|
IRAK SAVAŞI VE HUKUK
TALAT SARAL - FEYİZ ERDOĞAN (*)
ABD’nin Birleşmiş Milletleri ve dünya kamuoyunu
da dışlayarak 20 Mart 2003’te İngiltere ile
birlikte başlattığı II. Irak Savaşı (başka bir
deyişle, III. Paylaşım Savaşı’nın Ortadoğu
ayağının birinci devresi), 14 Nisan 2003’te sona
erdi. Bu savaşın genelde ve özellikle Türkiye
açısından en çok tartışılan yönü hukuki dayanağı
idi. Bu konuya ilişkin bir değerlendirmemizi
aşağıda sunuyoruz.
Anayasamızdaki Hüküm
Anayasamızın 87. maddesi “savaş ilanına karar
vermeyi” TBMM’nin genel yetkileri arasında
saymıştır. Anayasamızın 92. maddesi ise, savaş
hali ilanını “milletlerarası hukukun meşru
saydığı haller” şartına bağlamıştır. Savaşın
uluslararası hukuka göre meşruluğunun aranması,
böylece devletin meşru olmayan bir savaşa
girmesinin/sokulmasının (örneğin, tarihimizin
ilk troykası tarafından I. Dünya Savaşı’na
sürüklenişimiz) önlenmesi, uluslararası hukuk,
uluslararası barış ve demokrasiye, anayasal
sistemimizin verdiği önemin çok açık bir
göstergesidir. Maddedeki “milletlerarası hukukun
meşru saydığı hallerde” ifadesi ile, hem hukuka
uygunluk (hukuk metinlerinin lafzı ve ruhuyla
birlikte) ve hem de adalet ve hakkaniyet
prensipleri dahilinde durumun “açıklanabilir”
olması kastedilmektedir. Ayrıca “hallerde”
ifadesi; bazılarınca sanıldığının aksine,
meşruiyetin tek bir uluslararası hukuk kuralına
bağlanamayacağını, bunun olaya ve duruma göre
farklı dayanakları olabileceğini açıkca
belirtiyor. Uluslararası hukukun özellikle bizim
yönümüzden bu konudaki başlıca kaynak ve
kuralları şunlar olabilir:
• Uluslararası ikili ve özellikle çok
taraflı anlaşma ve antlaşmalar (örneğin, NATO
antlaşması),
• Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna
ilişkin olarak, 1959-1960 yıllarında Türkiye,
İngiltere ve Yunanistan arasında yapılan kuruluş
ve üçlü garantörlük antlaşmaları (Londra ve
Zürih antlaşmaları),
• Uluslararası kuruluşların ana statüleri
(örneğin, Birleşmiş Milletler Şartı’nın meşru
müdafaayi öngören 51. maddesi),
• Uluslararası kuruluşların bağlayıcı
olan ve/veya yaptırımı öngören kararları
(örneğin, BM Güvenlik Konseyi’nin bu tür
kararları ),
• Uluslararası yargı organlarının bu
yöndeki içtihatları ile; uluslararası
kuruluşların uluslararası hukuk oluşturan ilke
kararları (örneğin, saldırganın tanımının
yapıldığı BM Genel Kurulu’nun 1974 tarih ve 3314
sayılı kararı.) (1)
Meşru Müdafaa Hakkı ve
Uygulama Örnekleri
Burada özellikle meşru müdafaa hakkı üzerinde
durmamız gerekir. Saldırı halinde kişinin
kendini koruması, eğer gerekiyorsa, saldırıyla
orantılı olmak kaydıyla; zor kullanarak
saldırıyı defetme hakkının bulunması ve bunun
için gerekli önlemleri alması hukukun temel
prensiplerindendir. Bu kural devletler için de
geçerlidir. BM Şartı’nın 51. maddesi bunu
öngörmektedir. Ancak bu hakkın uygulanmasında
iki farklı görüş söz konusudur:
• Klasik görüşe göre; meşru müdafaa hakkı
ancak saldırı fiilen gerçekleştiğinde, bunun
defedilmesi için kullanılabilir. Ancak,
özellikle son 20 yılda hızla gelişen teknoloji
nedeniyle bu görüş ve uygulama önemini giderek
kaybetmiştir. Çünkü ani saldırıya maruz kalan
ülke, bunu defetmekte ya çok geç kalmış olmakta
veya çok büyük bir bedel ödemek zorunda
kalmaktadır.
• Yeni görüşe göre; meşru müdafaa
hakkının kullanılması için, saldırının fiilen
vuku bulması şartı aranmaz. Burada önemli olan,
saldırıya dönüşecek olan bir tehdidin açık ve
çok yakın bir şekilde varlığı ve bunun önceden
sezinlenmesidir. Böyle bir durumun varlığı
halinde, bu tehdide maruz kalan devlet, silahlı
güç kullanmak da dahil olmak üzere, önleyici
askeri önlemlere başvurma hakkına sahiptir.
Ancak, bu önlemlerin alınabilmesi için şu üç
şartın varlığı aranmalıdır:
- Tehdidin acil olması, yani o tehdide karşı güç
kullanılarak defedilmediği takdirde, saldırıya
uğranılacağının açık ve belirgin olması,
- Önleyici önlemin son çare olması, yani politik
ve diplomatik tüm çarelerin ve yolların
tüketilmiş olması,
- Tehditle orantılı olacak şekilde karşılık
verilmesi.
• Sıcak takip ise, meşru müdafaa hakkının
kullanım sonrasına aittir ve saldırıyı
defettikten sonra suçluları ele geçirmek ve
cezalandırmak için uygulanır. Sıcak takip
özellikle, siyasi otoritenin bulunmadığı veya
otorite boşluğu olan bölgeler -örneğin Kuzey
Irak- ve açık denizler için söz konusudur.
Son yıllarda klasik görüşün önem ve etkinliğini
kaybetmesi nedeniyle, giderek yaygınlık kazanan
yeni görüşün uluslararası uygulamaları arasında;
ABD’nin Panama’ya, Libya’ya silahlı müdahalesi
ile 1980’li yıllarda İsrail’in bir Irak nükleer
santralini vurması gösterilebilir.
Takdir Hakkı ve Bağlayıcılık
Anayasamıza göre uluslararası hukuka dayalı bir
durumun varlığı, savaş hali ilanı için bir
imkan/gerekçe doğurur, ancak bunun kullanılması
her zaman mutlaka gerekli olmayabilir. Örneğin,
BM Güvenlik Konseyi’nin Irakla ilgili 1441
sayılı kararına ilaveten, Irak’a kuvvet
kullanarak müdahaleyi meşrulaştıracak bir yeni
karar almış olsa idi, bu Türkiye’ye ABD’ye
(Anayasamızın şartı yerine getirilmiş
olduğundan) karadan geçiş kolaylığı sağlayabilme
imkanını verirdi. Ancak bu imkanı kullanmak illa
da zorunlu olmayabilirdi.
İşte burada konunun Türkiye’nin hak ve çıkarları
ile ilgili boyutu gündeme gelmektedir. Başka bir
deyişle, uluslararası hukuk açısından meşru bir
temeli olsa bile, bu temeli kullanmak yine de
hükümetimizin ve TBMM’nin, ülkemizin hak ve
çıkarları konusundaki değerlendirmesine ve
kararına (tezkere göndermek ve bunu yeterli
çoğunlukla onaylamak) bağlıdır. Yani burada bir
takdir hakkı söz konusudur.
Buna karşılık, örneğin NATO antlaşmasına (5.
madde) göre bir uygulamanın söz konusu olması
halinde, başka bir deyişle, “NATO üyesi bir
ülkeye yapılan saldırının tüm ülkelere yapılmış
kabul edilmesi” kuralının geçerli olması
durumunda, bizim için Anayasaya göre yine
uluslararası hukukun meşru saydığı bir kuralın
varlığı söz konusudur.
Ancak, böyle bir durum tüm taraflar yönünden
bağlayıcı olduğundan, ayrıca hak ve çıkar
değerlendirmesi yapma olanağı bulunmamaktadır.
Yani, örneğimizde 5. madde kapsamında taraf
devletler için bir bağlayacılık söz konusudur.
Ancak bu bağlayıcılık söz konusu antlaşmanın
Anayasamızdan üstün bir hukuk metni olmasından
değil, antlaşmanın içeriğindeki uluslararası
taahhüdün/ahde vefanın (pacta sund servanda)
gereğinden kaynaklanmaktadır. Anayasamızın 90.
maddesine (son fıkra) göre, uluslararası
antlaşmalar, usulüne uygun olarak yürürlüğe
konulmuş olmak kaydiyle (ancak) kanun
hükmündedir. Bunların (Anayasa dışındaki) diğer
iç hukuk yasalarından tek farkı, yine aynı
maddeye göre bu antlaşmalar hakkında Anayasaya
aykırılığın iddia edilememesidir.
Bu değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin hava
sahasını stratejik müttefiki ABD’ye açmış
olmasını, Anayasamızın 92. maddesi bağlamında
uluslararası meşruiyete tam olarak uygun bulmak
zordur. Bununla birlikte öyle bir
değerlendirmede, savaşın esasen başlamış olması
karşısında, savaşın bir an önce sona erdirilerek
uluslararası barış ve güvenliğin yeniden ihdas
edilmesi gayesi de dikkate alınmalıdır. Ayrıca,
öncekine ilaveten üçüncü tezkerenin de reddi
halinde, ilişkilerin ve Irak’taki çıkarlarımızın
alacağı inanılmaz yaraların da düşünülmesi
gerektiği açıktır.
Öte yandan, bu geçiş iznini Irak’a savaş ilanı
olarak görmek de mümkün değildir. Esasen böyle
bir durum da yoktur. Ancak Irak, kendisine
saldıran ABD ve İngiltere’ye sağladığımız bu
kolaylığı (saldırgana destek), bir savaş nedeni
olarak değerlendirebilirdi. Irak tarafı da böyle
bir tavır almamıştır.
Bununla birlikte, yukarıda değindiğimiz üzere BM
Genel Kurulunun 1974 yılında almış olduğu 3314
sayılı kararda, bir ülkenin kendi hükümranlık
sahasını (kara, hava veya deniz) saldıran ülkeye
kullandırmış olması da saldırganlık suçuna
iştirak olarak tanımlanmaktadır. II. Irak Savaşı
uygulamasında, bu tanım kapsamına giren ondan
fazla ülke sayılabilir. Çünkü saldırana bu
yöndeki yardım yalnızca saldırılan ülkenin
komşularıyla sınırlı değildir. Ancak yukarıda da
belirttiğimiz gibi, BM Genel Kurulu’nun bu
yöndeki kararı, uluslararası hukuk oluşturmakla
birlikte, ihlali halindeki müeyyide, yalnızca
“saldırgan” suçlamasından ibarettir. Normal
olarak, saldırganlığın barışa karşı işlenen bir
suç olması nedeniyle “uluslararası hukuka göre
suç” başlığı altında yargılanması gerekir.
Ne var ki, bunun için de saldırganı yargı önüne
getirebilecek fiili bir uluslararası gücün
varlığı icabeder. Bu güç örneğin II. Dünya
Savaşı sonrasında müttefikler tarafından temsil
edilmiş ve savaş suçlusu kabul edilen Almanya ve
Japonya’nın yönetici sorumluları, sırasıyla
Nürünberg ve Tokyo’da yargılanmıştır. Ancak,
bugün saldırganı, gerekli şartların varlığında
yargı önüne çıkarabilecek böyle bir güç yoktur.
La Haye’deki savaş suçluları mahkemesinde eski
Yugoslav devlet başkanı Milosevic yargılanıyor,
ama örneğin ABD ve İngiltere’nin bu şekilde
suçlanması halinde, bunları mahkemeye çıkaracak
hiç bir güç bulunmamaktadır. Bu konuda en büyük
uluslararası otorite olan BM bile bizzat ABD ve
İngiltere tarafından savaşta devre dışı
bırakılmıştır.
Sonuç
1. Yukarıda da açıklandığı gibi, önleyici meşru
müdafaa hakkının kullanılabilmesi için acil bir
saldırı tehdidin varlığının gösterilmesi temel
şart iken, ABD ve İngiltere, son Irak
harekatına gerekçe olarak gösterdikleri
Irak’taki kitle imha silahlarını hala
bulamamışlar ve dolayısıyla harekatın hukuki
gerekçesini ortaya koyamamışlardır. Bu durum her
iki ülkeyi de, harekatın hukuki gerekçesini
“açıklamakta” oldukça zor duruma düşürmektedir.
2. Irak’ın kuzeyindeki durum (özellikle PKK/KADEK’in
buradaki varlığı), dün olduğu gibi bugün de
Türkiye için yeterli ölçüde açık ve yakın
tehlike teşkil etmektedir. Bu nedenle
Türkiye’nin bu bölgede birlik bulundurması ve
gerektiğinde (TBMM’nin kabul etmiş olduğu üçüncü
tezkere uyarınca) bu birlikleri takviye etmesi
uluslararası hukuka ve Anayasamıza tamamen
uygundur. Bu durumdan rahatsız olan çevreler,
Türkiye’ye yönelik tehlikeleri ortadan kaldırma
konusundaki inandırıcılıklarını, söylemle değil
(sahibinin sesi olan malum güçleri kışkırtarak
hiç değil), ancak dostluğa ve uluslararası
terörle mücadeleye yönelik samimi eylemleriyle
ortaya koyabilirler.
3. Irak Savaşı’nın ikinci devresi daha yeni
başlamıştır. Bu dönemde yeni Irak rejiminin
bölgenin gerçeklerini dikkate almadan ve tepeden
inme şeklinde kurulması ihtimali (bu konuda
çeşitli işaretler vardır), birinci devredeki
savaşın yıkımından çok daha kalıcı olumsuzluklar
doğurabilir. Yeni yapılanmada demokrasinin
Irak’ın siyasi ve coğrafi bütünlüğü içinde
yerleştirilmesi gerçekten isteniyorsa,
Türkiye’nin mutlaka devrede olması gerekir. Ön
yargılı yaklaşımlar (özellikle Barzani ve
Talabani gruplarını açıkça himaye edici
uygulamalar) ve ABD yönetimindeki şahinlerin son
açıklamaları, bu konuda olumlu sinyaller
vermemektedir (2).
4. Batılı güçlerin ve özellikle ABD’nin
Türkiye’yi kendi coğrafyasından soyutlama ve
kendisine empoze edilen politikaları uygulatma
girişimleri, Türkiye’ye stratejik ortak/müttefik
veya AB’ye tam üye gözüyle değil, tamamen
stratejik jandarma rolüyle bakıldığını ciddi
şekilde düşündürmektedir.
5. II. Irak Savaşı ile ilgili olarak Türkiye’de
yakın geçmişe göre yapılan, genelde ABD yanlısı
değerlendirmelerin temel yanlışı; ABD’nin yeni
dünya düzenine ve özellikle Ortadoğuya yönelik
tüm planlarının bu savaşla sona erdiği ve
dolayısıyle Türkiye’nin nihai kaybeden (!)
olduğu ön yargısının bilerek veya bilmeyerek
dile getirilmesidir. Tarihin akışını adeta
durduran bu statik bakış ve yönlendirmeler ne
ABD’nin genel politikaları, ne de Irak’ta ve
çevremizde bu politakalar ile birlikte veya ona
karşı oluşan, oluşmaya başlayan hareketlerle
bağdaştırılamaz. Türkiye’yi tezkere bahanesiyle
köşeye sıkıştırdığını zanneden ABD, Irak’ta
batağa saplanmakta olduğunu görebilmelidir.
6. Kuvvete boyun eğerek, hukukun değil güçlünün
yanında yer alanlar bir gün bumerang etkisine de
maruz kalabilirler. Bu nedenle, kuvvetin hukuku
değil, hukukun kuvveti dış ilişkilerde
Türkiye’nin rehberi olmalı; ABD ile gereken
işbirliğimiz, her alanda karşılıklı güvene,
dengeli ve örtüşen çıkarlar temeline
dayanmalıdır. ABD de Türkiye’nin bu yöndeki
tutumunu özür dilenecek bir “hata” olarak
görmemelidir. Çünkü hukuk, ABD’ye bile bir gün
lazım olabilir.
DİPNOTLAR
1. Birleşmiş Milletle Genel Kurulunun
saldırganı tanımlayan 3314 sayılı kararının
yaptırım gücü tartışılabilmekle beraber,
uluslararası hukukun oluşmasında önemli
dayanaklar oluşturmaktadır.
2. ABD’nin savunma ve dışişleri bakan
yardımcıları Wolfowitz ve Grosman’ın Mayıs ayı
başında bu konuda peşpeşe verdikleri demeçler ve
kullanılan üslup, genelde Türkiye’ye karşı
yapılmış bir büyük haksızlık ve vefasızlıktır.
ABD’nin şahinler yönetiminden üst kademeler
adına yapıldığı kuşku taşımayan bu açıklamaların
ilgili Türk makamları tarafından yeterli
ağırlıkta cevaplandırıldığını da maalesef
söyleyemiyoruz. Özellikle bu suçlamaların ve
özür dileme taleplerinin birinci derecedeki
muhatabı Sn. Dışişleri Bakanımızın açıklamaları
“pragmatik, samimi ve işbirliğine açık” bulması
da çok yadırgayıcırdır. Bunları “Dost acı
söyler” den çok, “Keskin sirke kabına zarar
verir” şeklinde değerlendirmek gerekir. Hele
ABD’nin oluşturduğu ve yönlendirmek istediği
Irak muhalefetinin, Şii lider El Hakim’in
İran’daki 23 yıllık sürgünden dönüşünde
onbinlerce Irak’lı tarafından görkemli şekilde
karşılanmasından, ABD karşıtı sert
açıklamalarından, hemen her gün yaşanan silahlı
çatışmalardan ve Irak’taki yönetim ve güvenlik
kaosunun hala devam etmesinden sonra...
(*) Talat SARAL (E. Maliye Müsteşarı), Feyiz
ERDOĞAN (Uluslararası Hukuk Uzmanı, E. Askeri
Hakim)
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |