|
TÜRK ORDUSU VE TÜRK ASKERİ ELİTLERİ, MODERN TÜRK
TOPLUMUNUN EN TEMEL YAPITAŞLARINDANDIR
Yrd. Doç. Dr. D. ALİ ARSLAN(*)
1. ASKERLER VE SİYASET:
ASKERLERİN DEMOKRATİK
YAPI İÇİNDEKİ YERİ
“Arkadaşlar, tüm tarih bize gösteriyor ki,
uluslar yüce hedeflerine ulaşmak istediklerinde
bu coşkularının karşısında üniformalı
çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu geneli
içinde büyük bir istisna bizim tarihimizde, Türk
tarihinde görülür. Bilirsiniz ki Türk ulusu ne
vakit yükselmek için bir adım atmak istemişse,
önünde hep önder olarak, kendi kahraman
çocuklarından oluşan ordusunu görmüştür... Bu
evlatlarımız arasında yarının kahramanlarını
yetiştiren öğretmenlerimiz de vardır... Ben
büyük ordumuzun subaylarından ve onlarla
birlikte olan, fikriyle, vicdanıyla ve bilim
anlayışıyla ulusal kahramanlığa katılmaya hazır
Türk gençlerinden söz etmiş oluyorum.” Atatürk
(Ahmet Taner Kışlalı, Müdafaa-i Hukuk Dergisi,
Sayı: 36, Ağustos 2001)
Türk toplumunun kendine özgü gerçeklerini
anlayıp açıklama da sloganvari, aşırı
genellemelere dayanan kalıp yargılar yetersiz
kalır. Özellikle de ordunun ve Türk askeri
elitlerinin, ülkenin toplumsal ve siyasi yapısı
içindeki yerini analiz ederken bu yetersizlik
çarpıcı bir şekilde ortaya çıkar. Modernleşmenin
ilk başladığı kurum olma özelliğini ve onurunu
elinde tutan askeriye, bazı kesimlerin çok
gözüne batsa da, çağdaş değerlerin ve Kemalist
Devrim’in ürünlerinin en ödünsüz savunucusu olma
şerefini de, günümüz Türkiye’sinin öteki
kurumlarına kaptırmıyor görünmektedir.
1990’lı yılların Türkiyesi’nde yaşanan toplumsal
ve siyasal olaylar, askeri elitlerin Türkiye’nin
demokratik yapısı içinde ne denli önemli bir
yerinin olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir.
Bu olaylar, öteki elit grupları gibi askeri
elitlerin de hükümetten ve öteki elit
gruplarından göreli olarak bağımsız olmalarının
ve karar verme sürecini etkileyebilecek konumda
bulunmalarının, demokratik sistemin işleyişine
ne kadar önemli yararlar sağlayabileceği
gerçeğini de kanıtlamıştır.
Yine bu yıllarda tanık olduğumuz olaylar,
“askerler demokrasinin ve demokratik hayatın en
büyük potansiyel düşmanıdır” şeklindeki ultra-demokrat
(!?) basmakalıp ön yargıların iflas ettiğini de
açıkça ortaya koymuştur. Hatta yaşananlar,
demokrasinin sembolü gibi gösterilen siyasi
elitlerin, demokrasi için daha da tehlikeli
olabileceğini de göstermiştir. Demokratik
sistemin, demokratik yollarla iktidara gelmiş
sivillere karşı askerler tarafından korunmuş
olması, almasını bilenler için çarpıcı derslerle
doludur. Burada yaşanan sorunlarının temelinde
de, güzelliklerin özünde de elit olgusu yatar.
Yoksa, sorun asker ya da sivil olma sorunu
değildir.
Elitler her toplum için genel geçer sosyolojik
olgulardır ve her elit grubu aynı objektif
açıdan değerlendirilir. Demokratik elit
teorisine göre, askerler de diğer toplumsal
kesimler gibi, toplumsal yapı içerisinde belirli
yeri ve işlevleri olan bir toplumsal gruptur.
Askeri elitler de, diğer elitler (bürokratik
elitler, siyasi elitler, ekonomik elitler, yargı
elitleri, akademik elitler, medya elitleri,
askeri elitler, ...vb) gibi, toplumsal bir
realitedir ve toplumun iktidar yapısının bir
parçasıdır. Elitler incelenirken sivil, sivil
olmayan elit gibi bir ayırım yapılmaz.
Yeri gelmişken elit kavramının öz bir tanımının
verilmesi, konunun daha iyi anlaşılabilmesi
bakımından yararlı olacaktır. Sosyolojik açıdan
elit, “sahip olduğu kurumsal konumu nedeniyle
temel toplumsal kaynakları kontrol edebilecek
durumda olan, toplumsal karar verme sürecini
doğrudan ya da dolaylı olarak (aktif ya da
potansiyel olarak) etkileme yetisine sahip
bireyler” şeklinde tanımlanabilir (Arslan, 1999:
79-80).
Özetle, elit teorisi açısından askerlerin
toplumsal karar verme mekanizması üzerinde
etkili olması, diğer elit grupları ile işbirliği
yaparak toplumsal karar verme sürecini
etkilemesi demokrasiyle ve demokratik sistemle
çelişmez. Tabi ki bu değerlendirme, bu elit
grubu elindeki gücü kişisel ya da grupsal
çıkarlarını maksimize etmede ve toplumun
genelinin çıkarıyla çelişen hedefler
doğrultusunda kullanmadığı sürece geçerlidir.
Fakat bu ön koşul yalnızca askeri elitleri
değil, bütün elit gruplarını içerir.
2. TÜRK TOPLUMUNUN TEMEL KURUMLARINDAN BİRİ:
TÜRK ORDUSU
Ordu, Türk toplumunun en köklü, en güçlü ve en
önemli kurumlarından bir tanesidir. Bu durumla
yakından ilişkili olarak askeri elitler de, Türk
iktidar yapısı içindeki en dominant elit
gruplarından bir tanesini oluşturur. Ordu ve
askeri elitler Cumhuriyet Türkiye’sinde, vatan
savunmasında olduğu kadar, ülkenin
modernleşmesinde ve kalkınmasında da hayati
derecede önemli roller üstlene gelmişlerdir. Bu
durumun doğal sonucu olarak ordu ile halk
arasında çok köklü ve sağlam temele dayanan bir
ilişki kurulmuş, ordu ve askeri elitler halkın
gözünde oldukça saygın bir yer edinmiştir. Türk
ordusu, Türk halkı tarafından daima toplumun en
onurlu, en güvenilir ve görevini en iyi yapan
kurumu olarak nitelendirilmiştir. Bu
değerlendirme günümüzde de geçerliliğini
korumaktadır (Kasım Cindemir, Hürriyet Gazetesi,
5 Temmuz 1999; US News and World Reports, Temmuz
1999; Janowitz, 1971; AB’nin Avrupa Birliği ve
aday ülkelerde gerçekleştirmiş olduğu güven
araştırması, 20.07.2003, TRT-1 20:00 Ana Haber
Bülteni; ... ).
Türk ordusu, Türk modernleşme sürecinin merkezi
kurumu olma niteliğine sahiptir. Osmanlı’nın son
dönemlerine doğru yozlaşma ve dejenerasyonun
sembolü olarak görülen askerlerin ve ordunun
(son dönem yeniçeriler), II. Mahmut ve III.
Selim dönemlerinden itibaren toplumda yenilik ve
modernleşmenin odağı konumuna dönüştüğü görülür.
Türkiye’nin çağı yakalama arayışları içerisinde
ilk modernleşme çabaları askeri alanda
başlamıştır. Orduyu modernleştirmek, eğitim,
teknoloji ve yapı bakımından Avrupa orduları
benzeri bir ordu yaratmak olarak algılanmıştır.
Bu anlayış doğrultusundaki çabaların doğal
sonucu olarak da, batı normları ve değerleri
Türk toplumuna ilk kez ordu üzerinden girmiştir.
Aslında Osmanlı yönetici sınıfının bu
modernleşme çabalarından asıl maksadı, kendi
varlıklarını ve güçlerini sağlamlaştırıp sürekli
kılmaktı (Şen 1996: 187). Ne var ki bu çabalar
beklenenin tam tersi bir sonuç doğurmuş; bir
yandan Osmanlı yönetici elitinin sonunu
getirirken, öte yandan da Kemalist Türk
Devrimlerinin zeminini hazırlamıştır. Cumhuriyet
devrimini gerçekleştiren liderler kadrosunun bu
kurum içinden çıkmış olması da bir rastlantı
sonucu değildir. 20. yüzyılın en büyük
devrimcisi ve en önemli lideri Mustafa Kemal
Atatürk yalnızca Türk siyasi elitlerinin değil,
Türk askeri elitlerinin de en önde gelen
ismidir.
Rustow (1959: 549)’un da vurguladığı gibi,
“Kemalist hareketin ilk yıllarında başlayan,
askerleri her türlü aktif siyasi görevden uzak
tutma geleneği günümüzde de sürüp gitmektedir.
Atatürk ve İnönü her ikisi de ülkeyi askeri
yöneticiler olarak değil, sivil siyasetçiler
olarak yönetmişlerdir. Kurtuluş Savaşı
sonrasında her ikisi de, hiç bir zaman askeri
üniforma ile halkın karşısına çıkmamışlardır.
Siyasi desteklerini de (her zaman hizmetlerinde
olan) askeriyeden değil, sivil güçlerden
almışlardır. Bu sivil güçler arasında başta
kurucuları da oldukları Cumhuriyet Halk Partisi
olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi ve daha
sonra da kamu bürokrasisi yer almaktadır.”
Günümüz Türk askeri elitleri, ülke savunması ve
güvenliğinin yanı sıra, stratejik politikaların
şekillendirilmesinde de önemli roller
üstlenmektedir. Yönetim, özellikle de şiddet
yönetimi konusunda çok büyük deneyim ve
birikimlere sahip olan askeri elitler, dış
politika ve askeri konuların yanı sıra, sosyal
konularda ve uluslararası ekonomik konularda da
oldukça duyarlıdırlar. Yaşanan değişim ve
gelişime paralel olarak, onların ekonomik ve
toplumsal alanlardaki işlevleri, bir çok ülkede
olduğu gibi Türkiye’de de, onların askeri
görevlerinin ayrılmaz bir parçası haline
dönüşmüştür. Bununla birlikte, Türk ordu
mensupları her zaman kendilerini partizanca
politikaların dışında tutmasını bilmiştir.
Geleneksel olarak Türk askeri elitleri askerlik
dışında da bir çok görevler üstlenmiş, sosyal ve
politik değişim ajanı olarak Türkiye’nin
kalkınma süreci içinde bir çok önemli misyonlar
yerine getirmişlerdir. Bütün bunların doğal
sonucu olarak da halktan büyük kabul ve destek
görmüştür. Bu sayede üstlendikleri siyasi
rolleri, çoğunlukla şiddetli çatışmalara ve
büyük kan-dökümüne meydan vermeden yerine
getirmişlerdir (Janowitz 1971: 31). Bu duruma,
yakın Türk tarihinden çok sayıda örnek
verilebilir. Özellikle de 1990’lı yılların
sonları, bu konuda ilginç gözlemlere sahne
olmuştur. Bu dönemde askeri elitler, Türk siyasi
hayatında çok önemli roller oynamış olmalarına
rağmen, bütün bunları hiç bir şekilde şiddete ve
klasik darbe tekniklerine baş vurmadan yerine
getirmişlerdir. Siyasi güçlerini çok seçkin ve
modern baskı grubu yöntemlerini kullanarak
sergilemişlerdir. Toplumdaki demokrasi yanlısı
öteki toplumsal güçlerle (iş dünyası, medya,
sendikalar, bilim dünyası ... gibi) etkin bir iş
ve güç birliği yaparak, ülkede hakim olan siyasi
iktidarsızlığı ve yükselen toplumsal tansiyonu
sona erdirmişlerdir.
3. TÜRK TOPLUM VE SİYASİ HAYATINDA ORDU VE TÜRK
ASKERİ ELİTLERİ
Çok öz olarak Türk askeri elitleri, askeri
hiyerarşi de en üst konumları elinde bulunduran
ve sahip oldukları bu konumlardan dolayı da
ordunun fiziki ve sosyal gücünü kontrolünde
tutan bireyler askeri elitler olarak
tanımlanabilir. Bir başka açıdan bakıldığında,
Nordlinger (1977: 47)’in de vurguladığı
yaklaşımla askeri elitler, güç ve şiddetin
profesyonel yöneticileri olarak
nitelendirilebilir.
Türk iktidar yapısı içinde en etkin konumda
bulunan kurumlar ekonomi, siyaset, ordu ve medya
kurumlarıdır. Bu kurumların en etkin
konumlarında bulunan bireylerin soyut
birlikteliği de Türk iktidar seçkinlerini
oluşturur. Askeri elitlerin modern Türkiye’nin
güç sistemi içinde çok özel bir yeri vardır. Bu
özel durum, bir çok öteki etkenin yanı sıra
askeri elitlerin toplumsal özgeçmişleri;
Türkiye’de ilk modernleşme ve batılılaşma
çabalarının, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve
orduda başlamış olması; Cumhuriyet’in kurulduğu
yıllarda Türkiye’nin toplumsal yapısı içinde en
iyi yetişmiş ve modern değerlerle sosyalize
olmuş bireylerin askerlik kurumu çatısı altında
yer alması; Cumhuriyet’in kurulmasında ve Türk
devriminin gerçekleştirilmesinde etkin rol
oynayan siyasi elitlerin askerlik kökenli
olmaları gibi faktörlerle de az ya da çok
ilişkilidir. Bu nedenlerden dolayıdır ki,
böylesine köklü bir geçmişi olan Türk ordusu dün
olduğu gibi bu günde, yeniliklerin ve modern
değerlerin öncüsü ve savunucusu olma vasfının
sürdürmektedir.
Elitlerin, güç pastasından aldığı payı yakından
etkileyen faktörlerden bir tanesi de, o elit
grubunun bağımsızlık derecesidir. Türk askeri
elitlerinin, toplumsal güç sistemi içerisinde,
diğer bazı elit gruplarına oranla göreceli de
olsa daha bağımsız bir konumdadır. Bu durum
ordunun gücüne güç katar. Öte yandan, eğitim
süreci içinde kazandırılan etkin ve isabetli
kararlar verebilme yeteneği askeri elitlerin,
toplumun geneline yönelik ekonomik ve siyasi
kararlar alındığı makro düzey karar verme
sürecine etkin katılımlarını olanaklı kılar.
Askeri elitlerin kendi içlerinde, benzeşik
bireylerden oluşmuş ve konsensusun ağır bastığı
güçlü bir grup dinamizmine sahip olmaları da
onları güçlü kılan bir diğer faktördür.
Türk iktidar seçkinleri arasında, sosyal
niteliklerinin yanı sıra psikolojik özelliklerin
açısından da, en benzeşik üyelere sahip olan
elit grubu askeri elitlerdir. Grup içi birlik,
beraberlik, uyum ve konsensus bakımından da
askeri elitler birinci sırada yer alır. Janowitz
(1971: 69)’in de değindiği gibi, Türk ordusu
geleneksel olarak sahip olduğu çok güçlü grup
içi disiplin sayesinde, sağlam bir güç olma
niteliğini koruya gelmiştir. Askeri kurumlar,
yeni üyelerini eğitip, onlara güçlü bir kimlik
ve kişilik kazandırma bakımından da, öteki
kurumlara oranla çok daha başarılıdır (Janowitz,
1971: 70).
Öte yandan, asker-siyaset ilişkileri ve bu iki
kurumun birbirlerine bakış şekilleri de oldukça
üzerinde durulmaya değer bir konudur. Bir çok
ülkede askerler siyaseti kirlilikle,
yolsuzlukla, yetersizlikle ve disiplinsizlikle
özdeş olarak görürler (Mills, 1956: 196). Benzer
türden bakış açısına, kimi zaman ülkemizde de
tanık oluruz. Böylesi algılanımların sonucu
olarak askerler, zaman zaman kendilerini,
ülkenin geleceğini korumak için siyasete
müdahale etmek zorunda hissederler. Bu türden
algılanım ve duyarlılıkların arttığı durumlarda
ise askerlerin siyasete doğrudan ya da dolaylı
müdahaleleri de beraberinde gelir.
Kimi zaman bilerek ve isteyerek, kimi zaman da
bilmeden ve farkında olmadan siyasiler askeri
alanlara, askerler de siyasi konulara müdahale
ederler. Bu durum ülkemiz için de geçerlidir.
Fakat şurası bir gerçektir ki, Türk ordusu ve
askeri elitleri, partizanca politikadan her
zaman uzak durmuşlardır. Türk askeri, herhangi
bir siyasi partinin ya da ideolojinin temsilcisi
ya da destekçisi gibi algılanmaktan daima
kaçınmıştır. Yaşanan toplumsal ve siyasi
gelişmenin bir ürünü ve geçmişte yaşanan
deneyimlerden çıkarılan derslerin bir sonucu
olarak, günümüz Türk askeri elitleri, siyasete
müdahale ederken oldukça hassas
davranmaktadırlar. Özellikle demokratik
değerlere ve demokratik sisteme zarar
verebilecek durumlarda çok daha fazla duyarlılık
ve özen göstermektedirler. Gerekli durumlarda
tavırlarını daima demokrasiden yana
koymaktadırlar.
Dodd (1983: 4)’un da vurguladığı gibi, hem genç
Türkler (Jön-Türkler) hem de Atatürk döneminde
izlenen politikalar, asker-siyaset ilişkisinde,
özellikle asker ile devlet arasında büyük bir
yakınlık doğurmuştur. Bu yakınlık askerlerin,
hükümet politikalarını değil devlet politikasını
savunmaları şeklinde güzel bir geleneğe
dönüşmüştür. Cumhuriyet Türkiyesi’nde askerlerin
üstlendikleri ve kısaca “yeniliklerin öncüsü ve
devrimin savunucusu olma” şeklinde
tanımlanabilen toplumsal ve siyasi rol, dünyada
eşine az rastlanır bir örnektir. Demokratik
değerleri ve Türk devriminin kazanımlarını
korumada, askerlerle devletin sivil unsurları
arasında işbirliği ve dayanışmaya, Türkiye’den
başka hiç bir yerde rastlamak mümkün değildir.
Türk askerinin, ülkede demokrasinin en büyük
savunucusu olduğu gerçeğini, olayları at gözlüğü
takmadan değerlendirmesini bilen bir çok batılı
araştırmacı da sıklıkla dile getirir. Bu konuda
Dodd’a kulak verelim (1983: 1): “Bazı askeri
rejimler, liberal ve demokratik hükümetlerin
yeniden tesisinde ya da korunmasında önemli
çabalar göstermektedirler. Genellikle askeri
yönetimlerin sonunu sergilenen otoriter tutum,
yeterli destek ve dayanaktan yoksun olma ya da
uğranılan başarısızlıklar getirmektedir. Bu
türden nedenler, Türkiye için geçerli değildir.
Türk askeri politikadan hiç bir zaman, böylesi
nedenlerden dolayı çekilmemiştir. Tersine onlar
her darbe döneminde ve daima, gerekli koşullar
oluştuğunda en kısa süre içinde demokrasiye geri
dönüleceği konusunda söz vermişler ve her zaman
da bu sözlerine sadık kalmışlardır. Bu şaşkınlık
yaratıcı bir durumdur. Çünkü, askeri kurumların
onların kendi doğası gereği, demokratik rejimin
gelişmesi yanlısı tutum sergilemelerine pek
rastlanılmaz.” Dodd, Türk ordusuna özgü bu
şaşkınlık verici tutumun nedenlerini haklı
olarak, modern Türk ordusunun tarihsel
kökenlerinde arar.
Atatürk ve İnönü, her ikisi de asker kökenli
olmalarına, hem de büyük zaferlere imza atmış
utkulu komutanlar olmalarına rağmen, ülkede
demokratik değerlerin ve sivil hayatın
gelişmesinde en büyük rolleri oynamış iki büyük
siyasi liderdir. Hem de sivil anlayışın ve
demokratik düşüncenin ülkede en önde gelen iki
ismi. Lerner ve Robinson (1960: 19-20)’un da
belirttikleri gibi, Atatürk ve İnönü her ikisi
de, askerlerin aktif siyasete katılmalarına
şiddetle karşı çıkmışlardır. Atatürk daha
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde görevler
üstlendiği dönemlerde, bu durumun hayati önem
taşıdığını şu sözleriyle dile getirmiştir:
“Askerler parti çatısı altında yer aldığı
müddetçe, ne güçlü bir partiye, ne de güçlü bir
orduya sahip olabiliriz. Üçüncü Ordu’daki bir
çok asker, aynı zamanda partinin de üyesi
durumundadır. Bu durum sürdüğü müddetçe 3. Ordu,
birinci sınıf bir ordu olarak nitelendirilemez.
Bunun da ötesinde, parti (İttihat ve Terakki
Partisi) gücünü askerden almaya devam ettiği
sürece, asla ulustan (halktan) destek
alamayacaktır. Parti’de kalıp aktif siyasete
devam etmek isteyen bütün askerler, ordudaki
görevinden istifa etmeleri gerektiği hususunu
acilen, hatta hemen şimdi burada bir çözüme
kavuşturmalıyız. Buna ek olarak da, askerlerin
gelecekte de, aktif siyaset yapmalarına engel
olacak bir yasa hazırlamak zorundayız. .... ”.
Bunlara ek olarak Atatürk, “ülkenin iç işlerinde
başarılı olması (tabi başarısızlıklar da),
askerden ziyade, başarıyla görev yapan hükümet
görevlilerine (politikacılara) bağlıdır” der. Bu
durumun akabinde de, hem Atatürk hem de İnönü,
1909 yılında partiden (İttihat ve Terakki
Partisi) ayrılıp, asker olarak vatana hizmet
etmeye devam ettiler.
Yeni Türkiye’nin en tanınmış ve en güçlü siyasi
elitleri, büyük zaferlere imza atmış ordu
komutanlarıdır. Türk siyasi elitlerinin en
önemli iki isminin bu mesleksel öz geçmişleri,
Türk ordusunun siyasi tercihinde büyük rol
oynadı ve bu etki halen de sürüp gitmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisi olan
CHP’nin kurucuları ve liderleri de yine aynı
isimlerdir. Bilindiği gibi ülke, 1923-1946
yılları arasında, CHP’li siyasi elitler
tarafından yönetilmiştir. Duverger ve Lewis’in
her ikisinin de vurguladığı gibi (Lewis, 1961:
377), “Türkiye’nin Cumhuriyet Halk Partisi ile
öteki tek parti rejimleri arasında çok büyük
farklar vardır. İster İtalya’nın Faşist Partisi,
ister Rusya’nın Komünist Partisi, isterse
Almanya’nın Nazi Partisi olsun, hiç bir siyasi
partinin kendi bünyesinden kendi rakibini
çıkarıp onu organize ettikten ve geliştirdikten
sonra, barışçıl yollarla iktidarı teslim ettiği
hiç bir yerde rastlanılan türden bir olay
değildir.” Bütün bu organik bağların doğal
sonucu olarak ordu-devlet ve CHP arasında çok
güçlü bir ilişki kuruldu ve yakın ilişki, tek
parti dönemi boyunca sürüp gitti.
Çok partili siyasetle birlikte, ordu ile
yönetici siyasi elit arasındaki ilişkinin şekli
ve niteliği de değişmeye başladı. Atatürk
döneminde kendini siyasi iktidarın bir
hizmetçisi olarak gören ordu, özellikle 1940’lı
yıllardan itibaren kendini tamamen aktif
siyasetin dışında tutmaya başladı. Çok partili
siyasi hayatın başlamasıyla birlikte Türk
ordusu, kendisine partiler ve siyaset ötesi bir
rota belirledi ve askeri elitler aktif siyasetle
bütün organik bağlarını kopardılar. Ordu
mensupları arasında siyasi parti üyeliği kesin
bir şekilde yasaklandı. Askeri elitler hükümet
ve siyasi elitler yerine, doğrudan devletle
ilişki kurmaya başladılar. Bu gelenek günümüzde
de devam etmektedir. Şu açık bir şekilde ifade
edilebilir ki: Türk ordusu, Türk halkının
gözünde partiler ötesi ve sınıflar üstü bir imaj
yaratmayı çok iyi şekilde başarmıştır.
KAYNAKÇA
ARSLAN, A. (1999), Who Rules Turkey: The
Turkish Power Elite and the Roles, Functions
and Social Backgrounds of Turkish Elites,
Guildford: University of Surrey, Department
of Sociology (PhD Thesis).
CİNDEMİR, K. (1999), Hürriyet Gazetesi, 5
Temmuz 1999 (US News and World Reports, Temmuz
1999’dan)
DODD, C. H. (1983), The Crisis of Turkish
Democracy, Beverley: Eothen.
JANOWITZ, M. (1971), The Military in the
Political Development of New Nations, Chicago:
The University of Chicago Press.
LERNER, D. & ROBINSON, R. D. (1960), “Swords
and Ploughshares: The Turkish Army as a
Modernising Force”, World Politics, October
1960, pp.: 19-44.
KIŞLALI, A. T. (2001), “Kemalizm ve Ordu”,
Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Sayı: 36, Ağustos
2001.
LEWIS, B. (1961), The Emergence of Modern
Turkey, London: Oxford UP.
MILLS, C.W. (1956), The Power Elite, London:
Oxford University Press.
NORDLINGER, E. A. (1977), Soldiers in Politics:
Military Coups and Governments, New Jersey:
Prentice-Hall.
RUSTOW, D. (1959), “The Army and Founding of
the Turkish Republic”, World Politics, July
1959, pp.: 513-552.
ŞEN, S. (1996), Silahlı Kuvvetler ve Modernizm,
İstanbul: Sarmal Yayınları.
TRT-1 (2003), 20:00 Ana Haber Bülteni, AB’nin
Avrupa Birliği ve Aday Ülkelerde
Gerçekleştirmiş Olduğu Güven Araştırması,
20.07.2003.
(*) Sosyolog, Siyasetbilimci Gaziosmanpaşa
Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi,
Tokat.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |