Ağustos 2003  Sayı: 60 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   AĞUSTOS 2003  
IRAK SAVAŞI VE HUKUK
TALAT SARAL - FEYİZ ERDOĞAN (*)

ABD’nin Birleşmiş Milletleri ve dünya kamuoyunu da dışlayarak 20 Mart 2003’te İngiltere ile birlikte başlattığı II. Irak Savaşı (başka bir deyişle, III. Paylaşım Savaşı’nın Ortadoğu ayağının birinci devresi), 14 Nisan 2003’te sona erdi. Bu savaşın genelde ve özellikle Türkiye açısından en çok tartışılan yönü hukuki dayanağı idi. Bu konuya ilişkin bir değerlendirmemizi aşağıda sunuyoruz.

 

Anayasamızdaki Hüküm

Anayasamızın 87. maddesi “savaş ilanına karar vermeyi” TBMM’nin genel yetkileri arasında saymıştır. Anayasamızın 92. maddesi ise, savaş hali ilanını “milletlerarası hukukun meşru saydığı haller” şartına bağlamıştır. Savaşın uluslararası hukuka göre meşruluğunun aranması, böylece devletin meşru olmayan bir savaşa girmesinin/sokulmasının (örneğin, tarihimizin ilk troykası tarafından I. Dünya Savaşı’na sürüklenişimiz) önlenmesi, uluslararası hukuk, uluslararası barış ve demokrasiye, anayasal sistemimizin verdiği önemin çok açık bir göstergesidir. Maddedeki “milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde” ifadesi ile, hem hukuka uygunluk (hukuk metinlerinin lafzı ve ruhuyla birlikte) ve hem de adalet ve hakkaniyet prensipleri dahilinde durumun “açıklanabilir” olması kastedilmektedir. Ayrıca “hallerde” ifadesi; bazılarınca sanıldığının aksine, meşruiyetin tek bir uluslararası hukuk kuralına bağlanamayacağını, bunun olaya ve duruma göre farklı dayanakları olabileceğini açıkca belirtiyor. Uluslararası hukukun özellikle bizim yönümüzden bu konudaki başlıca kaynak ve kuralları şunlar olabilir:

•        Uluslararası ikili ve özellikle çok taraflı anlaşma ve antlaşmalar (örneğin, NATO antlaşması),

•        Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ilişkin olarak, 1959-1960 yıllarında Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında yapılan kuruluş ve üçlü garantörlük antlaşmaları (Londra ve Zürih antlaşmaları),

•        Uluslararası kuruluşların ana statüleri (örneğin, Birleşmiş Milletler Şartı’nın meşru müdafaayi öngören 51. maddesi),

•        Uluslararası kuruluşların bağlayıcı olan ve/veya yaptırımı öngören kararları (örneğin, BM Güvenlik Konseyi’nin bu tür kararları ),

•        Uluslararası yargı organlarının bu yöndeki içtihatları ile; uluslararası kuruluşların uluslararası hukuk oluşturan ilke kararları (örneğin, saldırganın tanımının yapıldığı BM Genel Kurulu’nun 1974 tarih ve 3314 sayılı kararı.) (1)

 

Meşru Müdafaa Hakkı ve

Uygulama Örnekleri

Burada özellikle meşru müdafaa hakkı üzerinde durmamız gerekir. Saldırı halinde kişinin kendini koruması, eğer gerekiyorsa, saldırıyla orantılı olmak kaydıyla; zor kullanarak saldırıyı defetme hakkının bulunması ve bunun için gerekli önlemleri alması hukukun temel prensiplerindendir. Bu kural devletler için de geçerlidir. BM Şartı’nın 51. maddesi bunu öngörmektedir. Ancak bu hakkın uygulanmasında iki farklı görüş söz konusudur:

•        Klasik görüşe göre; meşru müdafaa hakkı ancak saldırı fiilen gerçekleştiğinde, bunun defedilmesi için kullanılabilir. Ancak, özellikle son 20 yılda hızla gelişen teknoloji nedeniyle bu görüş ve uygulama önemini giderek kaybetmiştir. Çünkü ani saldırıya maruz kalan ülke, bunu defetmekte ya çok geç kalmış olmakta veya çok büyük bir bedel ödemek zorunda kalmaktadır.

•        Yeni görüşe göre; meşru müdafaa hakkının kullanılması için, saldırının fiilen vuku bulması şartı aranmaz. Burada önemli olan, saldırıya dönüşecek olan bir tehdidin açık ve çok yakın bir şekilde varlığı ve bunun önceden sezinlenmesidir. Böyle bir durumun varlığı halinde, bu tehdide maruz kalan devlet, silahlı güç kullanmak da dahil olmak üzere, önleyici askeri önlemlere başvurma hakkına sahiptir. Ancak, bu önlemlerin alınabilmesi için şu üç şartın varlığı aranmalıdır:

- Tehdidin acil olması, yani o tehdide karşı güç kullanılarak defedilmediği takdirde, saldırıya uğranılacağının açık ve belirgin olması,

- Önleyici önlemin son çare olması, yani politik ve diplomatik tüm çarelerin ve yolların tüketilmiş olması,

- Tehditle orantılı olacak şekilde karşılık verilmesi.

•        Sıcak takip ise, meşru müdafaa hakkının kullanım sonrasına aittir ve saldırıyı defettikten sonra suçluları ele geçirmek ve cezalandırmak için uygulanır. Sıcak takip özellikle, siyasi otoritenin bulunmadığı veya otorite boşluğu olan bölgeler -örneğin Kuzey Irak- ve açık denizler için söz konusudur.

Son yıllarda klasik görüşün önem ve etkinliğini kaybetmesi nedeniyle, giderek yaygınlık kazanan yeni görüşün uluslararası uygulamaları arasında; ABD’nin Panama’ya, Libya’ya silahlı müdahalesi ile 1980’li yıllarda İsrail’in bir Irak nükleer santralini vurması gösterilebilir.

 

Takdir Hakkı ve Bağlayıcılık

Anayasamıza göre uluslararası hukuka dayalı bir durumun varlığı, savaş hali ilanı için bir imkan/gerekçe doğurur, ancak bunun kullanılması her zaman mutlaka gerekli olmayabilir. Örneğin, BM Güvenlik Konseyi’nin Irakla ilgili 1441 sayılı kararına ilaveten, Irak’a kuvvet kullanarak müdahaleyi meşrulaştıracak bir yeni karar almış olsa idi, bu Türkiye’ye ABD’ye (Anayasamızın şartı yerine getirilmiş olduğundan) karadan geçiş kolaylığı sağlayabilme imkanını verirdi. Ancak bu imkanı kullanmak illa da zorunlu olmayabilirdi.

İşte burada konunun Türkiye’nin hak ve çıkarları ile ilgili boyutu gündeme gelmektedir. Başka bir deyişle, uluslararası hukuk açısından meşru bir temeli olsa bile, bu temeli kullanmak yine de hükümetimizin ve TBMM’nin, ülkemizin hak ve çıkarları konusundaki değerlendirmesine ve kararına (tezkere göndermek ve bunu yeterli çoğunlukla onaylamak) bağlıdır. Yani burada bir takdir hakkı söz konusudur.

Buna karşılık, örneğin NATO antlaşmasına (5. madde) göre bir uygulamanın söz konusu olması halinde, başka bir deyişle, “NATO üyesi bir ülkeye yapılan saldırının tüm ülkelere yapılmış kabul edilmesi” kuralının geçerli olması durumunda, bizim için Anayasaya göre yine uluslararası hukukun meşru saydığı bir kuralın varlığı söz konusudur.

Ancak, böyle bir durum tüm taraflar yönünden bağlayıcı olduğundan, ayrıca hak ve çıkar değerlendirmesi yapma olanağı bulunmamaktadır. Yani, örneğimizde 5. madde kapsamında taraf devletler için bir bağlayacılık söz konusudur. Ancak bu bağlayıcılık söz konusu antlaşmanın Anayasamızdan üstün bir hukuk metni olmasından değil, antlaşmanın içeriğindeki uluslararası taahhüdün/ahde vefanın (pacta sund servanda) gereğinden kaynaklanmaktadır. Anayasamızın 90. maddesine (son fıkra) göre, uluslararası antlaşmalar, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş olmak kaydiyle (ancak) kanun hükmündedir. Bunların (Anayasa dışındaki) diğer iç hukuk yasalarından tek farkı, yine aynı maddeye göre bu antlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılığın iddia edilememesidir.

Bu değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin hava sahasını stratejik müttefiki ABD’ye açmış olmasını, Anayasamızın 92. maddesi bağlamında uluslararası meşruiyete tam olarak uygun bulmak zordur. Bununla birlikte öyle bir değerlendirmede, savaşın esasen başlamış olması karşısında, savaşın bir an önce sona erdirilerek uluslararası barış ve güvenliğin yeniden ihdas edilmesi gayesi de dikkate alınmalıdır. Ayrıca, öncekine ilaveten üçüncü tezkerenin de reddi halinde, ilişkilerin ve Irak’taki çıkarlarımızın alacağı inanılmaz yaraların da düşünülmesi gerektiği açıktır.

Öte yandan, bu geçiş iznini Irak’a savaş ilanı olarak görmek de mümkün değildir. Esasen böyle bir durum da yoktur. Ancak Irak, kendisine saldıran ABD ve İngiltere’ye sağladığımız bu kolaylığı (saldırgana destek), bir savaş nedeni olarak değerlendirebilirdi. Irak tarafı da böyle bir tavır almamıştır.

Bununla birlikte, yukarıda değindiğimiz üzere BM Genel Kurulunun 1974 yılında almış olduğu 3314 sayılı kararda, bir ülkenin kendi hükümranlık sahasını (kara, hava veya deniz) saldıran ülkeye kullandırmış olması da saldırganlık suçuna iştirak olarak tanımlanmaktadır. II. Irak Savaşı uygulamasında, bu tanım kapsamına giren ondan fazla ülke sayılabilir. Çünkü saldırana bu yöndeki yardım yalnızca saldırılan ülkenin komşularıyla sınırlı değildir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, BM Genel Kurulu’nun bu yöndeki kararı, uluslararası hukuk oluşturmakla birlikte, ihlali halindeki müeyyide, yalnızca “saldırgan” suçlamasından ibarettir. Normal olarak, saldırganlığın barışa karşı işlenen bir suç olması nedeniyle “uluslararası hukuka göre suç” başlığı altında yargılanması gerekir.

Ne var ki, bunun için de saldırganı yargı önüne getirebilecek fiili bir uluslararası gücün varlığı icabeder. Bu güç örneğin II. Dünya Savaşı sonrasında müttefikler tarafından temsil edilmiş ve savaş suçlusu kabul edilen Almanya ve Japonya’nın yönetici sorumluları, sırasıyla Nürünberg ve Tokyo’da yargılanmıştır. Ancak, bugün saldırganı, gerekli şartların varlığında yargı önüne çıkarabilecek böyle bir güç yoktur. La Haye’deki savaş suçluları mahkemesinde eski Yugoslav devlet başkanı Milosevic yargılanıyor, ama örneğin ABD ve İngiltere’nin bu şekilde suçlanması halinde, bunları mahkemeye çıkaracak hiç bir güç bulunmamaktadır. Bu konuda en büyük uluslararası otorite olan BM bile bizzat ABD ve İngiltere tarafından savaşta devre dışı bırakılmıştır.

 

Sonuç

1. Yukarıda da açıklandığı gibi, önleyici meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için acil bir saldırı tehdidin varlığının gösterilmesi temel şart iken, ABD ve İngiltere, son Irak  harekatına gerekçe olarak gösterdikleri Irak’taki kitle imha silahlarını hala bulamamışlar ve dolayısıyla harekatın hukuki gerekçesini ortaya koyamamışlardır. Bu durum her iki ülkeyi de, harekatın hukuki gerekçesini “açıklamakta” oldukça zor duruma düşürmektedir.

2. Irak’ın kuzeyindeki durum (özellikle PKK/KADEK’in buradaki varlığı), dün olduğu gibi bugün de Türkiye için yeterli ölçüde açık ve yakın tehlike teşkil etmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin bu bölgede birlik bulundurması ve gerektiğinde (TBMM’nin kabul etmiş olduğu üçüncü tezkere uyarınca) bu birlikleri takviye etmesi uluslararası hukuka ve Anayasamıza tamamen uygundur. Bu durumdan rahatsız olan çevreler, Türkiye’ye yönelik tehlikeleri ortadan kaldırma konusundaki inandırıcılıklarını, söylemle değil (sahibinin sesi olan malum güçleri kışkırtarak hiç değil), ancak dostluğa ve uluslararası terörle mücadeleye yönelik samimi eylemleriyle ortaya koyabilirler.

3. Irak Savaşı’nın ikinci devresi daha yeni başlamıştır. Bu dönemde yeni Irak rejiminin bölgenin gerçeklerini dikkate almadan ve tepeden inme şeklinde kurulması ihtimali (bu konuda çeşitli işaretler vardır), birinci devredeki savaşın yıkımından çok daha kalıcı olumsuzluklar doğurabilir. Yeni yapılanmada demokrasinin Irak’ın siyasi ve coğrafi bütünlüğü içinde yerleştirilmesi gerçekten isteniyorsa, Türkiye’nin mutlaka devrede olması gerekir. Ön yargılı yaklaşımlar (özellikle Barzani ve Talabani gruplarını açıkça himaye edici uygulamalar) ve ABD yönetimindeki şahinlerin son açıklamaları, bu konuda olumlu sinyaller vermemektedir (2).

4. Batılı güçlerin ve özellikle ABD’nin Türkiye’yi kendi coğrafyasından soyutlama ve kendisine empoze edilen politikaları uygulatma girişimleri, Türkiye’ye stratejik ortak/müttefik veya AB’ye tam üye gözüyle değil, tamamen stratejik jandarma rolüyle bakıldığını ciddi şekilde düşündürmektedir.

5. II. Irak Savaşı ile ilgili olarak Türkiye’de yakın geçmişe göre yapılan, genelde ABD yanlısı değerlendirmelerin temel yanlışı; ABD’nin yeni dünya düzenine ve özellikle Ortadoğuya yönelik tüm planlarının bu savaşla sona erdiği ve dolayısıyle Türkiye’nin nihai kaybeden (!) olduğu ön yargısının bilerek veya bilmeyerek dile getirilmesidir. Tarihin akışını adeta durduran bu statik bakış ve yönlendirmeler ne ABD’nin genel politikaları, ne de Irak’ta ve çevremizde bu politakalar ile birlikte veya ona karşı oluşan, oluşmaya başlayan hareketlerle bağdaştırılamaz. Türkiye’yi tezkere bahanesiyle köşeye sıkıştırdığını zanneden ABD, Irak’ta batağa saplanmakta olduğunu görebilmelidir.

6. Kuvvete boyun eğerek, hukukun değil güçlünün yanında yer alanlar bir gün bumerang etkisine de maruz kalabilirler. Bu nedenle, kuvvetin hukuku değil, hukukun kuvveti dış ilişkilerde Türkiye’nin rehberi olmalı; ABD ile gereken işbirliğimiz, her alanda karşılıklı güvene, dengeli ve örtüşen çıkarlar temeline dayanmalıdır. ABD de Türkiye’nin bu yöndeki tutumunu özür dilenecek bir “hata” olarak görmemelidir. Çünkü hukuk, ABD’ye bile bir gün lazım olabilir.

 

         DİPNOTLAR

1.       Birleşmiş Milletle Genel Kurulunun saldırganı tanımlayan 3314 sayılı kararının yaptırım gücü tartışılabilmekle beraber, uluslararası hukukun oluşmasında önemli dayanaklar oluşturmaktadır.

2.       ABD’nin  savunma  ve dışişleri bakan yardımcıları Wolfowitz ve Grosman’ın Mayıs ayı başında bu konuda peşpeşe verdikleri demeçler ve kullanılan üslup, genelde Türkiye’ye karşı yapılmış bir büyük haksızlık ve vefasızlıktır. ABD’nin şahinler yönetiminden üst kademeler adına yapıldığı kuşku taşımayan bu açıklamaların ilgili Türk makamları tarafından yeterli ağırlıkta cevaplandırıldığını da maalesef söyleyemiyoruz. Özellikle bu suçlamaların ve özür dileme taleplerinin birinci derecedeki muhatabı Sn. Dışişleri Bakanımızın açıklamaları “pragmatik, samimi ve işbirliğine açık” bulması da çok yadırgayıcırdır. Bunları “Dost acı söyler” den çok, “Keskin sirke kabına zarar verir” şeklinde değerlendirmek gerekir. Hele ABD’nin oluşturduğu ve yönlendirmek istediği Irak muhalefetinin, Şii lider El Hakim’in İran’daki 23 yıllık sürgünden dönüşünde onbinlerce Irak’lı tarafından görkemli şekilde karşılanmasından, ABD karşıtı sert açıklamalarından, hemen her gün yaşanan silahlı çatışmalardan ve Irak’taki yönetim ve güvenlik kaosunun hala devam etmesinden sonra...

(*)     Talat SARAL (E. Maliye Müsteşarı), Feyiz ERDOĞAN (Uluslararası Hukuk Uzmanı, E.  Askeri Hakim)


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |