|
DEĞİŞİM VE DE YENİLENME!..
MAHMUT YILBAŞ
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 26
Ağustos 2003 tarihindeki Türk Silahlı Kuvvetleri
Şeref ve Üstün Hizmet Madalyası töreninde
yaptığı konuşmanın bazı bölümleri basının malum
kesimi tarafından büyük bir ilgi ile karşılandı.
Çünkü, bu kesim emekliye ayrılmakta olan bazı
sayın orgenerallerin (Birinci Ordu Komutanı
Çetin Doğan ve MGK Genel Sekreteri Tuncer
Kılınç) görev devir-teslim törenlerinde
yaptıkları konuşmalardan son derece rahatsızlık
duymuşlardı. Tepkileri hırçın ve hakaret
doluydu. Bu kesimden bir Osmanlı Paşa torunu
yazar işi, Türk Silahlı Kuvvetleri “Yeniçeri
Ocağı” değildir demeye kadar götürmüştü.
Kartel basını emekli olmakta olan paşaları yayın
bombardımanına tuttukları sırada Sayın Orgeneral
Hilmi Özkök, yukarıda sözü edilen konuşmayı
yapmıştı. Peki Sayın Genelkurmay Başkanı ne
demişti de, malum basın rahatlamıştı. Konuşmada
ileri sürülen düşüncelerin bir kısmı, basının
yansıttığı kadar, şunlardı: “…bilginin baş
döndürücü bir hızla kıtalar arasında dolaştığı
bir çağda, aradaki farkın açılmasına asla
müsaade etmemeniz gerekmektedir. Çünkü açılan
ara bu hız ve ivmesiyle orantılı olarak
büyümektedir. …Bu nedenle, personelin düşünce
sisteminde de gerekli değişim sağlamak
zorundayız. Çünkü sağlamak zorunda olduğumuz
değişim ve hız, ancak sahip olacağımız kaliteli
entelektüel personelle mümkün olabilecektir!
…Bunların yanında personelimize kuvvetli bir
entelektüel fikri bir temel de kazandırmak
zorundayız. İçinde bulunduğumuz güvenlik ortamı,
personelin; ulusal hedeflerinin tespitinde ve
ulusal gücü oluşturan tüm unsurların
uyumlaştırılmasının sağlanmasında çok daha
olgunlaşmış bir fikri olmasını gerekli
kılmaktadır. Aksi takdirde geçmişin kopyacısı
olanlardan ve değişimin farkına bile varmadan
yerinde sayanlardan kendimizi kurtarmamız
mümkün olmayacaktır.”
Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök’ün, bu
konuşmasından hemen sonra, MGK Genel
Sekreterliği’ndeki görev değişim töreninden
sonra gazetecilerle sohbet ederken emekliye
ayrılmak üzere olan Birinci Ordu Komutanı Sayın
Orgeneral Çetin Doğan’ın konuşmasının “Kendi
ferdi görüşleridir; keşke emekli olduktan sonra
konuşsaydı” sözleri de malum basının ilgisini
çekerek ve vesile ederek, 30 Ağustos tarihi
itibariyle emekli olan Sayın Orgenerallere
yüklendiler.
Son zamanlarda ulusallık karşıtı düşüncelerini
tırmandıran Hasan Cemal, 27 Ağustos tarihli
Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde “Yeniçeri
Ocağı” başlıklı yazısında “Türk Silahlı
Kuvvetleri’nde kimin nasıl konuşması gerektiği
konusunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi
Özkök’ün çektiği kırmızı çizgiler isabetli oldu…
Ama not etmekte yarar var: Orgeneral Tuncer
Kılınç’ın MGK Genel Sekreterliği görevini
devrederken yaptığı konuşmanın bu kırmızı
çizgileri hiçe saydığı bir gerçektir.
…Orgeneral Kılınç, yalnız Cumhurbaşkanı’yla
Başbakan’ı değil, Genelkurmay Başkanı’nı da
‘konuya sahip çıkmadığı’ gerekçesiyle biraz üstü
örtülü biçimde eleştiriyordu.”
“Nasıl oluyor bu?”
“Bu gücü nereden alıyor?”
“…Peki Kılınç Paşa ayrıcalıklı mı?”
“Doğan Paşa ayrıcalıklı mı?”
“Hurşit Tolon Paşa ayrıcalıklı mı?”
“Son söz:
Türk Silahlı Kuvvetleri “Yeniçeri Ocağı”
değildir ve olamaz.”
Hasan Cemal bir gün sonraki, yani 28 Ağustos
tarihli yazısında ise “Askerde Değişim” başlığı
altında şöyle diyor: “Askere Değişim…
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün bu
konuda ilginç mesajları var. Küreselleşme
çağında “değişim”i algılamanın, değişimin hızına
ayak uydurmanın gerektiğini belirtiyor, geçmişin
kopyacısı durumuna düşmenin tehlikelerine işaret
ediyor. Belki de geleceği hala geçmişte
arayanları üstü örtülü biçimde uyarıyor.”
28 Ağustos tarihli aynı gazetede Taha Akyol ise
şunları yazıyor:
“Bugün de toplumlumuzda bir ‘değişim’ ve
‘korumacılık’ kutuplaşması var. Çok şükür ki
kutuplaşma eskisi gibi sert değil, orduda
cuntalaşma yok.
Fakat komutanlar arasında görüş farkları olduğu
belli:
28 Şubatçıların, şimdi de Tuncer Kılınç, Çetin
Doğan, Hurşit Tolon gibi generallerin bilinen
konuşmaları…
Ve ordunun siyasi tartışmalardan uzak durmasını
ve vizyonunun yenilenmesini temsil eden
Genelkurmay Başkanı Org. Özkök’ün konuşmaları…”
“Tuncer Paşa ve onun gibi düşünenler değişimin
farkına bile varmadan, halkın geniş bir kesimini
tehlike gösterip askeri vesayeti savunuyorlar.”
Diğer gazetelerde de, bu konuyla ilgili, benzeri
yazılar yayımlandı. Hatta Genelkurmay Başkanı
Sayın Hilmi Özkök’ün konuşmasına desteği ‘övgü’
mertebesine çıkaranlarla emekliye ayrılırken
düşüncesini açıklamış olan Sayın Orgenerallere
yönelik eleştirileri “sövgüye” dönüştürebilecek
kadar şirazeden çıkanlar bile bulunuyordu.
Gayri-ulusal görüş ve düşüncelerin bol bol yer
aldığı bir kesim basında, emekli olan bazı sayın
orgenerallere eleştirileri sürdürürken,
Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök, “30
Ağustos Zafer Bayramı Kutlama Mesajı”nda önceki
görüşlerine bir ölçüde, bir açıklama getirdi… 30
Ağustos Zafer Bayramı Mesajında “değişim” ve
“yenilenme” gerektiğini yineleyen Sayın
Genelkurmay Başkanı, şu görüşlere yer verdi.
“…Soğuk savaş sonrası dünya düzenindeki büyük
değişim, gelişmiş ülkelerin silahlı
kuvvetlerinde yaşanan dönüşüm ve yaşadığımız
coğrafyadaki gelişmeler; Silahlı kuvvetlerimizin
de bölgesinde oluşan yeni güvenlik ortamının
gerektirdiği ihtiyaçları karşılayacak şekilde
devamlı ve dinamik bir yapı içerisinde
bulunmasını, kendisini düşünsel ve fiziksel
anlamda sürekli geliştirmesini zorunlu
kılmaktadır.”
“Bir taraftan dünyada yaşanan son gelişmeler,
enerji kaynaklarını kontrol altında tutma
girişimleri, şiddetini gittikçe artıran etnik ve
kökten dinci akımlar ve sonucunda oluşan uluslar
arası terör ortamı, diğer taraftan ülkemizde
yeniden hız artıran gerici ve ayrılıkçı
cereyanlar Silahlı Kuvvetlerimize yeni ve zorlu
görevler yüklemektedir. Öte yandan dünyada artan
yeni demokratik değer yargıları ve değişen
egemenlik kavramları bu yeni zorlu görevin
başarılabilmesinde yeni konsept ve doktrinlerin
üretilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yeni
dünyada akıl, bileğin gücünü etkisizleştirirken,
kendi gücünü yüceltmekte, kanın, barut kokusunun
yerini bilgi ve itidal almaktadır.”
“Büyük Zafer’in 81’nci yılını kutladığımız bu
süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değerli
mensuplarının; Atatürk ilke ve devrimlerinin yol
göstericiliğinde, Cumhuriyet’in temel
niteliklerine yürekten bağlı olarak; içinde
yaşadığımız yüzyılda birey ve ülke olarak büyük
bir yarışın içinde olduğumuz bilincinden
hareketle, dünyada sürekli gelişen konsept ve
teknolojileri yakından takip ederek, kendilerini
21. yüzyılın muharip ve aydınları yapacak
gerekli atılımları yapacağına ve değişen
dünyanın farkında olarak iç ve dış risk ve
tehditlere karşı mücadeleye aynı azim ve
kararlılıkla devam edeceğime olan inancımı
teyiden etmek isterim”
Sayın Genelkurmay Başkanı’nın, TSK personeline
“kuvvetli bir entelektüel fikri temel”
kazandırma görüşünü “yeni dünya düzeni” ve
“küreselleşme” anlayışına dayandırdığı
algılanmaktadır. “Yeni Dünya Düzeni” veya
“küreselleşme” konularında, dünya genelinde ve
ülkemizde onbinlerce kitap ve yüzbinlerce makale
yazılmıştır ve yazılmaya da devam edilmektedir.
Bu kitap ve makalelerde, genellikle iki görüş
ileri sürülür: Birisine göre “Yeni Dünya Düzeni”
veya “küreselleşme” gelişimin, değişimin yani
yeniciliğin motorudur. Bunlar daha çok Batı’nın
egemen sınıfının görüşünü yansıtır. Çok sade ve
özel şekliyle bu egemen sınıf “Büyük
Sermaye”dir. Daha büyümek için ekonomide
“Neo-Liberalizm”i siyasal ve askeri olarak da
“Yeni Bir Dünya İmparatorluğu”nu öngörür. Bu güç
de ABD’dir.
Diğerine göre ise “Yeni Dünya Düzeni” veya
“Küreselleşme” devletlerin, toplumların,
ülkelerin; yerellik, bireysellik, etnik, cemaat,
tarikat politikalarıyla zayıflatılmak,
parçalanmak suretiyle sömürgeleştirilmesi
anlamını taşımaktadır. Özet olarak ifade etmek
gerekirse; yeni dünya düzeni ve küresel
değerlere göre “Yeni Konsept ve Doktrin”
üretilmesi hangi düşünceyi temel almaktadır.
Çekirdek yani merkez, daha açık bir ifade ile
ABD “Hegomonik Gücüne” karşı ulus ve ülke hak ve
çıkarlarını savunan ulusal konsept ve doktrinler
mi üretilecek, desteklenecek; yoksa “hegomonik”
gücün dümen suyunda ikinci sınıf bir ülke olmak
için entelektüel açılım mı tercih edilecek?
Aksinin düşünülmesi Ulusçu geleneğimizi
reddetmek anlamına geleceğinden, buna ihtimal
veremediğimizden, 26 ve 30 Ağustos
açıklamalarında öne sürülen görüşlerin,
gayri-ulusal basının değerlendirmeleri ile
ilgisi olmadığına inanmaktayız….
Ancak, yanlış anlamalara meydan vermemek ve hiç
de arzu edilmeyen yorumlara da yol açamamak
için, yukarıda değinilmiş olan açıklamalarda
bulunan bazı kavramların daha da netleştirilmesi
yani “vuzuha” kavuşturulmasına ihtiyaç
duyulabileceği düşüncesini taşımaktayız. Çünkü,
açıklamalar bir makam tarafından yapılmış
olmakla beraber; hem bir kurum yani TSK’nin
adına yapılmış sayılır ve hem de Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin, ulusunun ve
vatandaşlarının geleceğini çok yakından
ilgilendirmektedir.
1) “Ulusal hedeflerin tespitinde ulusal gücü
oluşturan tüm unsurların uyumlaştırılmasının
sağlanmasında çok daha olgunlaşmış bir fikri
yapıda olmasını gerekli kılmaktır.”
Burada açıklanmaya muhtaç olan husus, ulusal
gücü oluşturan tüm unsurlar nelerdir ve
olgunlaşma nasıl sağlanacaktır? Ulusal gücü
oluşturan unsurlar arasında dış sermaye odakları
ile uyum halinde olan büyük sermaye ve
organları, yani örneğin TÜSİAD var mıdır? Var
ise, bunlarla uyum nasıl sağlanabilir? Keza,
gayri- ulusal yayıncılığı amaç edinmiş kartel
basını bunlar arasında mıdır? Var ise, hangi
çizgide uyum sağlanabilecektir? AB ve bazı
ülkeler fonlarından beslenen STK’ları da bu
güçler arasında mıdır? Patrikhane, azınlık vakıf
ve dernekleri…. Liste uzar gider…
Bu güçler ile uyumlaşınca halka yakınlaşılmış,
ulusun hakları korunmuş yani savunulmuş mu
olunur?
Bu itibarla ulusal güç ve uyum sağlama görüşünün
vuzuha (açıklığa) kavuşturulması gerekmez mi?
2) “Dünyada artan yeni demokratik değer
yargıları ve değişen egemenlik kavramları bu
yeni ve zorlu görevin başarılabilmesinde yeni
konsept ve doktrinlerin üretilmesini de zorunlu
kılmaktadır.”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenlik
anlayışı “Egemenlik Kayıtsız Şartsız
Milletindir”dir. Bu hem anayasamızın 6 ncı
maddesinin birinci fıkrasında yazılıdır ve hem
de Mustafa Kemal Atatürk’ten bize kalan
mirastır. Türk Kurtuluş yani diğer bir ifade ile
Bağımsızlık ve İstiklal Savaşı “Egemenlik”
kazanılmak için yapılmıştır. Mustafa Kemal
Atatürk “Egemen olan millettir. Bu egemenlik
kimseye devredilemez. Kimseyle bölüşülemez.
Millet kendi kaderini kendi eline almıştır.”
derken bu ilkenin tartışılmaz olduğunu
vurgulamıştır. Ayrıca “O bir siyasi nüfustur ki
devlet kavramının özünde vardır. Milleti dışta
temsil ve başka milletlere karşı savunma
yetkisini” içerdiğini belirtmiş ve 30
Ağustos1924’te Büyük Zafer’in ikinci
yıldönümünde Dumlupınar’da yaptığı konuşmasında
ise;
“Milli Egemenlik öyle bir nurdur ki onun
karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar,
yok olur!” demekle de noktayı koymuş
bulunmaktadır.
İşte; bu ahval ve şerait içinde, özellikle
“Değişen egemenlik kavramları…. Yani konsept ve
doktrinlerin üretilmesi görüşüne” açıklık
getirilmesi zorunlu hale gelmez mi?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurucusunun (bir) 30
Ağustos Zaferi’ni kutlamasında ebedi önder ve
kumandan olarak Ulus’una bıraktığı “Egemenlik
vasiyeti” boşlukta kalabilir mi?
Aksi taktirde her kesimden çok sayıda insan,
geçmişin kopyacısı olmayı bile, gelecekte
“vesayet” altına girmiş bir egemenlik anlayışına
tercih etmez mi?
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |