Ağustos 2003  Sayı: 60 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   AĞUSTOS 2003  
“ … BİLİN BAKALIM, KİM KONUŞUYOR?..”

ATTİLÂ İLHAN

(... yoksa yanlış mı hatırlıyorum?

Galiba, şöyle bir yerde kalmıştık: Belli bir zaman ve belli bir toplumda; halkla aydın, ya da işçiyle ‘solcu’  ve ‘ilerici’; yalnız çıkar düzeyinde değil, kültür düzeyinde de bir ve beraber olmadıkça; o toplumda, ‘i/ericiliğin’ -Sosyalizm’in de- dinamikleri işlemez, hatta işlemez değil, işletilemez! Zaten bu yüzden de, Emperyalizm, üçüncü ülkelerin aydınlarını, kendi kültürüne ‘kaydırıp’ bu ‘aykırılığı’ sağlayarak; o toplumlar üzerindeki denetimini pekiştirir.

Konu açıldı mı, yıllardır J. M. Albertini’nin, işin perde arkasını açıklayan ünlü kitabından; alıntılar yapmışımdır. (‘Azgelişmişliğin Mekanizması’, May Yayınları 1974). Şimdi de, yaptığımız tespitleri A’dan Z’ye doğrulayan, başka bir kalemden, başka bir alıntıyı paylaşacağım; aslında onu, dakikasında tanımanız lâzım ya, bakalım hanginiz, metnin sonuna varmadan, kim olduğunu kestirebilecek?).

‘Temeli İçimizden çıkarmak zorundayız...’

“... bir ulusun kafası bozuk oldu mu, orada halkın büyük çoğunluğunun amacı başka bir hedefe, kendilerine ‘aydın’ denilen kesim ise, başka bir zihniyete sahiptir. Bu iki kesim arasında, tam bir uyuşmazlık, tam bir karşıtlık vardır. Aydınlar, asıl kalabalığı kendi amacına yönlendirmek ister; halk ve yoksullar ise, bu aydınlara bağlanmayı istemez; o da, başka bir yön belirlemeye çalışır. Aydın kesimi, yol gösterip akıl vermekle, çoğunluk halkı, kendi amacına inandırmayı başaramazsa, başka araçlara başvurur, halka hükmetmeye, ona zor kullanmaya başlar; halkı baskı altına almaya kalkışır. İşte burada asıl irdelenecek noktaya geldik. Biz halkımızı, ne ilk yöntemle, ne de zor kullanıp dayatmakla, kendi hedefimize sürüklemeyi başaramadığımızı görüyoruz, neden?..”

“... (çünkü) bunu başarmak için, aydın kesimiyle halkın zihniyet ve hedefi arasında, doğal bir uyum olmak gerekir; yâni, aydın kesiminin, halka vereceği akıllar, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Oysa bizde, öyle mi olmuştur? Aydınlarımızın halka gösterdiği yollar, ulusumuzun ruhundan alınmış idealler midir? Kuşkusuz hayır! Aydınlarımız arasında çok iyi düşünenler vardır; fakat genel olarak şu yanlışa düşeriz ki, inceleme ve araştırmalarımıza temel olarak, neredeyse daima kendi ülkemizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özellik ve gereksinimlerimizi almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer ulusları tanır, fakat kendimizi bilmeyiz...”

“... aydınlarımız, ulusumu en mutlu ulus yapayım der; başka uluslar nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der; fakat düşünmeliyiz ki, böyle bir düşünce, hiçbir zaman başarılı olmamıştır. (Çünkü) bir ulusun mutluluk saydığı şey, diğer ulus, için felaket olabilir; aynı neden ve koşullar birisini mutlu ettiği halde, diğerini mutsuz edebilir. Onun için halka gideceği yolu gösterirken, dünyanın bütün bilimlerinden, buluşlarından, gelişmelerinden yararlanalım, ama unutmayalım ki, asıl temeli içimizden çıkarmak zorundayız...”

“… milletimizin tarihini, ruhunu, gelenek ve göreneğini, doğru, sağlıklı, dürüst bakarak, görmeliyiz. İtiraf edelim ki, hâlâ ve hâlâ, aydın kesiminin gençleri arasında”, halkla ve yoksullarla uyuşmazlık sürmektedir. Ülkeyi kurtarmak için, bu iki zihniyet arasındaki ayrılığı durdurmak; yürümeye başlamadan önce, bu iki zihniyet arasındaki uyumu gerçekleştirmek gereklidir. Bunun için de, biraz halk kitlesinin (yoksulların), yürüyüşünü hızlandırması; biraz da aydınların, çok hızlı gitmesi lâzımdır. Fakat, halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak, daha çok ve çok daha fazla, aydınlara düşen bir görevdir...

YAZIK GÂZİ’NİN EMEKLERİNE!..

Meraklısı, elbette kestirebildi; bazılarınız, acaba o mudur, diye tereddüde düştüler; besbelli çoğunuz, bilemedi. Oysa Türkiye’nin bütün eğitim, öğretim, yönetim ve komuta birimlerine, duvarlara asılması gereken bu tarihi sözler; Gâzi Mustafa Kemal Paşa’nındır. Cumhuriyet’in ilan edileceği yıl, Türkocağı’nda verilen çay ziyafetinde, Konya gençlerine söylediklerinden alınmış; herkesin anlayabilmesi için, sadece biraz sadeleştirilmiştir. Tarihi, 20 Mart 1923, alındığı yer, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin, 26 Mart 1923 tarihli nüshası. (Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s.137/147, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1952).

Daha ilk bakışta görülen nedir? Gâzi’nin, ‘Azgelişmişliğin Mekanizması’nı, J. M. Albertini’den on yıllarca önce tespit ettiği ve bu ‘mekanizmanın’ işleyememesi için, kültür bileşiminde ortaklık konusunda, aydınları ve halkı uyardığı mı? Aksi halde ‘Ulusal Kültür Sentezi’nin yolunu açmak için, işe Tarih ve Dil Kurumları’nı tesis etmekle başlar mıydı? Ortak bir tarih ve dil bilinci olmadıkça, halkla aydın arasındaki özdeşleşmeyi sağlayamazsınız ki!

Fakat asıl vahim soru, sanırım şudur: Gâzi ölür ölmez, Yunan/Latin adımını atarak, Avrupa’ya; arkasından Atlantik adımını atarak, Amerika’ya, çok tehlikeli kültür kaymalarını gerçekleştirip, aydınlarla halkı, bir güzel birbirine ‘yabancılaştıran’ların ‘Atatürkçülüğü’ kimselere vermeyişlerine ne demeli? Sonuç ne midir, açık ve ortadadır: Yeni bir yüzyılın başında, Hindistan, Çin, hatta İran, ‘ulusal kültür bileşimi’ yolunda ilerleyen, -üstelik nükleer- birer ülke; Türkiye ise, yalnız dış değil, içişlerini düzenlemek için bile, ‘ecnebi’nin dümen suyunda, ondan medet uman, garip bir ‘emir kulu’; Nükleer de olamıyor...

Yazık, Gazi’nin emeklerine!...


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |