelerin, bu gücün bireyler arasında paylaşılmasında etkisi olmamalıdır. Bir vatandaş = Bir oy anlayışının işlerliği, demokrasi atmosferinin temelini teşkil eder. Demokrasi küresinde, paylaşılan güç değildir, bu atmosferde her vatandaş potansiyel katılımcı ve potansiyel politikacıdır. Demokrasi özgür ve eşit vatandaşlar arasında politik bir diyalogdur.

Acaba, uygulama böyle mi cereyan etmektedir?

Her şeyden önce, insanları tamamen bilimsel olarak anlamak imkanı yoktur. İnsanları anlamada, onların kendilerini tanımlama, yorumlama ve anlatma biçimleri çok önemlidir.

İnsanların bu davranış psikolojileri, demokrasi anlayışının bir toplumda algılanması ve benimsenmesi bakımından hayati önem taşır.

Bir şeyin ne anlama geldiğini kavramadan, insanların ne yapacaklarını kestirmek çok zordur. Bir hareketin anlamı, o hareketi yapanın maksadına ve sosyal tecrübesine bağlıdır. Herhangi bir seçimde, seçmenin tercihini anlamak için onun beklentilerini, maksadını ve seçimi nasıl gördüğünü veya değerlendirdiğini bilmek gereklidir. Birinin kendi ile ilgili değerlendirmesi, dünyaya bakışı ile doğrudan ilgilidir. Kim olunduğu konusundaki görüş kimlikten, çevreden ve üstlenilen rolden ayrı düşünülemez. Örneğin, herhangi birimiz birinin eşi, babası, belirli bir politika veya inanç mensubu, bir kulüp üyesi, öğretmen, avukat, doktor, subay, işçi veya işsiz olabiliriz. Mensubu olunan bu şeylerin kişi için anlamı, kimliğinin temelini oluşturur. Bu ölçüler, yargılar belirleyicidir. Bunlarla ya kabul edilir veya red edilir, sevilir veya nefret edilir, beraber yaşanır veya dışlanır.

Böylece insan, değerlendirendir, takdir edendir ve yargılayandır. Sonucunda, içinde bulunduğu koşullara göre hareket eder. Değerlendirme neticesinde etrafında bulunan diğer insanlar veya toplumla birleşir, bütünleşir. Kim olduğu konusundaki duyguyu ailesinden, yakınlarından ve mensup olunan toplumdan öğrenir, yani birey kendini etrafında bulduğu ilişki ortamına yerleştirir, toplumdan kendini tamamen ayrı tutamaz. Birlikte hareket eden insanlar "Biz" kimliğini oluştururlar ve genelde bu kimliğe bağlanırlar.

İşte bu özellikleri taşıyan kalabalıklar, oldukları gibi davranırlar, kararlar ve uymak istedikleri kurallar kendilerini yansıtan bir parçalarıdır. Böylesi ve benzeri topluluklar yanlı ve güçlü medya tarafından kolaylıkla yönlendirilir veya şartlandırılır. Özellikle, bu tür toplumlar gelecekleri ile ilgili komplike konularda  ilgisiz, isteksiz ve bilgisiz olurlar.

Demokratik bir toplumda her şeyden önce bireylerin önemli ölçüde politik iş birliği tecrübesi ve alışkanlığı bulunmalıdır. Bundan yoksun toplumlarda sosyal farklılıkların yansıtılması ve hoş görülmesi söz konusu olamaz. Bunun için geleneksellik ve bağnazlık, toplumların demokratikleşmesi önünde en büyük engeldir.

Böyle toplumlarda, görünürde ne kadar demokratik olurlarsa olsunlar, siyasi örgütlenmenin hedefi, politik gücün kontrolünü ele geçirmek ve hükümet olunmaktır.

Hükümet, görünüşte halkın demokratik denetimi altında ve bireyin günlük yaşamında, uzağındadır. Ancak, yetkinin merkeze toplanması ve bürokrasi ile seçmen, yani vatandaş, hükümetin etkin kontrolü altındadır. Böyle toplumlarda birey, genel bir hedef ve maksat formüle etmek, ortaya koymakla kesinlikle etkisiz ve güçsüzdür. Genel amaçlar oluşturmakta kendisini güçsüz ve "Atomistik" bulan bireyde düzene karşı kırgınlık ve küskünlük baş gösterir. Bu da, demokraside yok edici bir dinamik geliştirir.

Böyle durumlarda, birey artık kendisini politik ve siyasi hareketlerle tarif edemez hale gelmiştir. Bireylerin ve dolayısıyla toplumun siyasi etkinliklerde rol alamaması, iç dünyasına dönmesine ve kapanmasına yol açar.

Bir demokratik toplumun etkin şekilde işleyebilmesi için önemli ölçüde siyasi katılım, farklılıkların hoş görüsü ve gerçek sarsılmaz bir toplum anlayışı gereklidir. Bu da ancak daha geniş ve büyük bir politik topluluğun, bütünün parçası olunduğunu hissetmek, düşünmekle mümkündür; yani küçük, siyasi bir ifadeyle, alt kültürlerin kendilerini daha geniş ve üst kültürün "Değer" leri ile bağdaştırması ve bütünleştirmesi ile olur.

Çok kültürlü "Multicultural" toplumlarda tek bir azınlık kültürün diğerleri ile bağdaşmaması, bütünleşememesi o toplumda demokratik kültürün oluşması ve kökleşmesi için ciddi bir engel teşkil eder.

Çünkü, demokrasi insanlara haklar sağlar ve bunları korur. Demokraside doğanlar, doğmuş olmakla belli yurttaşlık hakları kazanırlar. Yurttaşlar da "katılımcı yetenekler" geliştirmek ve "rasyonel", "dünyevileşmiş", "akışkan", "esnek" ve "hoşgörülü" olmak zorundadır. Bunlar demokratik değerlerdir. Bunlar, barışçı ve serpilip-gelişen bir toplumda, bir yere gelmek isteniyorsa, kazanılması gereken alışkanlıklardır.

Demokrasi işleyecekse, yurttaşlar bu değerleri bir araç olarak değil, kendi politik sistemleri ile yaşam tarzlarına ilişkin bir "gurur" geliştirilmelidirler. Demokrasiyi, bulunabilen en iyisi olarak değil, kendi sistemleri olduğu için sevmelidirler. Ayrıca "hoşgörü" gibi değerler, artık belli bir amaca yönelik bir araç olarak görülmemeli, bir "erdem" haline getirilmelidir.

Demokrasiye ilişkin böyle bir "gurur" geliştiğinde ve demokratik değerler özümsendiğinde "demokratik" ya da "sivil bir kültür" oluşmuş demektir.

Dünyada hiçbir toplum, sadece rasyonel hesaplara ve arzulara dayanarak uzun süre ayakta kalamayacağı için böylesi bir kültür, demokrasilerin uzun vadeli esenliği ve istikrarı için vazgeçilmez ön koşuldur.

Demokrasi için önemli bir kültürel faktör de, halkın bağımsız olarak sağlıklı bir sivil toplum yani "Birleşme sanatı" yaratma yeteneğiyle ilgilidir. Demokrasi en iyi yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirilebilir.

Eğer insanlar şehirlerinde, kasabalarında, meslek örgütlerinde ya da üniversitelerinde, kendi kendilerini yönetebiliyorlarsa, bunu ulusal düzeyde de çok büyük olasılıkla başarabilirler.

Demokrasilerde devletin siyasi otoritesi, yüzlerce yıllık geleneklerden ya da dinsel inançtan değil, yurttaşların hangi koşullar altında birlikte yaşayacaklarını kararlaştırmak üzere yürüttüğü açık bir tartışmadan kaynaklanır.

Demokrasi, çıkarları "harmanlama" yeteneğini gösterdiği ölçüde herhangi bir toplumda vardır. Demokrasi, "Sezar" ya da “Napolyon” olmayı düşünebilecekleri “halkın efendisi” değil, “hizmetkarı” yapan rejimdir. Öyle kurum ve kurallarla çepeçevre kuşatılmış olduğundan, daha farklı veya daha fazla bir şey olunmasına imkan bırakmaz.

Demokrasi önündeki bütün bu olumsuzlukların kaldırılması için toplumlar, iki şeyi kazanmak zorundadırlar:

Birincisi; kimlik oluşumunda, geleneksel sosyal hiyerarşi yapı etkisinin asgari düzeye düşürülmesi ve ikinci ise, inançlar karşısında bireyin özgürlüğü ve bağımsızlığıdır.

Çünkü, demokrasi hiçbir zaman arka kapıdan sessizce içeri girmez, bilinçli bir politik tercihi gerektirir. Demokrasi, sivil toplumların varlığına, sivil toplumların da insanların kendiliğinden birleşme yeteneğine bağlıdır.

İnsanlar başkalarının nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin tasarımına göre değil, gerçekte nasıl yaşamak istediklerine göre yaşarlar. Bunlar gerçekleşmeden, demokratik kültürün oluşmasından söz etmek, hayalden başka bir anlam taşımaz. Böyle bir kültüre sahip olmayanlar ise, sandıktan çıkmış olsalar veya kendilerini seçilmiş olarak görseler dahi, demokrasiye olumlu katkılar sağlayamazlar.

Ülkemizde, demokrasi için siyaset yaptıklarını zannedenler, her şeyden önce, hiç olmazsa demokrat olmanın en temel ve basit ilkelerine saygı göstermelidirler!..

İşte bu özellikleri taşıyan kalabalıklar, oldukları gibi davranırlar, kararlar ve uymak istedikleri kurallar kendilerini yansıtan bir parçalarıdır. Böylesi ve benzeri topluluklar yanlı ve güçlü medya tarafından kolaylıkla yönlendirilir veya şartlandırılır. Özellikle, bu tür toplumlar gelecekleri ile ilgili komplike konularda  ilgisiz, isteksiz ve bilgisiz olurlar.

Demokratik bir toplumda her şeyden önce bireylerin önemli ölçüde politik iş birliği tecrübesi ve alışkanlığı bulunmalıdır. Bundan yoksun toplumlarda sosyal farklılıkların yansıtılması ve hoş görülmesi söz konusu olamaz. Bunun için geleneksellik ve bağnazlık, toplumların demokratikleşmesi önünde en büyük engeldir.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |